Cumartesi, Aralık 18, 2010 | By: ÖcG

Melodramik Komedi'de Son Sahne

- Öyle bir ben ki, baştanbaşa sen… de demiş miydim?
- Sanmıyorum; onu diyen Özdemir Asaf’dı…
- Yapma ya! Sen alt alta gelen mısraları şiir sanırken…
- Başlama yine, kalbimi kırıyorsun!
- Olmayan bir şey nasıl kırılır, söyler misin?
- Ölü de olsa kalp kalptir..
- Ölen bir şey yok olmuştur. Bir şey yoksa yoktur!
- Söylemek istemediğim sözler söyletiyorsun bana, aklım karışıyor.
- Buna sevindim bak, varmış…
- Ne varmış?
- Aklın.. karışabildiğine göre, demek ki en azından o hâlâ nefes alıyor.
- Ne söylemeye çalışıyorsun?
- Hiçbir şey… Yeterince belli olmuyor mu?
- Biliyor musun?
- Sanırım bilmek istemiyorum.
- Oysa...
- Her şey için fazlasıyla geç kalmadık mı?
- Ne söyleyeceğimi nasıl anladın?
- "Biliyor musun"undaki sesli harflerin sıkıntısından.
- Neden geç peki?
- Ne kaldı senden ve benden, hayat adına, geri?
- Beni ne kadar iyi tanıyorsun.
- Seni tanıdığımı sanmıyorum, buna hiç izin vermedin; sadece, ezberini biliyorum, rutinlerini o kadar.
- Hemen mi gideceksin?
- Burada değilim ki!
- Neden hiç burada kalamıyorsun?
- Gidebildiğime göre, buradaymışım. Sen hiç burada olmadın ki!...
- Şimdi gidiyor musun?
- Hayır, hazırlanıyorum.
- Ne zaman döneceksin?
- Daha gelmedim ki; önce buraya gelmem, sonra gitmem, en sonunda da dönmem gerekecek!
- Ne demek istiyorsun.
-‘ Ne’ demek istemiyorum. Sadece yazarken değil, konuşurken de noktalama işaretlerine dikkat edelim lütfen!
- Sen bugün tersinden mi kalktın???
- Ayrıca noktalama işaretlerini de doğru kullanalım lütfen, sonu ünlemli cümleleri soru işaretiyle bitirmeyelim icabında!
- Hayda..
- Nerede?
- Yok bir şey.
- Olsa şaşardım
Perşembe, Aralık 09, 2010 | By: ÖcG

Gemi'ler Ölme'se

Ay ışığından ellerim vardı, evet,
bir açtım mı yıldız saçardı avuçlarım.
Galaksinin tüm renkleri parlardı
gözbebeklerimin rahminde.
Sonra bir düştüm…
Hayattan bir düş’tüm…
Uyandım… acı içinde…


Ne demeli bilmiyorum ki;
bu kadar yoldan,
bu kadar dönüşsüz yolcudan sonra!
Ne incir yaprağı, ne dipsiz karanlıklar
örtemez bu kadar utancın mahcubiyetini…
Nehirler de yanar unuttun mu?
Balıklar da kanar yaralanınca!
Köprülere ihtiyacımız yoktu
gemiler ölmese…
Çarşamba, Aralık 01, 2010 | By: ÖcG

Us'ta...


Kapattık usta.
İşler kesat!

Ruletin iğnesindeki hileyi anladılar.
Mıknatısları söküp aldılar masa altlarından.
Kupa Kızı Maça Valesiyle kaçtı; 
veresiye vere vere...
Kalmadı usta.. 
ne mekân, ne zevk, ne sabır, ne derman... 
Ne de zaman!
İflas etti yürek, tek çöp kurtarmaya bile çalışmadan. 

Gerçeklerini
önce reddetmiş,
sonra kaybetmiş
oyunlar bozulmaz.
Naylon faturalar düzenlemeye başladı başlayalı

yürekler... 
Biz mesleğimizden utanır olduk;

AŞK'tan..
Kapattık usta..

Tedavülden kalktık... 
Pazar, Kasım 21, 2010 | By: ÖcG

Daha Fazla Ölemem

Gözyaşından bile ıslak bir iklim; iyot kokusuna meydan okuyabilecek bir başka nefes yok. Güneş, kime gözlerini dikse, yakıyor... Sivrisinekler Cumhuriyeti’nde miskin ve hastalıklı bir öğle vakti, sessizliği “Que chez dès qui que tu à dame”* ın Napolispanyolca şarkıları bozuyor. Sen nasılsın kim bilir? Hangi ılık duşun altında sözlerini uydurduğun şarkılar mırıldanıyorsun?

Seninle mutsuzluğumuzun haritasını çizmeye çalışıyorum günlerdir. Beşerî haritada başkent sensin, metropol benim. Fizikîde deprem kuşağı sarılmış belime, sen okyanusa kıyısı olan karlı bir zirvesin. Siyasî haritada ütopik bir yerim var, jeo-duygusal bir yanım.. ama hâlâ gelişmekte olan üçüncü sınıf ilişkilerde alt sıralarda adım. Oysa ne güzel olurdu seninle sınırlarsız yaşamak... Şimdi, gittiğim her yerde saklamaya çalıştığım sahte pasaportum seninle geçmişim. Yokluğun vize basmış, iltica etmişim yalnızlığa. Verdiğin o eski umut da olmasa, kendi penceremden dışarı bile bakmazdım oysa. Geceden gündüze çıkan yolu bulamazdım et bürümüş ruh patikalarında.

