Acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Eylül 28, 2013 | By: ÖcG

Reşit Oluyor Yokluğun


                                 Kan oturmuş bir ayrılığın gözlerinden hayata,
                                  pembe gözlüklerin ardından bakıl(a)mıyor!


Mayıs’dı, belki biraz Haziran… Biz, ölüm-kalım savaşı sandığımız üniversite sınavındayken, sen bu savaşın gerçeğini veriyordun… /Sınavlardan birine giremedin, diğerini versen de sınıfı geçemedin ve o yıl kış erken geldi/ … İkinci kez çalıyordu Azrail şerefsizi kapını! Sen : “ ‘Hayır, biz bir şey sipariş etmedik!’ diye azarlayıp çarpıverdim kapıyı seyyar satıcı kılıklının suratına!” demiştin, narkozun etkisi telefonla konuşacak kadar hafifleyince…

Sınavdan çıkmış, soluğu İstanbul’da almıştım… Aldığım her solukla her duygudan bir parça çekiyordum içime, verdiğim her nefeste en çok da umut ve şükran karışıyordu şehre.. 10 yaşındaki bir çocuğun odasından daha az eğlenceli değildi hastane odan… Uzaktan kumandalı bir 4x4’ün anteninde ‘Hoş Geldin’ pankartıyla karşılamıştın beni; hemşirelerin hepsi - eminim – yaşın biraz daha büyük olsa âşık olacaklardı sana…

    Yorgundun galip ama yaralı bir savaşçı gibi… sinsi bir acı sinmişti göz altlarına… yine de direniyordun rehavete; hep söylediğin gibi ‘uyumak ne büyük vakit kaybı’ diyerek meydan okuyordun uykuya… “Evde misafir var diye geç saate kadar koltuk tepesinde uyuklayan mızmız çocuklar gibisin”, diye söylenmiştim… Buruşuverdi alnın:

- Ben hep çocuk kalacağım ama sen, sen hiç büyümeyeceksin!
- Ne demek bu?
- Ben kıytırık papatyalarla saç örgülü kızları mutlu etmeyi her nasılsa hep başarabileceğim;
sen ise seni mutlu eden papatyalardan başka mutluluklar da yaratabileceksin… 

       Sonra gittin sen… Başucuna bırakamadığım papatyaları kuruttum kitap aralarında… saçlarımı, hatta papatyalardan düşler bile ördüm daha fazla mutluluk adına…  Olmadı, Cuma saat 22:00 telefonları susunca Perşembe’de durdu hayat.. Perşembe umuttu çünkü, Perşembe ertesi akşam sen olasılığıydı, yıllara, üzerindeki onca toprağa ve avaz suskunluğa rağmen, daima…

        Öyle bir öldün ki, çocuk kaldın sahiden… Ben, büyüyemedim ardından… Yaşlandım ama büyümedim… Çocuk da kal(a)madım… Sadece.. bazen hiç tanımadığı insanları bile mutlu etmek için düşler kuran, kurduğu düşleri kovalayan bir Kırmızılı Kadın* oldum galiba.. ‘Salak’ dememek için  ‘naif’ diyorlar ; ‘naïve.’..  Onu da başarabildim mi, emin değilim…  Belki sen gittin diye… bilmiyorum… ama yazık, artık kimse inanmıyor durup dururken mutlu olmaya, kimse yeltenmiyor bile sebepsiz mutlu etmeye çabalamaya… Ben tüm hayal kırıklıklarına, her şeye rağmen inanıyorum oysa! Lunaparkta pamuk şeker de olabilirim, sarı lâleler de yeter mutlu bir öğleden sonrasına…

          Yarın reşit olacak yokluğun.. senin yaşadığın yıllardan bir eksik.. benim gençliğimden katmerli 18… Diğerlerini bilmem, ikimizin gezegeninde 28 Eylül hep en uzun, 29’u yalnızca gece! …

       Chopin’i sen çağır, Brahms’ı ben; pencerenin önüne yastıkları koyup konuşmadan birbirimizi dinleyelim ve isimler takalım, bir kez daha, yıldızlara… ‘Giderken gözlerimi bırakacağım gökyüzünde, yıldız kaydı sanacak herkes oysa ben göz kırpıyor olacağım sana..’ demiştin ya, tüm şehrin ışıklarını kapatayım da, gözlerini bulayım bu gece… Beni üzgün görünce karanlığıma bir deniz feneri gibi ışıyan; mutlu görünce havai fişeklerle bezenmiş bir gökyüzünü andıran gözlerin.. senin…  Öyle bir gittin ki, kimsenin gözleri bayram yeri değil artık, kimsenin bakışları iyileştir(e)miyor kırgınlıkları… Sen gittin ya, kabuk bağlıyor ama izi geçmiyor yaraların..


