ÖcG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖcG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salı, Temmuz 31, 2012 | By: ÖcG

ÖzgeCân

“Nicedir bu Cân’ın bir Özge’si kayıp…
Ve o tuhaf hikâyenin aleni öznesi…”

Şimdi uyu…
Birazdan çıkacağım zamandan.
öylece sessiz, sedasız
ve seni karıştırmadan.

Dönersem…
Islak bir günaydın olur
gözyaşımın sabahları aydınlatan
rengi..

Uyandırmazsam seni…
Bil ki,
gitmiştir Can’ı Özge’sinden….



(Yüreğine sağlık Olgun Abi)

ÖzgeCân
Çarşamba, Mayıs 11, 2011 | By: ÖcG

O yağmur...

11.Mayıs'001 tıpkı şu anda bastıran gibi 'deli' bir yağmur yağıyordu...
Yalnızca Ankara'ya mı?

Hayır...

Bu akşam, işten kafamı kaldırabilip eve gidebilirsem eğer...
Şimdiye kadar hiçbir yazıma  konu olmamış o günü anlatmak için uğraşacağım...


Cumartesi, Mart 26, 2011 | By: ÖcG

SN 2(bin)+5

Sn 2(Bin)+V
(sene 2005)*

Tüm hayatkârlara bergüzâr...
ÖzgeCân

  
  Manzarası kırık bir pencerenin gerisinden okuyoruz hayatın silik haritasını. Alengirli coğrafyamızda sığ yükseltiler, tarihimiz okunaksız, beşeriyetimizi bok götürüyor... Aldığımız her nefesten havayla iletişim vergisi kesilirken.. sustuğumuzu konuşamıyoruz artık; gördüğümüze bakmayı reddetsek de, gözleri kapalı, yapamıyoruz. Dikiş tutmuyor sökük umutların rötarlı yamaları. Yüreğimizin dekoltesinde iki yakamız bir araya gelmiyor. Hep iki-bir yenik terk ediyoruz sahamızı. Hakeme gözlük istiyoruz, tanrıdan istifa.. Her sene bir alt kümeye düşüyor birtakımlarımız!

  Dağına küsmüş tavşan sendromuyla ışığından istifa etmiş Güneş gibi... yarınlarımız karanlık, yarımlarımız soğansız.. çocukluğumuz evden kaçmış, gençliğimiz kocamış, abis yalnızlıklarımız müebbet kuluçka döneminde ruh kümeslerimizde. Öfkelerimiz dahi hep kendine batırıyor çuvaldızı, iğnelerimiz nostaljik plakların sırtını kaşıyor. Kötü yola düşmesinler diye acıları bile evlat edindik biz, ama bütün yollar Doğu Roma’ya çıkıyor. Herkesin sırt çantasında Brütüs marka, çok amaçlı bir ihanet mutlaka bulunuyor.

   Gölgelerine saklanan birer hayalet sanki insanlar... Çelik alaşımlı plastik bedenleri, yedek parça garantisiyle, hiçbir namussuz geceyi yarı yolda bırakmıyor. ‘Boğuluruz’ korkusundan denizi bile hayal edemeseler de, dümen köşkünde hep onlar eğleşiyor. Kıçı kırık bir-iki bakışa takla atan yürek canbazları, köşe başlarında aç rezervuar köpekleri gibi dövüşüyor. Gösteriler ucuzladıkça, biletler eşantiyon yerine, kalleşlik sıraya ilk sıradan girip kapalı gişe oynuyor.
    
   Tehlikeli ilişkilerde dublör tutmayı kendimize yediremediğimizden, malulen emekli ediliyoruz düşlerimizden, tazminatsız, amortisiz... İlkel sanrılar derinlemesine parselledi amorf afakımızı; mızraklarının ucunda aşkın kelleriyle onun bunun kafatası avcıları! Metroseksüel Indiana Jones’lar sarmış dört yanımızı, bakir duygular zührevi hastalık muamelesi görüyor tutku koridorlarında.

