Aşk Kırıntıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk Kırıntıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Ağustos 28, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları IX - Ada*'ya Doğru

Potkal Yazıları 

-IX-

Ada*'ya Doğru

-I-
Geçmişin Tecrit Odasından Kurtuluş
Kamera Arkası

Nicedir farkındaydım, son nefesini veriyordu U/mut, soğuyordu ayrılıklardan çaldığımız artı’k zaman… Soluyordu mevsim, yılların yorgunluğundan… Son demine savaşıyordu cân, ikimizden doğan, habersiz sonsuzkunluğa yol aldığından! Çaresizliği yadsımayan o küstah imkânsızlığa inat, heba edilmiş duygulardan, mucizelerden ve zamandan medet umarak, direniyordum yok oluş/un/a…

Eceli gelen aşk… susar. Ve, gittiği yerden dön/ül/mez geriye!

Önce düşlerin dili tutuldu, sonra tenhalaştı ve derin bir sessizlikle karardı yürek koridorları. Sabrın tehlike çanları, aleni, çalmaya başladı. Alış/tır/mıştım her isyan öncesi başlayan bu her tatlı düşe kan/ay/an suskunluğa. Bir gün, sonunda isyana gerek kalmayacak ve o sessizlik hiç sonlanmayacaktı; biliyordum. Beklediğimden erkendi sadece, yoksa hiç şaşırmadım! O gece, koca bir hıçkırık olup çıktı ayrılık boğazımdan. Her şeye rağmen devam eden zaman, sensiz bir hayata başlamıştı sen derin, ben rutin uykularımızdan uyan/a/madan.

Bazı gecelerin sabahı olmaz. Kendi karanlığında kalır maz-i-nsan. Aldanma, yalnızca gökyüzüdür aydınlanan!

Ölüye saygı adına, son kez anımsıyorum seni bu gece… C’ansız bir sevinin başucunda sabahlayacağım bu gece, ve yarın sabah kıvırcık kızıl saçlarını omuzlarına sarkıtmış, kırıta sırıta doğacak Güneş; perdelerim kapalı olsa bile! Ve ben, içimdeki tüm kirli kanı gözlerimden akıtmış olarak, tertemiz bakışlarla okumaya başlayacağım her satırın sonunda devamını yazmaya kurulu yeni bir hikâyeye…

Çünkü artık ne tutulacak bir söz, ne bir umut… direnç kalmadı.
Bitti (c)esaret!

-II-
Mevsimini Arayan Düş
(Heye)Canlı Yayın

( Bastille Palace’da bekliyorum / Aşka bilenmiş kör bıçağı / Sana kavuşmak umuduyla / Sen umuduyla… yazmıştın yeşil bir kalemle, sarı bir kâğıda. Ve o zaman fark ettik ikimizin de büyük A’ları aynıydı ‘Aşk’ yazarken.)

İlk ayrılığımızdı, ilk ve en zamansız. Sonrasında ne çok umut girdi aramıza ve ne çok yabanıl soluklanma… Dışarıda kar vardı. O yılın ilk karı, yılın son takvim yaprakları… Bir kar düellosunun sonrasıydı. Sırtı birbirine dönük, üçten geriye heyecanla saydıktan sonra fırlatılan kartoplarıyla birbirini vuramayan kahkahalar… -‘Kazanan kadını alır’dı-. Bir kar korkuluğu yaratmıştınız benden, hunharca devirip o sokak lambasının hemen altında; yarım ekmek döner ve üç ayranın üzerine, tatlı niyetine yedirdiğinizi söylemiştiniz karları… Gürültülü neşemizi yer yer sessiz bir hüzün devralıyordu ama hemen başımızdan savıyorduk. Son âna kadar, hepimiz farkındaydık ama tadını çıkarıyorduk. Gece yarısına yaklaşıyordu zaman. Merdiven boşluğuna bakan masada, ikimiz, iğreti oturuyorduk. Kapının yanında duran bavulları bir telâş almıştı; garson, hesap kutusunu… O ana borçlu kalmak, geri dönmeye mecbur olmak adına o gece belki de hesabı ödememeliydik… Ne z’amansız bir gidişti o, ne hesapsız… Oysa ‘re’ telinden mırıldanırken biz içre şiirleri… belki de-keşke kar kapasaydı yolları, ben gidemesem… Ortası camdı masanın, şimdi öyle değil sanırım. Her şeyi değiştirdiler, Lamba 3’ün yerini bile! Her şey değişti. Biz de (mi) aynı kalamadık o günlerden hayata farklı bir fotoğraftan yansıyan… Hoş geldin!