        Altıyol’da altı pasa kaçan aşklar var, Çarşı senden sonra daha bir her şeye karşı… Gittin, Eylüller kışa dâhil; Güneş’e ayna tutuyorum çoğalsın diye… ısıtmıyor… Sen burada olsaydın altını yakıp demlerdik sanırım J


         Tek tesellim.. sen gittikten sonra, sevimsizleri kendimize ayırdık ve sevdiklerimizi geldi yanına.. Hele bu yıl, büyümeden öldü çoğu umudumuz ve kocaman üstatları uğurladık o son yolculuğa… Onlara iyi bak... sen kıdemli bir melek sayılırsın...


Seni ‘hep’ seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu 
ve 
şapkadan mutluluk çıkartmayı öğreten çocuk adam… 
hâlâ ‘Elveda’ demiyorum, 
tekrar buluşuncaya kadar 
‘Hoşça kal!’…



*Lady in Red / Chris de Burgh (Mayıs'993 anısına...)



Pazar, Mayıs 19, 2013 | By: ÖcG

En çok ve her zaman sen.. 'iyi ki doğmuşsun'...



Unuttum sanıyorlar Eflâtun çocuk, unuturum sanıyorlar... 
Bilmiyorlar ki ben kötülükleri kolay unuturum, kalbi yürek gibi çarpanları asla!

Doğduğun gün hâlâ milat gibidir yaşama ne varsa yalnızlık pahasına, can hıraş sahip çıktıklarıma... 
Doğduğun gün hep inceden keser bir yanımı, kanatmaz ama sızıdır en derin kesiklerden beter...

Rahat uyu, yalnızca Mayıslar ve Eylüller'de değil, ne zaman mutluluk içre bir şey olsa.. ne zaman 'iyi insan' hissetsem kendimi, ne zaman ödüllendirse hayat beni, bunca yıla, üzerindeki onca toprağa ve zamanın hoyratlınağa rağmen __kimse bilmese de__ kadehimi hep ilk seninkiyle tokuşturuyorum ben...


Ama keşke... belki son bir kere daha... burada olsaydın... 
O bir tek an için geri kalan tüm renklerden vazgeçebilirdim...

Işıklar içinde yat, rahat uyu eflâtun çocuk...
Bir balon bıraktım gökyüzüne, eline ulaşırsa yaz yağmuru gönder bana...


http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2011/09/olum-cu-l.html

http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2012/05/sen-iyi-ki-dogmussun-ama-niye-yoksun.html
Cumartesi, Mayıs 19, 2012 | By: ÖcG

Sen İyi ki Doğmuşsun ama Niye Yoksun...

Yazacak ne çok şey var ve ne kadar az takat....




ÖZGE'dim eflatun çocuk... Doğduğun günü kutlamak imkânsızlaşıyor öldüğün güne lanet etmekten ama sen iyi ki varsın ve sen hep varsın!


Ne zaman kayıp gitmeye teşebbüs etse hayat avuçlarımdan...
Sen vardın bir zamanlar diye.. yapamıyorum!


Oysa bir an, çok kısa bir an... Tutuversen avuçlarımdan...


http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2011/09/olum-cu-l.html


İyi ki doğdun ama artık, çoktandır, hep neden yoksun?


ÖcG - Mayıs'012
Perşembe, Mayıs 10, 2012 | By: ÖcG

Ayın On'u, On1 yıl Sonra yolun S'10'u


“Ayın 10unu hiç unutmayacağız. 
Sana adayacağım kendimi tam bir günn kocaman bir gün 
ve kimse anlamayacak bu günü senden ve benden başka.” 








Yazmıştın, gelmeden, gelirken… Ben sözümü tuttum, hiç unutmadım!
Ne kimse anladı, ne sen anladın!

Özlemedim, sadece sözümü tuttum ve hatırladım...