     Bağımsızlığı tanınmayan demirperde bir ülkenin pahalı başkenti insanlık... Tam da İpek Yolu’nun ticaret beşiğini sallayan bu kent, kalabalık yalnızlıklarıyla meşhurdur ve geçimlerini ihanetle sağlar kendilerine dokunmayan yılanı koyunlarında besleyen halkı. –ki aynı ihanet, metresidir aşkın, tatminsiz ihtiras akşamları!

   erken çöken yaşlılık... prematüre aşklar... antifriz katılmış kanlar... astiğmat göz dizimleri... suretsiz söz düşümleri... ketum kalp atışları... raf ömrü dolmuş anılar... turşusu kurulmuş acılar... stepne dostluklar... anestezik vücutlar... kendini kanıksayan kimlikler... sorumsuz yükümlülükler... penaltı kokan insanlık soneleri... ... ... ...

     Nicedir yaşamak, sağdan-sola, yukarıdan aşağı sözlüye kaldırıyor deneyimlerimi. Son zamanlarda hayat korkutuyor, beslemiyor, solumuyor beni...

   Zararın neresinden döneriz, kârımız kaç karın doyurur bilmiyorum; yine de “kendinize gelin!”, diye bağırmak istiyorum gözlerim ağlama moru, dudaklarım kupkuru.. oysa adı yalnız halk öykülerinde geçen “kendiniz” neresi, hiç kimse bilmiyor!

    “Hey, yürek ressamı! Senin hayata çizdiğin platonik resimler ancak entelektüel geometriden sınıf geçer. Sen biraz yazı saçmala istersen... Boşver, insanlığı sen mi restore edeceksin? Üzümünü sorma, yaşa gitsin!”, dediler. Yaşadım.. gitmiyor...!


ÖzgeCân

(*'005 yılında yazılmış ama bazı şeylerhiç eskimediği gibi o günler bile daha şimdiden aranır hale gelmiş... İnsanlık karnemiz, vatandaşlık karnemiz, vicdanımız kırık notlarla dolu... Yine de düzene 'dur!' diyemiyoruz...)
Pazartesi, Mart 21, 2011 | By: ÖcG

Trajikomedramik Otologlar

Trajikomedramik Otologlar
Melodramik Bir Monolog Belki
ÖzgeCân

Hüznün insan yüreğine taarruza geçebilmesi için tüm ayrıntıların ‘Hazrol!’da durduğu pusuda bir zaman ihtilâli… Anılar tekmil veriyor…

(“Terörist bir zihniyet yüreğinize hain bir bomba yerleştirir, duygularınız nice şehitler verir.” dedi sonuncu kolordu komutanı; “Ve hayatlarınıza döşedikleri mayınlar başka yüreklerde patlar bir bir...”)

‘Hâlâ mavi’ o deniz kasabasından yazıyorum şimdi, erken inmiş bir akşam vakti, bulutlar yağmura, yüreğim aşka gebe. Gittikçe kabarmakta olan denizde iniltili balık sessizlikleri.. Sırtımda rüzgâr, burnumda keskin bir fırtına kokusu, yüreğimde kıştan ayaz bir ilkbahar… Bir mevsimin dökümünü yapıyorum ve yiten umutların _geç de olsa kendimi savunmasız yakalamışken hazır_ yağmurdan, deniz suyundan ve hüzünden neme doymuş bu bomboş sahilde, bir balıkçı iskelesinde. Okyanus derinliğindeki ve ayrılık sessizliğindeki kelimelerden gözyaşları bırakıyorum denize; kimi ıslatır, bilmem. Balıkları mı? Sanmam…

( “Ne iş yaparsınız?”, diye sordu adam.
“Hayatkârım”, dedi kadın, “serbest çalışıyorum”. )

Derin düşüncelerin engininde denizsiz ve çorak bir ada sanki yüreğim. Yolların bile gözleri kapanıyor uykusuzluktan ama ben nöbetindeyim gecenin… Litrelerce kahve ve paketlerce sigaradan ince ince sızlıyor midem, günlerin uykusuzluğu baş ağrısı olarak eklendi yürek yaralarıma.. katlime 4. arıyorum şimdi. Ama hiçbir acı yakmıyor canımı çaresizlik gibi.