Bil ki: Bensiz mutlu olmayı beceremediğin için kırgın ve kızgındım sana; sensiz bıraktığın için değil!

Seni sevdiğim için değil, seni sevdiğim gibi sevmeye cesursan beni… Hadi! Tabiri de tatbiki de caiz artık infazı uzatmalı ayrılıkların. Her yarın kendini bir diğer yarımla tamamlar. İşte bu yüzden, gitme!
Bu kez bırak
koparsın
yürek
ipini
benden değil
/benden değil/
bizden
gitme!

Dönüşüm bir tren istasyonuna olsun istiyordun belki, bir sabah ayazına… Gelişim bir vapur çığlığı şimdi, bak, yüzerek vuruyorum kıyılarına… Sen, İstanbul’un hangi ucundan tutuyorsun kimbilir… Ben, ne zaman dokunmaya çalışsam bir yerinden, yapışıp kalıyor Boğaz’(ım)da bir eski hüzün… Göğünde martıların kanat çırpmadığı o şehrin… ben, bizim deniz/imiz/i özledim.
Deniz ki..
Ölürsem bir tek onadır;
dönersem..
Yalnız sana…

Tamamlanacak o şehir de, geri dönebilirsek
//geri döndüğümüzde//
birbirimize…

Yürüyorum Ada’ya doğru, ardıma hiç bakmadan. Uçan balonlardan bile vazgeçebilirim ya da pamuk helvadan. Üstelik sarı lâleler falan da istemiyorum Çiçek Pazarı’ndan… Sadece, adam gibi “Seni Seviyorum”, demek istedim; sen sormadan, beklenmedik ve bu kez telefonu kapamadan…

* Yerini hatırlıyorum ama adı çok zordu. Sahi, neydi o adanın ismi? Bu arada, adanın dışişleri bakanlğından hâlâ cevap gelmedi :)
ÖzgeCân'006
Pazar, Mayıs 01, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VII - Agrutra Mirva

Potkal Yazıları

-VII-

Agrutra Mirva*

“Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir…”  ÖcG

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımın son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son hikâyemdir!

Gece… Sularda bir yosun gibi hıçkıra hıçkıra, son bir umutla, gelmeyişini beklerken, dönmeyişini özlerken… kalbim ufkuna battı, gözüme uyku… Gözlerimi araladığımda, biri çoktan altını yakmıştı güneşin, tavşankanı bir gün demleniyordu ufukta. Vazgeçmek ve direnmek zar atıyordu terasta. Bir paragraf içine yerleşmeyi bekleyen söz dizimlerim ve çoktan noktası konmuş yazıların sabah gazetesi niyetine bırakılmıştı kahvaltı masasına. Bir yudum aldım orta şekerli sabah yalnızlığımdan… kalemi belinden kavradım.

Badem ağaçlarından bahar dalları toplamıştım dün, sana rağmen, sana. Sana göndermek için aldığım kitabın arasına kurumaya bırakırken fark ettim: Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir… Saat değil, zaman farkı var aramızda.

Ağrılı bir geçmiş, sancılı yarınlar… ‘Nereye kadar?’, diye sordu nicedir paylaşamadığımız gökyüzü, nereye kadar! Bir neşter kadar keskin ve temiz oldu kararım; orada kış, burada neredeyse bahar. Seni bilmem ama ben artık pek üşümüyorum.

Evet, “şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, ‘bütün gerçekliğiyle’ geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.” Haklısın; “hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.” Hak ettiğimi değil, hakkım olanı bile alamıyorum! İsteyemiyorum.. nefsim kırılıyor.

“Başkasının acısına başkası olmak, ya da bir başkasının düşüne… Arta kalanları yaşamak yetti artık”. Çünkü emin ol, “kıymık gibi batıyor yüreğime”, peşime taktığın bu iğreti yalnızlık! Usandım, sadaka gibi önüme atılan paylaşımlardan. Hadi, adam gibi paylaşalım bari ayrılığı: Sen acılarını bensiz yaşa, ben sensiz düşler kurayım!