Sen yoktun diye varlığını inkâr edecek değilim.(Geri) Geleceksin, biliyorum; bu yüzden beklemiyorum!

Git!-me!-liydin..

Gittin, çünkü sabit kaldıkça köklerini acıtıyorsun sen! 
Ederse, cellat intihar eder idam sehpasında. 
‘Kurtar beni’ olur son sözü; ‘daha fazla ölemem’'
Holbein David Courbet* “Köşedeki kötü adam” olarak okunur. Kelimelerin yazılışı doğrudur ve her biri anlamlı birer Fransızca kelimedir. Ancak burada dizilişleri bir anlam ifade etmemektedir.


                  ÖzgeCân
Pazartesi, Kasım 08, 2010 | By: ÖcG

Eski bir Şarkı Yazdıracak belki..

Uyandığınızda...
Koca bir bardak sütün yanında, bir-iki damla çikolatalı kurabiye eşliğinde...
Gözleriniz uyku, yüreğiniz hayat mahmuru...
Yeni kelimeler yazınız...

En azından ben öyle yapacağım...
Çünkü bu şarkı  bahar kokan harflere yakışırmış gibi geliyor....
Pazar, Kasım 07, 2010 | By: ÖcG

Melodramik Komedi'de Son Sahne

İnsanlar; ‘Naber? Nasılsın? Nasıl gidiyor?’ gibi mecburi istikamet sorulara, ‘iyidir; iyilik işte senden ne haber; boktan, orta şekerli…’ gibi yanıtlar veriyorlardı… Şimdilerde bir sürü cümle kurup ardından ‘ama huzurluyum en azından’ diyorlar… Ben bu sorulara ‘daha iyi günlerim de oldu’ diye cevap veriyorum… Konuşma tıkanıyor…

Şimdi de 'huzur'dan mı bahsediyoruz?

“Bilgi arttıkça, huzursuzluk da artar.” diyen Goethe’nin Genç Werther’inden ne kadar uzaklaşabilir ki huzurunu hiç bulamamış yanım? Aramak, önce, kendini bulmak adına iken... kaybolmuşların içinden aynı karanlığa sığınarak nasıl çıkacağız ki? Huzursuzluk diyoruz adına ama huzur’a dair ne kaldı ki, ya da ne vardı ki etrafta?

Belki de her çiçeğin farklı kokması, akşamın her şehre farklı çökmesi gibi... Yazabilirsem eğer, yazı beni değil, yazdıklarımı eksiltiyor sanki... Yazdıkça yitirmiyor da, yazdıkça uzağımda tutabiliyor gibiyim çoğu şeyi... Hani okumaya büyük şehre gönderilen evlat gibi...

Masallara inanmaktan vazgeçtik vazgeçeli çoğumuz, mutsuzuz... Masallara inanmıyorum ben de, çok istesem de inanamıyorum belki ama masal tadında yaşamak var ya... elimden ne gelirse yapıyorum....
Yazdıkça huzur buluyor(du) bir yanım, yazdıkça arınıyor(d)um gündelik öfkelerden, bencilliklerden...

Uzun zamandır yaz(a)mıyorum diye, düşünüyorum da... hiçbir şey beni eskisi gibi yıpratamıyor galiba!
Tan/r/ılar bizleri üniformize san/r/ılarla kendi boyundurukları altında eritmek istiyorlar. İnsan kendi duy(g)u ve düşüncelerini genelleyemez, bir başkasının ise bunu yapması adil değildir. Siz alıştıklarınızı sevmeye devam edebilirsiniz; ben alışılan ne varsa eskisi kadar sevilmediğini gördüğüm için karşı çıkıyorum alışmak'a... Alışkanlığın adrenali de rafta durduğu yer de farklı mesele... Nüanslar, ne kadar ufak olurlarsa olsunlar, anlam katarlar benzer(lik)lere...

Her yolun aydınlığa çıkacağını nasıl garantilebiliyor, kim? Kaldı ki azmin sonu hırsa vardığında kararır amaç, yol aydınlık olsa da varılan nokta kara(msar)dır artık... Vazgeçmek, korkaklara ya da güçsüzlere yakışan bir sıfat bana göre, oysa bilgi güç, bilmek için çabalamak güçlülüktür! Deneyimlerin farkıdır anlamların her zihinde ayrı bir görüntüyle yaşaması, deneyimleri bile klasifiye etmek niye? Kimi gözleri kapalıyken görür dolunayı, kimi dolunayın altında ay ışığı yoksunluğundan sızlanmaktadır...
İnsan olmak, başlı başına bir argüman zaten, doğru değerlendirilebilseydi eğer kimse zamana esir kalmak zorunda olmayacaktı!