( Doktor, Güneş’i yasakladı bana…
“Peki”, dedim, “şimdi ben nasıl kurutacağım gözyaşlarımı?...”
“Mendille!”, demeseydi eceli olmayacaktım konuya biHâkim Bey, yemin ederim!” )

Yüreğimde vadesi dolmak üzere olan eksik teşebbüs yaraları, masamın üzerinde o ‘beklenen tango’nun güftesiz notaları, ciğerlerimde dışarı atılması kasten unutulmuş koyu bir duman.. dilimde ‘Kundurama kum dolmuş, atmaya kürek gerek…’ nakaratı… Kahve, pasta, kazık, yazık..derken…. Kimyam karıştı anlayacağınız.

(“Burada mısın?”, diye sordu adam.
“Hayır” diye yanıtladı kadın, “burası dönmek için çok uzak!”. )

Sessiz sitemleri de bilirim elbet, hem de müneccimiyim suskunluklarda neler bağırıldığının! Tek kişilik sevmelerin içtenliğime detone tınısını onarabileceğimi sanarak sığınırım yüreğimin notalarına. Oysa sonunda ortaya çıkan hep, o son valsin yarım senfonisi olur, ne başından ne sonundan hiçbir şey anlaşılmayan. Kuru gürültüden ibaret kalır kalp atışlarım. Ben yorulurum, enstrümanlar bozulur.. grup dağılır… Bir ben kalırım gidenlerin artıklarıyla, düş kırıntılarımla.. yine de hayatı selamlarım günebakan yürek çırpınışlarımla… Alkışsız.

( “Peki vicdanın nasıl sığıyor yüreğine?”, diye sordu kadın.
“ViCdanjör tutuyorum.” dedi adam. )

Elmalı çayların tütsülü büyüsüne kendiliğinden refakat eden o derin anlamlar yok artık; birlikte içilen bir sigaranın ciğer serinleten keyfi, Usta’ların bana bizi anlatan altı çizgili satırlarının size aksi yok. Patates püresine sığdırdığım anlamları ya da beyaz Milka’larda tükettiğim çocuksu heyecanımı, az sütlü koyu bir kahvenin (Gold olacak illâ ki) bir bana farklı kokan manevîyatını kimseyle paylaşamıyorum nicedir… Yoruldum artık insanların antik meydanlarında ‘eminim bir şeyler bulurum’ kör inancıyla, özenle ve binbir sabırla kazı yapmaktan. Kendi kendime maddî manevî sponsor olmaktan. Sonuçta kimsenin kimse için ne zamanı, ne yüreği, ne sabrı.. ve cesareti yok!

( “Ben şaraptan üzüm taneleri toplayabilirim.”, dedi adam.
“O da bir şey mi?”, dedi kadın, “Ben gözyaşlarından balık tutabilirim!”
Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…” )

Düşlerime umutlanmayı özledim, uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. farklı sözcüklerle aynı şeyi konuşmayı, aynı kelimelerle farklı anlamları tartışmayı… Susarken her şeyi anlatmış olmayı ve duymadan anlamayı… Bir de.. kısacık saçlarımda rengârenk tokalarımı özledim, ceplerimde -paslı bile olsa- gazoz kapaklarını. Ne Şirinler, ne Şeker Kız Candy yok artık; Terminator’ler öldürüyor Polyanna’ları……….

( “Bir gün bir bilet alacağım ve hayatımız değişecek.”, dedi adam, umutla..
Öyle de oldu. Bindiği otobüs hiçbir yere gidiyordu…” )

“ ‘Boşlarını attığım şişelerden sarhoş olmuş denizin kenarındaki kırgın sabahçı kahvesinde, bir başıma girip yalnızlığımla kol kola çıktığım barların tekil kalabalıklarından uzak bir masada, gözyaşlarını bulutlara kurulayan sezonunu şaşırmış martıların TDK’ya muhalefet alfabesiyle yazdım bu satırları hiçbir ifadeyi hakkıyla nitelemeyen yetersiz ithamlara inat!’ cümlesini öğelerine ayırın, tamlamaların türünü yazın…”, dedi öğretmen…

Bu yazıyı ‘sen’e yazacaktım ben Bay Gofret, ama kime niyet, neye kısmet, O’na nispet oldu...