Ben de “bilmiyorum ne zaman pusuya düşürdün bizi. İçinde çözemediğin bir hesabın var, çözdürmediğin; kim kimi gırtlaklayacak…” korkuyorum, ecele faydası olmuyor. Cinayetsiz bir ölüm istiyorum, cinnetsiz. “Gidişimi sen hazırladın” ama tetikte kurşun sende kalsın. Belki bir başka vedada harcarsın! Nasılsa hep bir sonraki ayrılığın erken sızısına hazırsın…

Doğruydu; “doğduğum şehir bile…” anımsadı belki ama “tanımadı beni”. Umurumda mı? Bu kıyı kasabasının bana kucak açışı hep aynı. Yaktım gemileri, dönüş olsa da geri… dönen olmayacak! Gelmek istersen… dönmek.. otobüs terminali bekleyecek seni.

İflah olmaz bir hüzün, ne zaman (c)anıma yapışsa.. derin soluklar (ç)almak gerekiyor hayattan. Bilirsin. O zaman, hep, buraya (k)açıyorum yelkenlerimi. Burası Bodrum… burada her kediye balık, martılara simit… burada herkesten bir parça, kimseden bir bütün var. Hayatın ta kendisi lokantasında bol kepçe yalnızlıklar, Arjantin bardaklarda yudum yudum tüketilen mutsuzluklar var. Kimsenin olmayan ama herkesi sahiplenen bu kentte yüreğim özgür artık. Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yosunlu akşamüstleri… Seni yalnızlığıma dâhil etmeyi de öğrendim, yokluğunu yok saymayı da! Öğrendim sessiz başıma yürümeyi dalgalarla, iskeleler boyunca…

‘Gitme’, deseydin de gelirdim, mecburiyetten; ama hemen dönerdim varlığına, sen gittiğimi bile fark edemeden… Hiçbir şey demedin.. Hâlâ… Şimdi kalmak için bahane de aramıyorum. Kendime iş bile buldum. Göz kenarlarımda yürürken anıların sessiz turistleri; yokluğunu bir kokart gibi astım boynuma.. antik acıları, yüreğimdeki cam batıkları, mumyalanmış umutları kapsayan istikâmetlerde rehberlik yapıyorum. Bilirsin, müşterisi her zaman bulunur, dramı kıvamında hikâyelerin; çok şükür, işsiz de kalmıyorum.

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımı(n) son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son tuhaf hikâyemdir!

Ve sen... damarlarımdaki balıkadam… eski bir umutla boğulduğunu sanıyorken hâlâ… ne yazarak, ne sesine dokunarak… ulaşamıyorum sana! Sırf bu yüzden bile kızamazsın yokluğuma. Senin her suskunluğunun bir bahanesi, benim her yok oluşumun bir aslı, bir anlamı var. Yazdıklarını yaşayan sen, yaşadıklarımı yazıyorum diye mi bir türlü anlamak istemiyor beni! Kitap aralarında nice heyecanla kuruyan ama mutfak raflarında unutulan bahar çiçeklerine iyi bak. Çünkü sahip çıkamazsan, onlar da, hep acıtacaklar seni!

*Anlamı bize saklı olsun ama Aperatif Şiir’e istinaden sen de bu yazının isim babası ol. Şiir adam, sevgili İsmail ÖRNEK…

ÖzgeCân’005
Pazartesi, Ocak 10, 2011 | By: ÖcG

Bütün Suç Mevsimlerde*

Faili kaypak bir terk ediş… Oysa insan en çok da terk ederken kendi olmalı… ÖcG

Fümeden bozma bir ağıt yayılıyor kente,
tüyü bitmemiş, yetim bir hüzün
ve anadan üryan bir yalnızlık...
Şair öldü.
Gidenlere seyirci kalmaktır asıl acı! 
Asıl şimdi acı!
ÖcG

Kimilerine göre ortalama bir zaman, gündüzle akşamın arasında, belki beş çayının hemen sonrasında ya da akşam yemeğine az kala… ama bazıları için bir son an, zembereğinden.. hani zamanlarca tutmuş tutmuş da kendini… işte öyle boşalan…