Baksana... ezbere yaşanırken her şey, ezberlenirken denklemler, tanımlar, açılımlar... Tatlar bile ezberken damaklarımızda... Bildiğini şablonlarken insanlar ve aktaramazlerken kendi dağarcıklarına; yabancılaşırken git gide anlam(ak)’a... Zevk alamamak’tır huzursuzluk, alıştığı için en iyi tattan bile yoksun kalmaktır... Alışmakla vazgeçmek aynı anlamı katar gibi bana bu ara... “Alışmaktansa, dört nala deniz üzerinde koşmaya fora” derim ben!

Gözlerinizdeki nem yüreklerinizdeki romatizmayı azdırmıyorsa artık: Gerçekler arasındaki yalanları bulmak, hayaller arasında gerçek aramaktan daha kolay ve acısız!


Pazar, Ekim 31, 2010 | By: ÖcG

Cehennem Söylencesi - I -


Tekâmül Yasası gereği tutukluyorum seni. 
Göz yaşlarınla vaftiz edeceğim acılarımı, 
yanlış çıkarılmış tüm kasıtlı günahlarına inat, 
aforoz etmeyeceğim ihanetini geçmişimden! 

Yazabilirsen...

İki büklüm satırlar yazacaksın Golgotha Yolu’na, 
çekilmiş kanınla, 
sırtında hain ter’k’in...

Cehennem söylenceleri okuyacak sana, 
paçavra giydirilmiş mülteci melekler. 
Çanlar intikam çalacak, 
zangocun avuçları patlayacak şevkinden... 
En az sözlerin kadar düzmece peygamberler 
yeni bir kitap yazacak kötü’cül tanrına...

Kalırsa, renksiz bir ikon kalır senden, 
çürümeye yüz tutmuş bir şapelin 
nemli duvarlarında...

Yo, 
hayır, 
umutlanma; 
sen, 
göğe yükselemeyecek kadar ağırsın! 

Deccal kurtarsın seni...

Amen!
(ÖcG'007)

Çarşamba, Ekim 27, 2010 | By: ÖcG

Yazılamamış en esrik şiir...


Benim kitaplarım, 
             (eski de olsa) yazılarım, 
             gide gide bitiremediğim yollarım, 
             her ortamda bir kadeh rakım, 
             bir pencerenin ardında sıkılmadan saatlerce oturabilecek ve kendinden başka kimseye ihtiyaç duymayan, yalnızca bana ait bir yanım; 
             ne acıktığını ne susadığını fark edemeyecek kadar kendini yaptığı işe veren ve ne mutlu ki, her şeye rağmen, hâlâ, kötülükler karşısında, uçan balonlarla, pamuk helvalarla teselli bulan bir çocuk yarım var! 

Çocukluk da, gençlik de, ecele yaklaşmak da bir. 
Gözlerimi açarken karışmış bir kere kanıma ‘yaşamak sevgisi’ denilen o zehir. 
Ve Aşk… 
(Henüz) Kelimelerle yazamadığım o en esrik şiir…
Cumartesi, Ekim 16, 2010 | By: ÖcG

Vampirlerin Dünya'sında Aynalar Boştur...

Sabaha daha çok var… 
Anladım ki kimyasal dış mihraklar delip geçemiyor acının siperlerini. 

Ne süt, ne masal… uyuyamıyorum. Oysa yolunu şaşırmış bir meleğin kanatlarından kuş tüyü bir uyku çalıp yapıştırmıştı bir düş -sanırım o da yolunu şaşırmış- göz kapaklarıma. Ne oldu da uyandırdın beni, kör ayaza! En tatlı uyku kısa sürendir, okula başladığım ilk günden beri biliyorum –ki o gün okumaya başladığım günlerden sonra gelir; uykusuzluğun hıncını okuyarak kitaplardan alıyorum.

Sabaha daha çok var… 
Martıların çığlıkları kayalarda patlayan dalgaların acısına pansuman yapıyor. Ay ışığı kan gibi akıyor geceye… 
...haftaya dolunay olacak… 

Attığım her adımda biraz daha üşüyor üç mevsim hiç ısınmayan ayaklarım; her soğuk temasta büzüşüp kalıyor mevsimsiz duygularım… Umursamıyorum artık. Burun çekmelerim yürek nezlesine çevirip yatağa düşürmezse.. yarın gece sabahı yine burada bekleyeceğim, deniz fenerinin gölgesinde…

Sabaha daha çok var...
Sevmediğim bakışlarla süzüyor taksi şoförü. Her şeyi anladığını sanıyor. Oysa hiçbir şey bilmiyor, kimsenin bir boktan haberi yok hâlbuki! Kimsenin, içinde kendi cenazesine toprak arayan bir ruhtan haberi yok; ve bu çorak dünyanın çatlak toprağı bir ölüyü bile örtemiyor!

"Testinin mi taşa taşın mı testiye çarptığı önemli değildir; zira her iki durumda da olan testiye olur…" diyor bir eski çağ düşünürü. “Su testisi su yolunda kırılır”, diye geçiriyorum içimden. Hep öldürülmem bir türlü öldüremediğim için değil mi?

"Bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte varılması gereken yer o noktadır". der Kafka... ve vampirlerin dünyasında aynalar boştur...