ÖzgeCân'005
Pazar, Mart 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları III - Balıksız Deniz Yoktur!

Potkal Yazıları

-III-

Balıksız Deniz Yoktur


Gece teslim ederken kendini günün en uykusuzlarından birine, yokluğuna üzülmenin ya da uzaklaşmalarına sinirlenmelerin boşuna olduğunu midemde bir yanmayla ayrımsıyorum. Kedileri neden ve nasıl sevmediğimi sormuştun bir gün, dişe dokunur bir şey söyleyememiştim. Ama şimdi söyleyebilirim. Kediler, bağımsız hayvanlardır. Giderler.. sessiz, habersiz, nereye olduğunu bile bildirmeksizin, küçük olsun bir iz bırakmaksızın yok olurlar uzun bir süre.. ta ki üşüyünceye, karınları acıkıncaya, sevgiye ve şefkâte susayıncaya kadar.. Sonra, en az gittikleri kadar sessiz sâkin ve inadına, hiçbir şey olmamış gibi, dönerler. Döndüklerinde her şeyin; yemek taslarının, kumlarının, kalorifer önündeki yastıklarının, daha da ötesi.. onlara olan sevgi ve sadakatin yerli yerinde olmasını beklerler... Senin ondan ne beklediğinin, ya da onun yokluğunda mırıltıları özleyen sessizliğinin onun için bir önemi yoktur, dönmüştür ya, ötesi anlamsız!

Şöyle etraflıca, gerçekten, bir düşünsene; ne farkın var senin onlardan? Canı çekince apansız giden, keyfi isteyince yeniden teşrif eden o kedilerden diyorum, ne farkın kaldı!

            Sana ihtiyacım vardı anlıyor musun, hiç olmadığı kadar! Belki kollarına alıp avutamazdın beni, gözyaşlarımı sevemezdin şefkâtle.. ama dokunabilirdin yüreğime, kelimelerime... Olmadı balığım, biz bu işi beceremedik! Yıllardır birbirini arayıp sormayan ama zamanlar sonra bir araya geldiklerinde kaldıkları yerden aynen devam eden dostlar, hiçbir şeye yenilmediği düşünülen dostluklar vardır. Bizimki ancak onlardan biri olabilir. O halde, işi zamana, şansa ve kadere bırakalım ve bir gün, aynı çizgi üzerinde karşılaşırsak, kaldığımız yerden başlayalım. Araya hiç zaman, hiç acı, başka insanlar, mutluluklar, hastalıklar, hüzünler girmemiş gibi... Kar hiç yağmamış, ağutosun en sıcağını yaşamamış gibi.... Telefon konuşmalarına sığdırdıklarımızı, senin notalarını, posta kutularında mektupları unutarak.. yoldan geçen bir adama “merhaba”, köşedeki butiğin sahibine “hayırlı işler” der gibi.. kolay, çabasız ve karşılıksız olsun bizimkisi.. sen güneş falan da çizme, kandırmayalım kendimizi!

Sen hâlâ ‘ne yaparsan yap gri’ bir şehirde yaşıyorsun... Sokakları neredeyse cetvelle çizilmiş, caddelerin ablukasındaki köşeli parkları sahte yeşillere boyanmış, göğünde martıların kanat çırpmadığı, deniz kenarı çay bahçeleri olmayan ve hiç olamayacak o şehirde... Belki de sırf bu yüzden, bazen ben de yitip gidiyorum sende, o grilerin yüreğine sinsice sindiği zaman dilimlerinde...

Oysa benim şehrimin göğsünde martılar uyuyor geceleri, iyotlu buruk bir deniz kokusu dolduruyor ciğerlerimi, ne yöne baksam deniz görüyorum ve biliyorum: Balıksız deniz yoktur! Belki de bu yüzden, hayır sadece bu yüzden, özlüyorum seni!