Biri pencerenin önünde duruyor, alnını cama dayamış. Saçlarının bir kısmını tepeden tutturmuş, cam ile alnı arasından sarkan ıslak bir tutamı kemiriyor dudaklarının arasında… Dışarıya bakıyor, bakıyor da sanki hiçbir şeyin farkında değil. Bakışlarından bir hiçlik okunuyor ve süzülen gözyaşı dışında da bir şey var sanki yanaklarından…

Diğeri, sürekli hareket halinde... Dört duvarın arasında anlamsızca gidip geliyor. Sanki bir çatlak bulsa, ufacık, buharlaşıp gidecek. Elleri, kolları, ses vermeyen dudakları bir sara nöbetine tutulmuş gibi kendisinden ve kendilerinden bağımsız, sürekli ve dengesiz bir kıpırtı halindeler.

İkisi de birbirinden habersiz gibi ve ikisi de farkında yalnız olmadıklarının. Sanki bir şey bekleniyor, bir ses, bir haber, bir saatin 6’yı vuruşu belki… Ama o şey her neyse ortaya çıkıp bu tezat gerilime bir son vermiyor.

İçerideki ışık gittikçe azalıyor. Eşyalar güçten düşüyor, ama yorulmuyor kafesinden sıkılan aslanlar gibi sınırlarına isyankâr adam ve sıkılmıyor durağanlıktan, alnı cama dayalı olan…

Uzun süre değişmiyor sahne… Biri pencereyle ayin yapan, diğeri kendiyle dalaşan iki figüran… Derken, bir müzik duyuluyor duvarların arasından bu kızılca kıyamete kopan…

Camın önünde duran, sanki bu ânı bekliyormuş gibi, yavaşça kapıya doğru yürümeye başlıyor. “Dinle”, diyor şarkıya istinaden, “İyi dinle. Başka birileri de bir yerlerde aynı iç acısını yaşıyor ve parçalanıyor olmalı”. Ayakları yere basmıyor sanki, sessizliği incitmek istemezcesine atıyor adımlarını… Diğeri, tam da bu ana güdümlenmiş gibi çekip kolundan durduruyor onu..

“Nereye gidiyorsun?”. Öfkenin de ötesinde bir anlam seziliyor ses tonundan, küçük dilini yutuyor duvardaki saat bile… Diğeri, hâlâ, inadına olağan…

“Mutfağa gidiyorum”, diyor, “kendime bir kahve hazırlayacağım, ister miydin?”

“Buradan, benden, bizden ne istiyorsun?” “Bozsana en çok da sana yakışmayan şu zoraki sessizliği, boşaltsana içindeki zehri, kanatsana beni!”

“Sessiz değilim, sadece konuşmuyorum, o kadar”, diyor ve ritmini bozmadan süzülürcesine yürümeye devam ediyor. “Benim de yorulabileceğim hiç aklına gelmedi değil mi?”

Diğeri yeniden yakalıyor onu, bu kez sımsıkı avuçları… “Neden hiçbir şey sormuyorsun? Neden hesap sormuyorsun? Bu kadar zaman benim için yaptıklarının, bana verdiğin sevginin, desteğin… nasıl olup da bir türlü meyve veremediğini.. aksine seni neden hep aç, hep uykusuz, neden hep mutsuz ettiğini sormuyorsun?”

“Anlaşılacak bir şey olsa anlatırdın. Anlatılacak bir şeyin olsa, şu anı yaşamıyor olurduk. Bu anı yaşıyorsak.. Neden susuyorum biliyor musun? Hiçbir ağaç yaprağına ‘neden düşüyorsun’ diye hesap sormaz. Bazı şeylerin doğası vardır ve sonbaharın doğası ağaçla yaprak için bir ayrılıktır. Sonuçta yaprak ölür, ağaç bir süreliğine yalnız kalır.”

“Ne yani, her şeyi bırakıp gidiyor musun? Bir yaprak kadar güçsüz ve gamsız! Sonbahara yenik ve hesapsız?”