"John Lee Hooker" dinlenip 'Sen Bana Mevsimlerden Söz' et okunur...
İkiz Kuleler gelir akla, eksik parça hatırlanır... gülümsenir; salondaki tablo canlanır gözlerimin öünde, daha geniş gülümsenir...
İçim burulur sonra biraz, soluğum yer yer tıkanır ama gider o masaya bir bira bir sigara içerim...

Ve kaldığım yerden mutlu olurum :o)

İşte bu yüzden 'hayallerimi bırak'tım, 'Umut'lar senin olsun'....

10.Mayıs'012 (11 yıl sonra yine Perşembe!)


Cuma, Eylül 30, 2011 | By: ÖcG

ÖLÜ'M-Cü-L

15 Şubat 2005
ÖLÜ'M-CÜ-L 

18.05'1976 - 29.09'995
ÖzgeCan


'Elveda' demiyorum melek çocuk; sadece... tekrar buluşuncaya kadar 'hoşçakal'....




:DCEI:

Burnumun ucuna güle oynaya konan, umarsız, minik bir yağmur damlası getirdi seni bana. Öyle ki, bu en karanlık ânımda bile aydınlık bir gülümseme oluverdin buruk dudaklarımda.

Hatırlıyorum...

Çizdiğimiz resimler dans ederdi, söylediğimiz şarkılar ağlardı, bakışlarımız yıldız yıldız parlardı; sözlerimiz güneş gibi sarı-sıcak ve güçlüydü. Gülmenin en derinlerdeki anlamını, birlikte ağlamanın anlatılmaz yakınlığını, hatta aydedenin gözlük taktığını bile biz bulup çıkarmadık mı tozlu tavan arasından? Oyuncak atlar üstünde, bez bebeklerde, kurmalı trenlerde bile kuytulara saklanmış, çocuksu ama saf ve gerçek duygular yaşamadık, yaşatmadık mı? Neşenin şımarıklığını da, hüznün kara bulutlarını da aynı duyarlılıkla taşıyabildik beraber. Hayatın ciddiyetini bilerek ama ne zamana kadar yaşayacağımızı bilememenin verdiği serbestlikle, mesafeli fakat çocuklar gibi vurdumduymaz olabildik yıldızsız geceler bile şekerden evimizin kapısını yumrukladığında... Asık suratlara gülmeyi, ağlamayı zayıflık sananlara ağlamanın değerini biz öğrettik. Böylesi bir sevgiye inanmayanları inandırdık birbirimize verdiğimiz güvenle, bağlılıkla; etrafa saçtığımız ‘parlak mutlu’ ışıltılarla. Sevgi tarihine lekesiz harflerle geçirmeyi başardık adımızı; uzaklıklara, zamana yenilmeyerek ispatladık unutmayacağımızı, sonsuzluğu...

Şüphesiz, her gün güneş ışığıyla yıkanmadı duygularımız... Bazen, ister-istemez yağmurlarla bir olup sırılsıklam da oldu gözlerimiz. Acılarımız içimizi doldurdu; yaşamdan bunaldığımız, birbirimizden sıkıldığımız, hatta varlığımıza yaka silktiğimiz anlar da oldu hayatımızda. Ayrılıklara boyun eğdik, özlemleri umursamadık bazen, yolları da zamanı da soktuk aramıza... ama hepsi kısa sürdü. Karanlıklara boyun eğdik ama asla nefrete teslim olmadık, ebedi ayrılığa savrulmadık biz! Ne var ki ihanet ettin sen! Daha cümle bitmeden, gereksiz bir yerde, hatta en uygunsuz yerde noktayı koyuverdin yaşanacaklara. Daha ne üç noktalar olacaktı, daha ne parantezler açacaktık anılara, böyle apansız kırılmasaydı kalemin...

Sonbahar yapraklarının cansızlığı, güneşin can çekişen son ışıkları, kara bulutlardan boşalan hüzün kokulu yağmurlar, kan kokan akşam kızıllığı yaşama sevincini baltaladı, sen daha karşı koymaya fırsat bulamadan... Henüz duvarları sevgiye boyamadık, ağaçların dallarını birbirine düğümlemedik, karıncalara kentler kurmadık planladığımız gibi...

Hani sen kuşlara piyano çalmayı öğretecektin de, benim dans dersi! verdiğim balıklar da eşlik edeceklerdi?... “Yaşamadığımız mutluluklar, dökmediğimiz gözyaşları, kokusunu bilmediğimiz daha nice duygu var, tatmadığımız pastaları hiç mi merak etmiyor musun?” diyen sen değildin de bir başkasıydı sanki!!! Ama... gittin; hayatın senden bıkmasını bekleyemedin! İstanbul yetim, Ankara ümitsiz kaldı ve ben.. kimsesiz!