Cumartesi, Ekim 09, 2010 | By: ÖcG

Kanadı Kırık Pencereler Uçamaz

Yazdıklarımın arasında, belki de bir tek bunu severim....

Nedensiz yere içimiz sıkılacak, ruhumuz daralacak, yüreğimiz sıkışacak… Uyku ve enerji yok/sun/luğu çekeceğiz; yediklerimizden haz alamayacak, birbirimize saldırıp duracağız. Daha bir anlayışsız olacağız, daha bir öküz… Bu yağmur, bu gündüz vakti yağmayacak, hissediyorum. Bu nâlet hava, gömleğimizin iki yakasına sıkıca yapışıp… boğacak bizi! Şişirip göğsünü, afakımızı kara-rtacak bulutlarıyla… Bu gün, bitebilirse eğer, bu gece uzun olacak…

- ‘Kimi sevsem, sensin’, demiş o büyük şair. Şairlikten değil, büyüklükten hiç değil ama diyorum ki: “Kimi sevsem daha çok kendime benziyorum.” 

Siz, hayatın ne çok kapısı var, bilirsiniz…

“Kanadı kırık pencereler uçamaz!”, yazmışım kâğıda, az önce hiç kimsenin anlamadığı bir dilde telefonda konuşurken… Gülümsedim… “Duvarların gözleridir pencereler” yazdım hemen altına ve ekledim: “Kör odalarındayım hayatın!”. Odamın pencereleri hep geceye açılıyor bu kente geldiğimden beri. Sabah aydınlığını karşılayamadan çıkıyorum evden, günü yakalayamadan dönüyorum. Ama gözlerimin pencereleri var, gözlerim açık olduğu müddetçe içim daha aydınlık; bu yüzden uyu(ya)mıyorum. Küçükken de bozulmazdım hiç ‘dört göz’ dediklerinde; şimdiyse seviyorum camların ardında acısını saklayan göz düşümlerimi…

Sabah sabah ne gereksiz, ne abuk subuk duygulanımlar bunlar değil mi? Ama gece gece çöken karabasanların hiç aydınlanmayan sabahlara yan etkisi bunlar…

Sonunda oldu. Ters başlayıp çapraz giden ve sonunda birbirine dolanıp kalan dakikaların, işlerin, insanların, sayısız telefon konuşmasının ve yazışmaların ardından… bir tutam kahve dumanına yüklemeye hazırlanırken tüm yorgunluğunu bedenimin, ruhumun ve sabrımın… Yukarıda yazmış olduğum satırların üzerine eğiliyorum, nescafénin dumanında… “Ah bir de sigara içebilseydin!”, diyor; çünkü kendisi nefret eder sigaradan. Ne zaman sigara içip masama doğru gitmek için yanından geçecek olsam, “Şu pahalı parfümünden sık biraz.”, der; birden çok ironi bir arada. Yine de katlanırım. Ses etmem. Kazımam sözlerinin altındaki gerçekliği. Bu dert olur ya içine! Kimse düşündüğünü söyleyecek kadar dürüst, kimse duygularının arkasında durabilecek denli cesur değil! 

Son zamanlarda, bunu çok yapar oldum; kafamı cama dayayıp, iki avucumun arasında bir fincan kahve… insanları seyreder, alt yazılarını okumaya ve her devinimlerini anlam/landırm/aya çalışır oldum. Başarıyor muyum; korkarım, evet! Seyrettikçe daralıyor, seyirci kaldıkça hırslanıyor, seyirden öteye geçemeyeceğimi ayrımsayınca da kendime kaçıyorum ardıma bile bakmadan. Artık biliyorum, nicedir farkındayım ki cezalandırılıyoruz hepimiz. Kurumuz da yaşımız da aynı ateşteyiz. Sayılarını teke düşürdüğümüz tanrılar yeniden belirdiler beşeriyetin ufkunda. Her duyguya bir yargıç, bir melek, envai ceza! Küçük mutlulukları yok ediyorlar önce, sonra gerçekliğini taklit edilmiş duyguların. Ya insan olduğumuzu hatırlayacağız, ya onlar yeniden öğretecekler bize insan gibi var olmayı… 

“Kahvenin yanında da sigara ne iyi giderdi…”, diyor bu kez. Başka zaman olsa, belki bir sigara yakıp gözünde söndürürdüm! Başımı kaldırıyorum, şeytandan ödünç alınmış bir bakışla süslüyorum sıfatsız gülümsememi. Bilgisayarı kapatıp çıkıyorum...
……

Evdeyim ve üç satıra sığdırdığınız ama içime sığmayan satırlarınızı tekrar tekrar okuyorum. Yüzyıllardır tek satır okumamış gibi, sevgi içre tek bir sözcük duymamış gibi.. yudumluyorum her bir harfini.

“Seni çok özledim. _Ayrılık kuşlardır_, demiş Cemal Süreya. Göçmen kuşum benim. Hangi şehre gitsen o kadar bulamıyorsun. Yurtsuzum benim. Eve küsen çocuklar nereye gider? Bilsen bilsen sen bilirsin… Uyuyakaldığında üzerini örten ben olsaydım…- (İ.Ö..*)” 

Gün, inceldiği yerden kopmak üzere akşama… Karanlığın kendi sabahtan beri var, adını söylemeye dilim varmıyor. Satırlarınızın gölgesinde soluklanıyorum yakıcı gurbet silsilesinden. Biliyor musunuz Şiir Adam, iyi ki yazdınız o birkaç satırı ve çıkardınız kalemimi küskünlüğün inzivasından. 