ÖzgeCân’004

Potkal Yazıları II - Cân'ımın Ankara Köşesi

Potkal Yazıları

-II-

Cân’ımın Ankara Köşesi

Vedaları sevmeyen cümleleri tercih ettim her zaman ama niyeyse hep ayrılık yüklemli paragraflar oluşturdu uzun, nemli mektuplarımı... Bir önemi kaldı mı gidişlerin, asla bir işe yaramayan dönüşlerin? Oysa vedalar bile tekrar buluşmak içindi, böyle öğretmişlerdi bize. Bir kez daha anladık ki tecrübe edilemeyen tek şey duygularımız; ne öğrendiysek bilelim, ne yaşadıysak yaşadık.. ama yeniden sevecek, yine yanılacağız!

Hayat garip be canımın Ankara köşesi.. Anaforlarda yitiyor duygularımız, bu vazgeçilmezimiz denizde bile.. Baksana, acıların sessiz-sözsüz kuşları kaldı fırtına sonralarına. Şimdi... Seslerimizi örten tesellisiz hüzünleri, sıkıntılı kaygıları, bizi zehirleyen ve ufkumuzu kesen kuşkuları besliyor yüreklerimiz. Yazık! Sahip çıkacak bir tek acılarımız mı kaldı?

Duyulmadı okyanuslarda bir denizkızının karaya vurmuş ağlayışı. Beyaz köpüklü dalgalar, her şeyi huzura bulayan ve alaca karanlıkta yuvarlanan sahtekâr ayışığı.. Mümkün değildi toplamak, bir denizkızının ağlarken geceye döktüğü denizyıldızlarını... Hissettin mi hiç, sen de, sanki kıyılarda bilmeden yalnızca bizim bastığımız denizkestaneleri acıtıyor adımlarımızı...

Ne zaman tatlanacak balığım bu yaşam, ne zaman rüzgârını bulacak yelkenlerimiz, upuzun bir öpücük gibi dudaklardan? Ben yitirdim yönümü, sen söyle ne zaman? Artık.. Düşlerim belki kış ölüsü, belki hazan.. kırlara bahar yetmese de içimde, yalnızca sobalık odunlar var biriktirdiğim, bir sonraki mevsime kalan... Kırağı düşmüş bir sabahı çağrıştırıyor ne varsa gördüğüm, hep ayaz, hep üşümüş bir yanım; yürek kışa kördüğüm...

Güzeldi’li geçmiş zamanlarımız vardı, bizim de, değil mi? Sahi! Kimbilir o yaşanmışlık nerelerde şimdi!!!

Bir yasemin kokusunda duyumsamak mutluluğu ve çiçeklerin kışın açmadıklarını kabullenebilmek.. Zamanı geldiğinde tüm zorluğuna rağmen, bir gökkuşağı renginde seyredebilmek fırtına yağmurlarını.. bazen de bir annenin şefkatiyle sarılmak acılara.. her ayrılığı bir kavuşmaya döndürebilmek en zor anlarda... ayrılıklarda veda edebilmek, dönüşler olmasa da.. mutluluğun resmini çizebilmek, başka kimse anlamasa da.. Zor!

Bir balıkçı gibi ‘ne çıkarsa bahtıma’ya doğru ağ atmak ve bir denizyıldızının yorgunluğunda kıyıya vurduğunda, kendini yeniden maviliklere teslim etmek, hiç değilse umut edebilmek, hayatın ta kendisi sanki. Bir martı edasıyla, yaşananların üstünden pervasızca geçebilmek hayatın özü belki. Belki de geçmişi ve geleceği masal tadında yaşayabilmektir aslolan, gerçek tadının kekremsi olduğunu unutmayarak.

Biliyor musun? Şöyle bir bakıp etrafıma, gamzelerimin içini iyice boşaltarak: “Hayır, denizler mavi değil turuncu!” diye haykırsam, hayrete düşmeyip, dudaklarında ufak bir gülümseme belirecek nadir insanlardan olduğun için.. Hadi! Hüzünleri yükle gemilere, yükle, açılsın meçhul denizlere... En yakın liman en bilinmez yerde olsun; endişelenme, kalemi ver yüreğine, o çizsin, orda kalsın. Çiz bizi de; ama öyle bir çiz ki, ne çıkar yalansa, biz Güneş’ten büyük olalım, öyle çiz, öyle olsun...