Şimdi yalnızım. Bir başına gerçekleşmiyor kurduğumuz hayaller; ortaksız çekilmiyor dertler, tek başına yaptığı en zevkli işten bile bir tat alamıyor insan... Cuma akşamları 22:00 telefonlarını nafile bekler oldum ve hiçbir hayal gücünün bulamayacağı, eşsiz sürprizlerini... Hem kendi kendime pasta savaşı yapamam ki! Kendi kendimi gıdıklayamam; sevgi sözcükleri yerleştirip dünyanın en anlamlı hediyesinin üstüne, uçan bir balona koyup kendi kendime gönderemem ki! Saç tellerimi sayma konusunda senin kadar başarılı değilim ben, hâlâ bütün yıldızların isimlerini öğrenemedim... Ya tango yapmayı? Senin yüzünden evlenemeyeceğim!!! Kendi kendimi sevemem Haki, bu sevgiye büyük hakaret olur... Lanet olsun! Pasta savaşları, salçalar, muz püreleri, hızlı arabalar, hıyar ve pijama partileri, su bombaları; omuzlarımızda yük olmuş gözyaşlarımız, hayallerimiz, umutlarımız, içimize sığdıramadığımız duygulanmalarımız, kimsede olmayan garip dostluğumuz... daha pek çok şey daha... babasız kalamazlar! Yoksun, eğer çıkıp geri gelsen, burnunu bir kez daha kırardım, bir daha böyle gideme diye...

Mızıkçısın sen, oyunbozansın, sahtekârsın! Hep öyle değil miydin sanki! Yenileceğini anladığında esrarengiz bir şeklide hastalanan, kaybetmemek için oynamayan, hile yapmaya çalışıp yakalanan yaramaz bir çocuktun sen hep... Hayat oyunundaysa okey attın Hakan, dikkat etmedin, önüne bakmadın çünkü!

Bir Jack Daniel’ s damlasının içine sıkışıp kaldım bu gece... Hiçbir şeyin gücü yetmedi kaderi yolundan dönmeye ikna etmeye... Özledim, o kadar özledim ki, seni hatırlatan her ne varsa yüreğime koydum, gözyaşlarımla dokundum bu gece..

Gökyüzünde nokta nokta yıldızlar var bu gece; hepsinin birer adı var, bir bahar akşamı koyduğumuz. Serin bir bahar yeli gıdıklıyor ensemi, ve ben, özlemini dolayıp aydedenin boynuna sana gönderiyorum tüm sevgimi...

Bahar geldi Hakan; en sevdiğin kır çiçekleri seni anıyor her köşe başında... Bu bahar, bir bahar, ilk kez ihmal ediyorsun beni...

Üzüldüğüme üzülme, ağladığıma kızma, zaman alır ama toparlanırım... Seni seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu, sevmeyi ve sevilemeyi öğreten koca adam, seni hâlâ seviyorum, yokluğunda da tıpkı varlığında olduğu gibi doludizgin...

Elveda demiyorum Hakan, sadece... 
“TEKRAR BULUŞUNCAYA KADAR HOŞÇAKAL...”
***29.06'003 _ Seni özlemenin kitabını yazabilirim.. Ama yapmıyorum. Senin bıraktığın gibi değil hiçbir şey, ne hayat, ne insanlar... üşürsün, kırılırsın diye korkuyorum.... Rahat uyu... 


*** Kasım'006
Kaç gecedir uykularımda renkleniyor gülüşün...
Kanıp.. gecenin en karanlık ânına uyanıyorum: YOKSUN !
İşte o zaman sabah ayazı ben oluyorum!
Gittin belki ama terk etmedin, buralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum.
Hani bir yıldız göz kırpar, bir balık kuyruk sallar, olmadık anda bir şey beni mutluluktan çılgına çevirircesine şaşırtır diye.. belki de ufacık bir mucize bekliyorum: YOKSUN!
Bu gece hiç yıldız da yok!
İşte o zaman yalnızlık ben oluyorum!
Portakal suyu sıkıp kabuklarından kolye yap bana yine ne olur; bak hastayım, iyileşsin yaralarım...
Kesme şekerden diş yapıp öpmeye çalış beni; hüznümü al da dudaklarımdan, neşeye bulanayım...
Arabayı durdurup bir alt geçitte, zorla şarkı şarkı söylet bana; "heyhat hayat" diye bağırıp unutayım soğuğu, zira donmaktayım...
Uçan bir balonun ucunda o pamuk helvadan yolla bana, imdat, ölüyor çocuk yanım...
Çağırıyorum işte, yalvarıyorum bakıp her sokak tabelasına... 
Rüzgâr bile dokunup gözyaşlarımı kurulamıyor!
Çok uzun zaman oldu : YOKSUN !
L A N E T O L S U N !
Anladım, sen de küstün oynamıyorsun! 
 