- Eve küsen çocuklar düş olur… Ne güzel demişsiniz yine; hangi şehre gitsem o kadar bul’un’amıyorum. Her şehirde kendimi kaybediyorum yeniden, her yolculuk öncesi bulup bulup yitiriyorum. KederTliyim ben de Nazım Baba gibi, şaşırır oldum sılamı gurbetimi… Artık uyunmuyor geceleri! Arada bir içim geçse, kazara.. en çok omuzlarım üşüyor., uyanıyorum, gecenin en orta yerin’d’e. Biliyor muydunuz, Tanrıların cezası bu bana, onlara olan tutkumdan büyük çünkü aşkım ölümlü adamlara! Ben de sizi özledim!-

Ankara’nın ‘boozaaa’ diye bağıran sokaklarında kış ayazı etrafı selamlıyordur şimdi. Ağaçlar, ayıplarını örtsün diye, karın yağmasını bekliyorlardır. Gri ve tüm tonlarına bürünmüştür hayat. Banklar boştur, radyoda dik yaka boğazlı şarkılar… Dalgaların her rüzgâr gıcırtısına göbek atışı da olmasa, dondu sanacağım bu şehir de. Kış gereğini yerine getirmeye başladı burada da!

Dilimde ifrit, içimde hiç’lik var, felç inmiş kalemimde afyonu patlamamış aforizmalar… Özenle saklıyorum kendimi Şiir Adam, ne hastanelerde, ne karakollarda, ne herhangi bir yürekte kaydım yok. “Gecenin esrara, sevgilinin ihanete aç teşekkül mertebesinde ben, tesadüfen açan çiçekleri bile üzecek kadar yalnızım”**. Boş vermişliğe fondip gecelerim var ama hayatın önünde sızmayacak kadar ayığım hep. Çok uzaklarda çok yakın sevdiklerim, kimseye bir zararı, bana da bir yararı olmayan düşlerim var bir de. Kelimelerle aram açık. Yazacak ‘ne?’ ve ‘kim?’ yok artık. Okuyorum aralıksız. Oktay Akbal’ın dediği gibi: “Ne kadar çok kitabınız varsa o kadar yalnızsınızdır.”. O kadar yalnızım… Ama ne kimseden mesulüm, ne şikâyetçiyim kimsesizliğimden. Heyecanlarım yok, umutlarım korkak. “Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlardan korkun!”, derler; tek korkum aynaya bakmak!

Biliyor musunuz, burada birazdan kıytırık bir yağmur yağacak; gözden süzülen birkaç timsah gözyaşı gibi, dokunduğu yerden ötesini ıslatmayacak. Rüzgârın uğultusu evin içinde dolaşan bir hayalet gibi… Dedim ya, bambaşka bir yerde, eskisine nazaran neredeyse tek başıma bir hayat sürdürüyorum artık. Yalnız değilim ama kalbim boş… Tek kişilik yataklarda çok kişilikli bir ilişki belki, hepi topu bu! Dışarıdaki Ay’ı, hani dolun olan, özenle yerleştirdiğim mumların ışık oyunlarıyla beraber seyrederek kaleme sarıldığım bu sabaha az kala, belki de onca seneden sonra, insanlar dışında, aslında hiçbir şeyden gerçekten korkmamış olduğumu fark ettim. Dörtten fazla bacağı olan hayvanları ya da bacaksızları saymazsak sanırım korkularım yok; bu yüzden her şey daha zor… Korkmamak’dan korkmam gerektiğini düşündüm az önce; ve bunu becerememekten korktum. Sonuçta, öyle ya da böyle, bir korku borcum var size, bu karanlık gecede satırlarınızla yüreğime değince… Hatırlatın, bir ara duvar arkasından gizlice çıkıp.. neyse, yüreğinize falan inmesin şimdi. Hem zaten hayat yeterince hazırlıksız yakalıyor herkesi, ben sıramı beklemeliyim sanırım.

Kalemi belinden kavradım yine. Hayır, Şiir Adam, size bir cevap olsun diye çıldırmıyorum. Ama söyler misiniz? Neden herkes bu kadar mutsuz? Kimin gözlerinin gülen içi bir başkasının yüreğini ısıtacak? Olmayacak değil mi? Her koyun kendi bacağından asılacak. Herkes kendi tabağından yiyecek ve yalnız geldik, yalnız mı gideceğiz? Gün be gün içine gömüldüğümüz ve iyice batmaya korktuğumuz için çırpınmaksızın kabullendiğimiz bu mutsuzluk, sonunda yaşam tarzımız olacak.