Yokluğun... Kelimelere dökülebildikçe, varlığını ifade edebildikçe kendime.. yıpratmıyor nicedir. Yine de parmak uçlarımız dona dona, balığın kılçıklarını birlikte ayıklayabilirdik, rakı kadehinde parmaklarımızın izi rahmetli bir balığın pulları... Yine de paylaşımları beklemek, ‘sıra bize de gelecek!’, demek de güzel...

Olduğun yerde, en azından sadece senin olduğun şehirde bambaşka bir renge bürünen gecelerde, yalnızca aklından değil, yüreğinden de iz bırakarak geçmek dileğiyle... Sabırsız bir özlem ve yoğun bir sevgiyle...  

Dostça kal...

Sizin Özgecan#55
‘003

Potkal Yazıları I - Sende Bana Ait Bir Şey Var

Potkal Yazıları

-I-

Sende Bana Ait Bir Şey Var

Selam, mutsuzluğunu bile terk edemeyen, hüzne sınırsız abone; yüreği okyanus, bakışları yakamoz balıkadam.... Bir kez daha Bodrum, ve bir kez daha yüreğim sana atıyor, oturduğum aynı masadan... Sana yazıyor olmanın verdiği o tarif edilemez duygu bir yana, karşımda bir de fotoğrafın olsaydı, kahvenin bana verdiği o müthiş enerjinin nasıl bir hazza dönüşebileceğini düşündüm az önce... Tuhaf! Yan yana çekilmiş bir fotoğrafımız bile yok diye kapris yapmıyorum, hayır; biliyorum kimsenin yüreğinin yoktur somut bir kavrama yansıması... Yine de, biliyorum ki,  bir çift kara göz nasıl da aydınlatacaktı satır aralarımı...

Sesin... Uzakta, çok uzakta yağan bir yağmurdan bulutların taşıdığı serin bir nefes gibi geliyordu. İçime yaydığı mutluluk kadar, yanında olamamanın, hüzne birlikte vuramamanın ‘lanet olsun!’ unu da getiriyordu beraberinde... Cezmi geldi aklıma; bizim Cezmi... Hani elmalı çayların dumanı, kahvenin kreması Cezmi...

“Bazen aşk gider. Ve hayat da gider onun peşinden. Sen terk edildiğin yerde öylece kalakalırsın. Bir sabah uyanırsın ki, gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir. Aynada tek parça görünen bedenin, aslında içinde lime limedir.”, diyen Cezmi;

“Bazen aşk gider. Ve sen yıllardır içinde yaşadığın yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın.”

“Bazen aşk gider. Ve adresi değişir evinin. Sesinin tonu değişir. Yüzünün rengi… Yatağının sıcaklığı… Yediğin yemeğin tadı… Uykuların değişir. Ve rüyaların…”, satırlarıyla adeta seni anlatan Cezmi;

ve: “Bazen aşk gider… Ya da siz gittiğini sanırsınız...”, diye yüreğime su serpen Cezmi....

Bazen aşk gider balığım, ya da biz gittiğini sanırız... Ama biliyorum, sen de benim gibi erken yaşlanmış ama hiç büyümeyen bir çocuksun. Tapıyorsun yaşamaya, tapıyorsun nefes almaya, bağlısın yürek ısılarına... Onca acı çekmene rağmen AŞKA AŞIKSIN sen de deniz kenarları gibi… BENİM GİBİ… Sen varken, yüreğin varken, içinde bir yerlerde o sonsuz ısı ve ışık kaynağı varken... Ne aşk seni bırakıp bir yere gidebilir; ne sen bir adım ötesine geçebilirsin aşkın!

Aynada kendinle yüzleştiğin gece yarıları, hüzünlerin durmaksızın acı veren paslaşmaları... Bitmediyse eğer... Hala uzak kıyıların feneriyse bir çift gözün hayali... Yanılmadığımı anlayacaksın. Kanatsa da yüreğindeki can kırıkları...