***30.09'011 _ Biliyorum gidenlerle ölünmez ama kalanlarla da yaşanmıyor! ... Artık, son bir dalga beklerim; beni de alıp götürsün diye... (Zakkum)
Pazar, Mayıs 15, 2011 | By: ÖcG

Dile Kolay...

"Ayın 10unu hiç unutmayacağız. Sana adayacağım kendimi tam bir günn kocaman bir gün ve kimse anlamayacak bu günü senden ve benden başka." (SMS)
Bir on Mayıs ve bir de deli gibi yağmuru olan yarım 11 Mayıs...
Bir tek bu bilet kalmış, atmadığım... bir de yazılar... notlar... yazılar... anılar... notlar... yazılar...


Daha önce tatmadığım ve tanımadığım halde sanki zamanlardır aradığım bir duygu bu... TANIDIK...



Anlatılması, yaşaması kadar karmaşık, ifadesi güç...

TANIMSIZ ve İLGİNÇ...



Hani hemen her gün gittiğin bir caféde gözüne ilk defa çarpan etkileyici bir tablo gibi, ya da yıllardır görmediğin eski bir dosta yolda yürürken çarpıp özür diler gibi...

ÇOK AZ TANIDIK ama fazlasıyla ŞAŞIRTICI...



Tam “yaz geliyor” derken, sabah arabanın üstünde incecik bir kırç tabakası bulmak gibi.... BEKLENMEDİK ve biraz da GICIK...



Derecesi yüksek alkol gibi...

GENİZ YAKAN ama ETKİLEYİCİ...



Yaz yağmuru altında şemsiyesiz yürümek kadar...

EĞLENCELİ ama densiz şakalar gibi CAN SIKICI...



Kimsesiz bir kumsalda ay ışığını takip ederek yürümek kadar...

MUTLU  ve HUZURLU...

ama en önemli sınavın sonucunu beklemek kadar...

RAHATSIZ EDİCİ...



Bekleyişleri heyecan dolu, kırgınlıkları ya da mutlulukları anlık, alınganlık diz boyu...



Sınırlı bir zaman, ya fazlasıyla yavaş, sonrası ses kadar hızlı...

Ya çok neşeli, çok açık; ya da inadına sessizlik, bir çok ünlem, bir kamyon soru işareti...



ÖZET: Gökkuşağı kadar renkli, heyecan verici, etkileyici... Ama en az onun kadar düş, en az onun kadar ulaşılmaz...



-          Dostluk mu? / - Benziyor.

-          Sevgi mi?     /  - Belki de.

-          Aşk mı?       /  - O kadar ucuz değil..



SONUÇ: Yıllardır beklediğin, seni o hep hayalini kurduğun yere götürecek trenin gelişini görmek ama yanlış peronda beklediğin için onun ardından baka kalmak...



Ö.G. Mayıs’001




Bir şişe Ankara Gazozu’ na, bir saatlik Tunalı Hilmi turuna, bir kadeh Çubuk Şarabı’ na, bir kutu Çiftlik Dondurması’ na, bir gecelik Kale Faslı’ na.... Samsun sigarasına, ağaç dallarında tüttürülen ilk cigaraya, ilk düşlere, penecere kenarında yuvalayan martılara, kocaman kelimesinin KOMACAN yazılışına, Orhan Veli'nin satırlarına, ve belki de en çok o Göktaşı'na... selâm niyetine... bu bilet ilk defa canlı yayında :)))))
Çarşamba, Mayıs 11, 2011 | By: ÖcG

O yağmur...

11.Mayıs'001 tıpkı şu anda bastıran gibi 'deli' bir yağmur yağıyordu...
Yalnızca Ankara'ya mı?