Zamanlarca, farkında olmaksızın hep bir şeyler aramış olduğumu yeni yeni anlıyorum, oysa hiçbir şey aranacak kadar gizli ve gerçek değil. Fatalizmin gölgesine sığındım ve artık biliyorum: Her şey olacağına varır! Doğru söylüyorsunuz aslında: “Hesapsızlığın sonuçları kendinden ağır!” İşte bu yüzden, yollardan, yıllardan, iç seslerinden ve satır aralarından uzaklaşıp bu dünyaya geri döndüm ben. Küçük Hesaplar Cumhuriyeti’nde anı kurtararak yaşamayı; suya girmeden, üzerindeki taşlara basarak, hiç ıslanmadan, hiç üşümeden ve hiçbir heyecan duymaksızın yaşamayı maharet sayanların arasına döndüm. Hayır, ne kadar istesem de onların oyun arkadaşı olamıyorum ama artık yadırgamayacak kadar yalama olduğunu hissediyorum duyu ve duygularımın…

‘Armut piş, zarlar hep düşeş’ adamları, ‘kısa günün kârı’ zihniyetli kadınları sevmişim. Niyeyse hep, kaypak insanlar düşmüş payıma! Ve öğrenemedim ne sev/g/ilerden ihanet yapmayı, ne de insandan şeytan çıkartmayı! Amaç kalmadı, heyecan yok, umut bitti, sevginin gidecek yeri yok, mutluluk adresini şaşırmış, güven ağır yaralı… Ne deveyi gütmek gibi bir kaygım kaldı, ne bu diyardan gitmek gibi bir şansım var… Her ne kadar yalnız olduğumuzu düşünsek de bence kimse ölümüne tek başına karar verebilecek kadar yalnız değil. Diğer yandan bakarsak, kimse kendi ölümüne karar verebilecek kadar bencil olmamalı!

Kaç yılı çoğalttım ömrümde, bilmiyorum. Ne yaşadıysam üstüne basa basa yaşadım. Her anın, her duygunun tadını çıkara çıkara… Karar vermem gerektiğinde önce iç sesimi dinledim. Aç kalmayı göze aldım iş seçerken, yol seçerken, yer seçerken; ama ruhum, o hiç acıkmasın istedim. Kalabalıklara tek başıma seyirci olduğum da oldu, tek başıma kalabalıktan bunaldığım da… Kentlerde yaşadım, yollarda geçirdim insanların uykuya harcadığı zamanları; yüzler tanıdım her renk, nefesler duydum farklı kokan ve yürekler tanıdım, her biri ayrı telden çalan… Gülümsemeyi bildim hep, ağlamayı kabullendiğim kadar… Kayıp parça yoktu, hayır, ama o puzzle bir türlü tamamlanmıyordu.

…..

Tam da umutların kâbusa dönüştüğü yerde başlıyor karanlığın ilk yaylımları ruhun gökyüzünde. Yıldızsız bir gece iniyor yüreğe; sinsi, ıssız, cân-sız bir gece… Ölü olan her şeyi uğursuzca uyandıran, yaşayan ne varsa donuklaştıran, -atsan atamazsın, satsan kim alır- bir gece: Sahne spotlarından yalnızca biri yanıyordur ve sana doğru çevrilmiştir. Sanki herkes seni izliyordur. Işığa yakalanan dağ tavşanları gibi kalakalmışsındır. Çırılçıplak hissedersin kendini; o kadar savunmasız, o kadar üryandır acıların… Ağlayamazsın. Kaçamazsın da! Susamazsın ama kelimelere de vuramazsın; derin derin solursun onun yerine.. tıkanırsın. Başını öne eğmezsin. Eğmedin hiç! Ama bakışlarınla gözlerin buluşsunlar istemezsin. Nasıl ki bazen insanın konuşacak tek lafı olmaz, bakacak gücü de olmaz aynalara; işte o hesap! Yüzümü unuttum avuçlarında okyanus bakışlı bir adamın, bu yüzden zaten tanımıyor aynalar beni. Sorana; “Vallahi ben de yabancısıyım, cinnetten yeni geldim.”, diyorum. Komik mi? Artık evet, bana da komik ve saçma geliyor.

Uyuyamıyorum. Bu yüzdendir göz kepenklerim hep açık, ardına dek. Veda ederken de kapatmayacağım; dünyayı, onu, sizi ne durumda bırakıyorum, görmek isterim. Zaten ne yaparsam yapayım, başaramıyorum uyumayı. Hani ölecek olsam, başarabilecek miyim, ondan da emin değilim. Ölüm, uykunun en derin hali değil mi? Yastık sayısını dörde çıkarttım ama yoo, üstüm açılınca üşüyen omuzlarıma kimse dokun(a)mıyor. Annemi özledim sanırım. Sevginin daha gerçeği yok çünkü. Gerçek bir aşkı -nasıl- öldürebilir(miy)iz?

Realist damarım çoktandır kafa tutuyor Polyanna yanıma! Bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Hem yosun tutmuş sularda, hem izbe mağaraların duvarlarında ve metropoliten sokaklarda yalnızca aksi var aşksız çığlıkların! Aşkı iki cinsin arasındaki duygu sanacak kadar alçaktan bakarken yürekler hayata, ana ve kendilerine.. mümkün mü gözlerini kapattıklarında bile dolunayı görebilenlere öykünmemek?