Kendi içinde dönüp duran ve hep okyanusu hayal eden bir nehir gibisin sanki. Ve nedense, hüzünlerinden, kendini yalnız hissetmelerinden, sesinin üzerine inmiş yoğun sisten sorumlu tutuyorum kendimi. Hayır, bütün bunlara ben sebep değilim, biliyorum ama tüm bu yaşanmazlığı üzerinden çekip alacak güce ulaşamadığım için kızıyorum kendime... Neden mi bu kadar önemsiyorum? Hangi kelimeler ne kadar doğru anlatır bilemiyorum; ama özetleyeyim: “Sende bana ait bir şey var. Ne, bilmiyorum. Ama seni her düşündüğümde.. yokluğunu hissediyorum.”

Belki de yitirdiklerimi sende bulduğumdan, belki de bende olmayanı sende yakaladığımdan... Belki de... ikimiz bir arada olduğumuzda çok yoğun bir şekilde duyumsadığım ama asla ne olduğunu anlayamadığım o tarifsiz duygudan... İçine dolan acıyı paslaşamamamızı anlayamıyorum...

Sanırım, şu ana kadar yazdığım, anlaşılması en zor, edebi kalitesi en düşük ve cümleleri birbirinden en bağımsız ilk mektup bu. Komik gelecek belki ama, kendimi en iyi ifade ettiğim mektup da bu! 

Biliyorum, hırçın bir okyanusu bardağa doldurup kana kana içemedik; rüzgârla bir olup saldıramadık yel değirmenlerine daha... Ama satır aralarına nice duyguyu sığdırdık biz, kahve molalarına hayatın bizzat kendisini... Anlamsızca konuştuğumuzu sanırken bile, anlamın ta kendisiydik..

Geceler.. Ne kadar uzun olursa olsun, yağmur ne kadar sürerse sürsün, hasret de bıraksan neşeye... Mutluluktan bıktırıncaya kadar, kelimelerimde, özlemimde, paylaşımlarımdasın... Sen kaçıp yakanı kurtarana kadar da, senin bulamayacağın kadar kuytuda ama ne zaman ihtiyacın olsa hissedebileceğin kadar.. yanındayım..

Gittikçe artan ama gittikçe daha az acıtan bir özlemle.. balık kalbiyle...

Özgecan#55

*NOT: Bu mektubu out of archive yap pls. Çünkü bu satırlar, uykusuz, yorgun, hafif alkollü bir geceden doğma, yazanın bile tam olarak anlayamadığı kadar karmaşık; Orhan Baba’nın bile aşırı bulacağı kadar arabesk bir yazı kümesi :pP

SISMIKI sarılıyor; KOMACAN öpüyorum...




Sancılı ayrılıklardan geriye sâkin sularda durgun yüzen bir balık kaldı.
Oysa denizler iklimiydi aşkın ve güneşti bakışları ilkbaharın.
Yine de kardelenleri düşün, ya da kaktüsler yok mu çölde?
Umudunu yitirme!

(Özgecan#55)©
25.01’003
Çarşamba, Mart 02, 2011 | By: ÖcG

Hepimizden İyi Biliyor

      Kapıya yaslanmış gelişini bekliyordum. Sonunda gözlerimin yığıldığı köşeden beliriverdi. Montunu sırtına almıştı, dosyası elindeydi. Yorgun görünüyordu. İçeri girdi, herkese selam verdi, yanıma sessizce gelip elindekileri masaya bıraktı. Usulca önüne doğru uzattığım torbaya şöyle bir baktı; bir kitap, iki film CD’si… Gülümsedi. Öyle yorgun ve uzaktı ki, gülümseyişini ancak gözlerindeki dalgalanmadan anlayabildim. “Teşekkür ederim”, dedi, “daha öbürlerini bitiremedim bile!”. “Günün nasıl geçti?”, diye sordum, yanlış bir soru sormamış olmayı umarak. “İyi”, diye kestirip attı. “Yemekte ne var?”, diye sordu. “Dolma”, dedim, “Acıktıysan hemen eve çıkalım.” “Biliyor musun,” dedi, “bugün dışarıda yemek istiyorum.” Gülümsedim, montunu ve dosyasını aldım, çantasını o aldı; sarıldık ve dükkândan çıktık.