Hayır...

Bu akşam, işten kafamı kaldırabilip eve gidebilirsem eğer...
Şimdiye kadar hiçbir yazıma  konu olmamış o günü anlatmak için uğraşacağım...


Cuma, Şubat 04, 2011 | By: ÖcG

Sen Bu Hikâyeye Nereden Karıştın, Bilmiyorum...


*** İki yıl önce on günlük migren atağının son aşamasında yaşanan migren krizinden sonra yazmıştım bu yazıyı... Kendimi kaybetmeden önce uzun ve can yakıcı bir savaş filmi seyrediyordum ve Yeliz'imi çok özlemiştim... Onu hep çok özlüyorum, o'nu değil... 

Akşam olmak üzere… Hava sıkıntılı… Tek bir damladan bile feragat etmeyerek, bulutlar yeryüzüyle dalga geçiyorlar sanki. Günlerdir kendini tekrarlayan bir durum bu. Gökyüzü hep basık ve karanlık ama yerler kupkuru. Beklenen yağmur bir türlü yağmıyor. Yağışa hasret kalan doğanın hayal kırıklığını -nasılsa- anladığımı biliyorum. Migrenim fena azdı; bu seferki öncekilere hiç benzemiyor. Beni bilirsin, hastalık kolay kolay sözünü geçiremez bana ama tam bir hafta olacak, kafam taştan ağır; çektiğim ağrının ikimizin ortak dilinde bile bir karşılığı yok. Tanımayanlar ‘baş ağrısı da yatağa mı düşürür!’ hayretindeler. Sen, ne haldeyim, görsen hemen anlarsın. Kafatasımın içinde büyüklü küçüklü bilyeler var sanki ve eğer dikkat etmezsem, her ani hareketimden sonra bir tanesi bir yere çarpıyor -daha da kötüsü iki bilyenin birbiriyle çarpışması- ve o katlanılmaz ağrı nöbetlerinden bir yenisi daha, bilyenin boyutuyla orantılı bir süre için yeniden başlıyor. İşte o zaman, ‘öldür’ deseler öldürür bir nefret besleyen uzun bir acı nöbeti devralıyor beni.

“Başın ağrıdığı zaman sen diğer insanlar gibi karanlık ve sessiz bir odaya kapanma!”, derdin, “Sen normal değilsin… Karanlık ve sessiz bir oda herkesin uykusu için eşsiz bir ortamken, seni uyutacağı yerde zihninin daha fazla açılmasına sebep oluyor. Senin başını migren, sinüzit falan değil düşüncelerin ağrıtıyor. Hiçbir hastalık senin kendini acıtabildiğin kadar güçlü değil!”

Haklı olduğunu biliyorum. Elimden başka bir şey gelmediğini de sen biliyorsun. Kulaklarımdaki sesin, yanaklarımdaki iki derin çukura doluyor. Birlikte olsak, kafanı tüm sevimliliğinle kapı arasından uzatıp “Cancan bir kahve yapayım mı?”, diye sorar, hastalığın verdiği asabiyetle alırdın ağzının payını. Yine de aldırmaz, “ulan gel bir öpeyim”, diye dışta sinir, içte mahvederdin beni…

Elimde alkol derecesi yüksek limon kolonyasıyla -80o Sabri Tuncer- ıslatılmış pamuk parçacıkları, kendimi uyuşturabilmek umuduyla kalkıp bir film CD’si koyuyorum. Eğer zihnimi oyalayacak bir şeyler bulabilirsem belki bir süreliğine unuturum bu feci ağrıyı. Hatta birazcık şansım varsa, film bitmeden ağrı kesilebilir ve ben ekrandaki görüntülerden sıyrıldığımda ‘acısızlık’ hoş bir sürpriz olur. Keşke burada olsaydın, bu kadar patlamış mısırı tek başıma yiyemem!

Filmin ikinci çeyreği… Savaş her yerde… Öyle görüntüler var ki, kan kokusu ekrandan tüm odaya yayılıyor. ‘Savaş ne kötü şey tanrım!’, gözyaşlarım yüksek sesle dökülüyor yanaklarıma. Tam bu sırada kapı açılıyor ve kapı aralığından “Bu kadar patlamış mısırı tek başına yiyebilecek misin?” diye soruyorsun! Film tepkilerimi öylesi esir etmiş ki, şaşırmam bile zaman alıyor. Tanrıdan başka bir şey isteseymişim… “Ne zaman geldin? Nasıl geldin? Kapıyı kim açtı? Adresi nereden buldun? Peki ya iş? Ne kadar kalacaksın?”… Tek nefeste sıralayabildiğim sorular bu kadar. Tüm sessizliğinle o bildik, tarifsiz gülümsemen yayılıyor yüzüne; içim aydınlanıyor. Ortadan kaybolsam, bir tek senden kaçamam ben, bunu biliyorum.