“Hiçbir şey anlamamış olman ne acı! Ben hep buradaydım. Şimdi de buradayım. Yaprak mı?! Zamanlarca köklerime sarılıp senin sonbaharlarını sineye çektim ben; kapkara kışlar atlattım, çırılçıplak, kimsesiz, iliklerine dek ayaza kesmiş… Her ilkbaharda biliyordum ki belirecektin tüm heyecanın, varlığın ve kendinle. Yaz kavuracaktı bizi, daha bir sıkı sarılacaktık birbirimize ama döngü son bulmayacaktı. Ve sen her gidişin sonunda bir tek bana dönüyordun yine ama her dönüşünde daha o zamandan hazır oluyordun bir sonraki vedaya… Sen fark etmedin ama her ilkbahar, nasıl ki aynı yaprak değildir yeniden yeşeren, biraz daha uzaklaştın o ilk renginden. Sonunda yaprağına yabancı bir ağaç olup çıktı yüreğim.”

“Benim kışlarım nasıldı sanıyorsun? İstemeden de olsa senden her uzağa düşüşümde, gittiğim her yerde bir tek sana razıydım. Ne yağmurlu hazan sabahlarını, ne yağan ilk karı sensiz yaşamadım. Ben de üşüdüm, benim de oldu yalnız soluduğum acılarım ve anılarım… Hem.. Ayrılmak tek başına gerçekleştirebileceğin bir edim değildir. Bir tek senin canının acıdığını düşünecek kadar bencil miydin hep, yeni yeni fark ediyorum.”

“Tırnak etten kopar ama sadece et acır… Ve biliyor musun? Can, hem tırnak kopunca acır, hem de yerine yenisi gelirken. Artık acımak istemiyorum. Artık baharlardan korkmak istemiyorum. Tek mevsim soluyordum nicedir, mevsimsiz kalacağım.”

“…”


“Bütün kabahat benim sabırlı bir ağacı oynamayı, seninse yaprak olmayı kabullenmemizde! Ve haklısın, senin hiçbir suçun yok; bütün suç mevsimlerde!”
…

Roller değişmiş, vakit ilerlemiştir. Yeni bir suskunluk, soğuk bir rüzgâr gibi esmektedir dört duvar arasında. Köşedeki aplik korkak bir ışık vermektedir, sadece yakın çevresine. Sürekli kıpırdanıp duran, şimdi salonun orta yerinde, pencereden, belki bu zamandan, çok uzaklara bakmaktadır. Sessizdir ve hareketsiz. Dondurulmuş bir film karesi gibi beklemektedir.

Diğeri, az önceki durağanlığına inat, hızlı çekimde, odanın içinde bir oraya bir buraya gidip gelmektedir. Bir tutamını tepeden topladığı saçlarını açmış, omuzlarına salmıştır. Kül tablalarını ve etraftaki olağan dağınıklığı hızlıca toplamakta, sağa sola bıraktığı kişisel eşyalarını çantasına gelişigüzel atmaktadır. Koltuğun üzerindeki battaniyeyi katlar, altında duran montunu alırken, tam yanında duran etten duvara bakar. Son bir söz mü bekler, bir sarılma mı, bir bakış…

Aynı anda kıpırdar, kendisine bakıldığının farkına varmadan, her an düşecekmiş gibi dengesiz duran. Kendisinden bir şey bekleyeni ve bekleneni her zamanki gibi vakur duruşuyla başından savmıştır. Elleri sehpaya uzanır ve kumandayı alır. Televizyonu açar.

Önce bir kapı sesi duyulur, sessizce kapanan, sonra o şarkı başlar, hani fırtınadan önce son duyulan...

“Yaklaştırsana yavaş yavaş, kendini bana;
al içine tekrar, derinine sakla, kat kasırgana.
Yalan söyleme, bak gözlerime, bitmiş olamaz!
Yokla ceplerini aşk kırıntıları kalmış olmalı biraz.

Aşk kırıntısıyla doymaktansa tek başıma aç kalırım bu hayatta,
paylaşacak bir şey artık yoksa bir erkek ve bir kadın arasında…

Yürürüm ipte, ağım yokken hem de, kopkoyu içim.
İnan çok çalıştım bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için.
Neyim var ki sanki senden başka, hadi son bir kez
ceplerini yokla aşk kırıntıları kalmış olmalı biraz.

Aşk kırıntısıyla doymaktansa tek başıma aç kalırım bu hayatta,
paylaşacak bir şey artık yoksa bir erkek ve bir kadın arasında…” **

(**Teoman)
* İsim annesi Y.A.’ya teşekkürler. İyi ki varsın Cân…