Masalı gerçekten, düşleri hayattan ayıran çizgiyi yitirdim yeniden… Sonra o yağmur başladı. Boyayıp görünmez kıldığım (-ı sandığım) her şeyin karası akmaya başladı en olmadık yerden… Duygularım, geçmişim ve sen… Hatırladım her şeyi, tam da kaldıkları yerden! Yatağımın sen yarısı yeniden ısıtır oldu hep boşluğa kapanan avuçlarımı. Umutlarım baş kaldırır oldular talihime. Düşler sığmaz oldular kaplarına, gökyüzü dar gelir oldu aydınlığa. Sevgiyi hatırladım ben, çıkardım kimsede olmadığı için yadırganır korkusuna sakladığım yerden.

Gördüğünüz gibi susamıyorum da! Uyumak gibi, ne kadar istesem de bunu da başaramıyorum. Es kaza, biraz içimde tutsam dilimin ya da kalemin ucuna kadar varmayı başaranları.. bir anda büyük bir patlama oluyor ve hiç söylemeyeceklerimi yazıyorum. Oluşan gürültü geçici arsızlık yapıyor. Bu yüzden kimse anlamıyor, anlamaya da çalışmıyor. Oysa bulaşıcı değil!

“Yalnızlık kendiyle baş başa kalamayanların hastalığıdır.”, derdim -nereden duyduysam- hep yalnızlıktan şikâyet eden ama gerçek yalnızlığın ne olduğunu bilmeyen bir dosta.. şimdi fena hastayım. Kendimle baş başa kalamadığım için değil ama… kendimle başa çıkamadığım için benim hastalığım. Üstelik çok da sigara içiyorum. - Gözden kalbe bir sıvı akar.-, derdi biri, -Gözyaşının özsuyu. Kalp ki, gözyaşı kadar duru, tutmaz kiri.- … Sigarayı da bırakmayacağım. Hayır, size inat değil, tamamen kendime işkence ediyorum. Birileri birazdan yemeğimi hazırlayacak, ben fotosentez yapacağım, Güneş açacak, yeşerecek yanaklarım.. bitkisel hayat.. kollarındayım! Alıştım kendimi kendimle bölüştürmeye, ha bire… 

İşte, sonunda ömre de mi alıştırdılar? Ah, sıkıntıdan kullarıyla sitcom tarzı hayatlar kurgulayan hayal gücü korkunç tanrılar! Vay, kötücül tanrıların elinde, alışkanlıklarına bile sorgu sual gereksinmeyen biz arlanmaz, biz şaşkın, biz her mutsuzluğa müstahak kullar… Hayatı sevmeyi meziyet, varlığımızdan çalmayı maharet eyler olduk. Doğal olan her şeyi yadırgar, küçümser, tuhaflık varcasına sorgular olduk… Karamsar cümleler kurduğumu düşünecek yine. Oysa çok iyi tanır beni, bilir en büyük hayalimin lunaparkta pamuk şeker olmak olduğunu.. Bilir uçan bir balonun kuyruğundan tuttuğumda nasıl acemice mutlu olduğumu… Bilir de, ondan anlam veremez bu çelişkiye. Hayatın en kötü yanlarını görüp de nasıl en iyi şekilde devam ettiğime şaşırır, anlam veremez bu enerjiye. Ben hiç umursamam onun bu gel-gitlerini. Bir gün ya gidecek gelmeyecek geri, bir günse gelecek ve gidemeyecek… ‘Alışacak o da’, diyorum. Olduğu gibi kalsın istiyorum ama.. ya birimiz ya ötekimiz alışacak her şey gibi her şeye.. Sorarım da cevaplayamaz bir türlü: Alışkanlıktan daha asalak bir duygu var mı? Alışmaktan daha aciz bir duygu?

* είθ’ έξήν όπόΐός τις ήν έχαστσς                                        * Keşke herkesin kalbini
τό στηθος διελόντ’, έπειτα τόν νούν                                      Ve aklını açıp
έσήθος διελσαντα πάλιν                                                        Tekrar kapatabilseydin;
άνδρα ψίλον νομίζειν άδόλω φρενί.                                      Öğrenirdin kim sadık bir dost.

Bunları kopyalamışım, antik bir Yunan lirikleri kitabından, yıllardır kullanmaya kıyamadığım, samanî yapraklı bir defterin ilk sayfalarına… İnsan biriktirilebilir bir şey olsaydı, koleksiyon yapardık. Fena da olmazdı; yeşil gözlü afetler sayfası, edebi kalemler rafı, sevme de yanında yat bölümü… Hoş, yapanlar da vardır belki, büyük konuşmamalı, bunca değişmişken beşeriyetin seyri… Doğru insanları biriktirmekten bahsediyorlar. Salt gerçek diye bir şey var mı ki mutlak doğru olsun ölçütlerimizin içinde? Sorarım size, test tekniğiyle, dört yanlış insan götürür mü bir dostu? İnsan seçtiği insanlar kadar parçaya sahip gibi görünür belki ama sayıları çok da olsa, hiç kimsesi olmasa da… en nihayetinde insan yalnız kendi kadardır! Zıpkın bakışlar vardır, zıpkın kaçışlar, zıpkın deyişler… Zıpkını sadece balık katili bir silah olarak imgelerseniz; külahları çoktan değişmişiz demektir. Gerçek doğru her insanın kendi doğrularının ve genel geçer kuralların toplamı ya da karışımıdır, kabul ama bu toplam salt değil, özneldir. Ölüme âşık kadınlar tanıdım, nefrete âşık adamlar, aşka âşık genç kanlar, sanata âşık ablalar, çocuklarına âşık babalar… kine âşık düş magandaları… İster nesnel, ister tinsel, ister cinsel; tasavvufi ya da ticari, mantıklı ya da abes… İnsanın olduğu her yerde aşkın bir hali mutlaka vardır. -Aşk, nerde aşk?-, diye bir şarkı bestelemişti***, kendinden son bahsettiğinde… Aşk her yerde… ‘Aşk’ dedim de. Aşk hecelenemeyen bir kelime… Asal kelime… Kendinden başka hiçbir şey(l)e bölünmüyor.