“Film bitsin, sonra uzun uzun konuşuruz.” Sesin bir anne tınısında…
“Vietnam Savaşı…”, diyorum, “İnsanlar ne için öldüklerini bile bilmeden vahşi bir acımasızlığın içinde acının her türlüsüyle ölüyor. Yeryüzündeki kabul etmesi en zor, hatta imkânsız ve en hazmedilmez olgu savaş sanırım; en azından benim aklım hiçbir şekilde almıyor!”.
“Senin savaşın bundan farklı mı?”. Gözlerini ekrandan ayırmadan soruyorsun. “Bu savaş seni ne kadar üzüyor ve ellerini kollarını bağlıyorsa, senin savaşın da bana en az o kadar acı veriyor. Neyse…”
“İyi de, benim savaşım tek taraflı. Ben kimseyi öldürmüyorum, kimseye saldırmıyorum! Benim çatışmam kendimle, dışarıdan yayılan imitasyon yaşantılar içime sızmasın, sevdiklerime dokunamasınlar diye…”
“Onlar insanları öldürüyor, şehirleri binaları yakıyorlar; oysa senin çatışmalarında duygular ya sakat kalıyor,  ya ölüyor ve hayatını ateşe veriyorsun”.
“Biraz önce seni düşündüm. Tam ışığı kapatıp yatağa gömülecektim ki, başım ağrıdığı zamanlarda bana yapmamam gerektiğini söylediğini hatırlayıp vazgeçtim. Ve işte yanımdasın!”
“Sen, sevdiğin kimseyi uzak tutmuyorsun ki! Verdiğin nasıl bir değerse, tüm ağırlığına rağmen, hepimizi taşıyabiliyorsun; gittiğin her yere, yaptığın her işe…”
“Biliyor musun, bunca zaman, bu söylediğini yapmak için çok çabaladım ben; insanları, içimde taşımak için. Artık bunun ne kadar gereksiz olduğunu düşünüyorum. Sonuçta, birlikte kalınamıyorsa, ya tek kişi gitmeli, ya da hiç değilse yola bir başkasıyla beraber devam edebilmeli…”


Film bitiyor ama aklımda filme ait çok az şey var… Patlamış mısırlar, kan kokusunun tüm benliğime yayıldığı bir savaş sahnesi ve… -nereye kayboldun? Oysa ne çok özlemiştim seni ben…

-          Nasıl oldunuz? Ama ben bu sesi sanki hiç tanımıyor ama bir yerden anımsıyorum. Bembeyaz gömleğiyle, sigara içmediğinden olsa gerek, dişleri takım, yanaklarının bir tanesi gamzeli, gözleri yeşile, bakışları derine çalan bir adam…
-          Ne kadar zamandır buradayım? diye soruyorum, ağzımdaki kekremsi acılığa, midemdeki şiddetli yanmaya rağmen sigara içme istediği içindeyim….
-          48 saati doldurmak üzereyiz. Hep beraber mi? Biz kim ya da biz kimiz? Biz ile başlayan ya da öznesini –iz ekine sakladığım cümleler kurmuyor, duymuyordum ne zamandır. Tüm veriler normale yaklaşmaya başladı. Bir dahaki sefere son raddeye değin beklemeyin, yoksa bu kadar kolay atlatamayabiliriz. Ben hayatta hiçbir şeyi kolay atlamadım oysa; nereden bilsin ki! Size bol miktarda yatıştırıcı verdik ve güçlü bir ağrı kesici iğne vurduk. Bu kadar erken kendinize gelmenizi beklemiyorduk açıkçası. Diğerleri kim acaba? İçinde ben olmayan bir biz, işte buna alışalı çok zaman oldu… Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
-          Gözlerinize bakabilsem daha iyi hissedeceğim, demek istiyorum ama onca acıya, uyuşturucuya ve uykuya rağmen, kendimdeyim. Yorgun… ve nasıl geldim ben buraya? Cancanım nerede, eflâtun dostum? Biraz daha patlamış mısır alabilir miyim? Çok açım. Teddy de yok yastığımın altında, bu demektir ki hem aç hem yalnızım. İki gün diyorsunuz, küsmüştür şimdi bana, saklanmıştır. Ya döndüğümde bulamazsam onu bıraktığım gibi, bıraktığım hiçbir şeyi yerinde bulamadığım gibi…
…………

-          U y k u   s a n a   ç o k   y a k ı ş ı y o r   v e   h a s t a l ı ğ ı n   s e n i n   t ü m   g ü c ü n ü   k ı r d ı ğ ı   a n l a r d a   s a n a   u l a ş a b i l m e k   n a s ı l   d a   k o l a y l a ş ı y o r.   S e n i   s e y r e d i y o r u m,   e z b e r l e m e k   i ç i n;   b i r   d a h a   d ö n m e m e   i z i n   v e r m e y e c e k s i n,   b u   â n ı   z i h n i m e   t ü m   a y r ı n t ı l a r ı y l a   k a z ı m a k,   h a y a t la   o l a n   t e k   b a ğ ı m ı   s ı m s ı k ı   b a ğ l a m a k   i ç i n.   A y n ı   a n d a   a y n ı   y e r d e   o l m a k t a n     b a ş k a   b i r   d i l e ğ i m   y o k   h â l â   v e   ı s r a r l a.   S o n s u z l u ğ u   b e k l i y o r u m   z a m a n s ı z   b i r   b i z   i ç i n.   S a b a h   u y a n d ı ğ ı n d a,   s e n   d a h a   g ö z l e r i n i   a ç m a y a   f ı r s a t    b u l a m a d a n,   b a ş ı n ı n   c a n ı n ı   e n   ç o k   y a k a n   y e r i n d e n   ö p ü p   g i d e c e ğ i m.   S e n   ö l m e d i k ç e   y a ş a y a c a ğ ı m   b e n…

Sen bu hikâyeye nasıl karıştın bilmiyorum. 
Artık evdeyim, 
seni yaşatmak için değil belki 
ama yaşıyorum...
Cumartesi, Ekim 16, 2010 | By: ÖcG

Vampirlerin Dünya'sında Aynalar Boştur...

Sabaha daha çok var… 
Anladım ki kimyasal dış mihraklar delip geçemiyor acının siperlerini. 

Ne süt, ne masal… uyuyamıyorum. Oysa yolunu şaşırmış bir meleğin kanatlarından kuş tüyü bir uyku çalıp yapıştırmıştı bir düş -sanırım o da yolunu şaşırmış- göz kapaklarıma. Ne oldu da uyandırdın beni, kör ayaza! En tatlı uyku kısa sürendir, okula başladığım ilk günden beri biliyorum –ki o gün okumaya başladığım günlerden sonra gelir; uykusuzluğun hıncını okuyarak kitaplardan alıyorum.

Sabaha daha çok var… 
Martıların çığlıkları kayalarda patlayan dalgaların acısına pansuman yapıyor. Ay ışığı kan gibi akıyor geceye… 
...haftaya dolunay olacak… 

Attığım her adımda biraz daha üşüyor üç mevsim hiç ısınmayan ayaklarım; her soğuk temasta büzüşüp kalıyor mevsimsiz duygularım… Umursamıyorum artık. Burun çekmelerim yürek nezlesine çevirip yatağa düşürmezse.. yarın gece sabahı yine burada bekleyeceğim, deniz fenerinin gölgesinde…

Sabaha daha çok var...
Sevmediğim bakışlarla süzüyor taksi şoförü. Her şeyi anladığını sanıyor. Oysa hiçbir şey bilmiyor, kimsenin bir boktan haberi yok hâlbuki! Kimsenin, içinde kendi cenazesine toprak arayan bir ruhtan haberi yok; ve bu çorak dünyanın çatlak toprağı bir ölüyü bile örtemiyor!

"Testinin mi taşa taşın mı testiye çarptığı önemli değildir; zira her iki durumda da olan testiye olur…" diyor bir eski çağ düşünürü. “Su testisi su yolunda kırılır”, diye geçiriyorum içimden. Hep öldürülmem bir türlü öldüremediğim için değil mi?

"Bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte varılması gereken yer o noktadır". der Kafka... ve vampirlerin dünyasında aynalar boştur...