“Neden?” sorusundan vazgeçmiştim, sonra, “ne’den?” diye sormaya başladım; kaynak araştırmaya bir bakıma tüm evrensel bahanelere. Onu bulmak çok daha güçtü. Es kaza yanıt bulabilsem, sormaktan ve aramaktan çok daha yıpratıcı oluyordu cevapları… Şimdilerde sormuyorum, yanıt falan da istemiyorum. Soran olursa cevaplıyorum ama. Ben cevaplamaktan hiç kaçmadım, hiç korkmadım. 

Edilgen bir devinim içerisindeyim. Rüzgârın inisiyatifinde şimdi, saldığım yelkenlerin kaderine keyfî seyri… İnsaf ederse esecek adam gibi, yok hâlâ aşmam gereken yollar varsa.. kıracak dümenimi, sürecek beni uzağına limanların, bırakacak yine okyanusun ortasında dalgalarla gırtlak gırtlağa.. Olsun, dedim ya; madem geldik, gidemiyoruz.. ne olacaksa olsun, ne gelecekse gelsin! Azaminin ötesi de azami değil midir? O halde, daha ne kadar solabilir ki denizimin rengi? 

Kalemimi dillendirdiğiniz için mi teşekkür borçluyum size Şiir Adam, yoksa ruhumun uzun zamandır uçamayan kanatlarını en azından açmama yardım ettiğiniz için mi? Kâğıdına dürüst kaleminizi seviyorum ve yüreğinizi de… O halde söyleyin şimdi bana; gemilerin de burun direği sızlar mı Şiir Adam, ağlar mı lumbozlar sessizce? Kaptanını yitiren bir dümen, vurur mu gövdesini kıyılara, yoksa rotasız adreslere mi kırar kendini?

Ne zaman böyle iki ucu… neyse.. sorular çıksa önüme… Edebi(yatı)m aşar kelimelerimi. Hiçbir dilde söyleyemem ama her dilde yaşayabilirim ben. Daha fazlasını sorana, daha ne demeli ki! Bunun üzerine bir sigara yakarım ben ve sonra, gemileri.. Yok yok, endişelenmeyin, daha fazla daldan dala konmayacağım. Tam da burada kapatacağım konuyu.

Gece sabaha dokunmaya çalışıyor üşümüş parmak uçlarıyla. Bedeni uykuya ikna etmek gerek. Satırların uykusuzluğu, gözlerin yorgunluğuna muhalefet olsa da, Pazartesi iş demek, güç demek, en tatlı uykulardan kâbus bir haftaya uyanmak istememek demek…

Yine yazacağım. Belki o zaman size, gülmeyi henüz unutmamış palyaçolardan, kendini lunaparkta pamuk şeker sanan ihtiyarlardan, ayrılıklardan sadakat, aşklardan dünya kurmaya çalışan çocuklardan bahsedeceğim. Belki, mektubu koyup çok okunmuş bir kitabın arasına, karışıp o kara kentin kuru havasına, kendim okuyacağım size satır aralarını.

……….

Dokuz telefon sesinde duyulmalı umudun son çığlığı ve rutine bağlamalı senin vurdumduymazlığını… Esas kadın, bordo eşarbı olmaksızın, elinde bavulu… buruk bir gülümsemeyle bakmalı… burmalı bakışları… bir parça yağmur yağmalı, yağmuru rüzgârla dağıtmalı ve -SON- yazısına müteakip: İtilmek istediniz belki de, çünkü atlamaya cesaretiniz yoktu, yazmalı, inadına k ı r m ı z ı!

Kostüm masumiyetti, dekor Ankara ayazı; sahne denize karşıydı, metin Paraguayca. Yönetmen yazara düpedüz abartıyordu; biliyordu ki en kolay roldü ayrılığı yazmak!
Canımın nefesi dökülüyordu ciğerlerimden… kimse sahip çıkmıyordu!

Film bitti…

Kimsenin gözleri dolmasın, ayakta falan da alkışlanmasın, devamı çekilsin diye ısrar edilmesin, övülerek ya da yerilerek eleştirilmesin… sadece… susulsun… düşünülsün ve saygı duyulsun…

En derin saygılarımla Şiir Adam, en yürekten sevgilerimle…

* Şiir Adam – İsmail Örnek (Sevgiler)
** Küçük İskender (Saygılar)
*** GhD 

ÖcG'006 - Çorlu