     Yabancısı olmadığımız bir restoranda, iştahsızca yemek yiyişini seyrettim.”Neden öyle bakıyorsun?”, diye sordu… “Senin”, dedim, “her halini ne kadar sorgusuzca ve ne kadar çok sevdiğimi düşünüyordum; yorgun ve sevimsizken bile seninle birlikte vakit geçirmekten ne kadar zevk aldığımı…” Bu sefer gerçekten gülümsedi sanırım, kısa bir an; sonra yemeğine devam etti. “Ben de seni seviyorum”, dedi kendisinin bile duyamayacağı bir tonla, ama ben duydum. Son lokmasını ağzına götürürken, “Hesabı isteyelim mi?”, diye sordu. Ağır adımlarla çıktık restorandan, eve doğru yürümeye başladık. Fazla konuşmuyordu, ben de soru sormuyordum; nasılsa anlatırdı. Rutindi konuşmalar. Eve girdik, aşağı kata inerken,”Bugün çok az çalışacağım, sonra aldığın filmlerden birini izleyelim mi?”, diye sordu. “Sen yiyecek ve içecek abur cubur bir şeyler hazırla, ben biraz sonra yanındayım; dizlerine yatıp film seyredeceğim”, dedi. Konuşmadan onayladım. Üstümü değiştirdim, sabah ona hazırladığım kahvaltının bulaşıklarını yıkadım. İçecekleri onun sevdiği bardaklara koydum, koca bir tabak dolusu abur cubur… derken, geldi. Saçları birbirine karışmış, pijamalarını giymiş, elinde kâğıtlar… “Düzgün yapıp yapmadığıma bir bakar mısın, bugün pek kendimi veremedim.”, dedi. Özenle kontrol ettim, gerçekten dikkatsizlikten gözden kaçan bir-iki ufak hatayı ona fark ettirmeden, yazısını taklit ederek düzelttim. “Her zamanki gibi kusursuzsun!”, diyerek burnuna minik bir öpücük kondurdum. Rahatladığını hissettim. Televizyonun karşısındaki kanepeye oturdu ve, dizlerime uzandı. O uyur uyanık film seyrediyordu, ben hayatımda ilk ve son kez görüyormuşçasına onun her tür devinimini gözlüyordum. Derken gözkapakları tamamen indi. Uyurken bile sabit duramazdı, yine kıpırdanıp duruyordu ama yanağımı tersiyle usul usul okşayan eli hiç yorulmadı. Film arasındaki sessizliğe araladı gözlerini, devamını seyretmek istediğini söyledi. İkinci diski koymak için yerimden kalkmışken, “Hafta sonu bir işin var mı?” dedi. Çok hızlı bir düşünce anından sonra “yok”, dedim. Aslında vardı.. ama sesindeki ricadan olmaması gerektiğini anlamıştım. “Ne Cumartesi, ne de Pazar çalışmayacağım; koca bir hafta sonu yalnızca bizim olabilir”, dedim. Boynuma sarıldı, “O halde”, dedi, “yarını daha kolay atlatabilirim.” “Burada uyuyabilir miyim?”, diye sordu. Mecburen kabullenen bir anne edasıyla, “Peki”, dedim, “bir süreliğine…” O, kanepeye tüm mutluluğuyla yerleşmeye çalışırken kalktım, bir pike ve yastıkla geri döndüm. “Yanımda kal”, dedi, “Mutfağı yarın toplarsın.” Yanına oturdum, her zaman yaptığı gibi kafasını boynumun altına yasladı. “Ben rüya görmeye başlayana kadar sakın gitme tamam mı?”, dedi, ricadan çok emrediyor gibiydi. Gözlerimle yanıtladım, sevgiyle okşadım saçlarını. Az sonra derin derin nefes almaya başladı. Usulca elini tuttum, saçlarını kokladım, gözkapaklarından öptüm, boynunu okşadım. Doya doya seyrettim ve dinledim uykuya teslimiyetini.

    Gözlerimdeki neme hava aldırmak için balkona çıkıp bir sigara yaktığımda… Tanrının bana sunmuş olduğu bu en gerçek, en içten, en… sevgi için… Teşekkür ettim.

     Adı Eylül, benim biricik yeğenim. Henüz 7 yaşında ve çocuk olmanın ona sağladığı bütün avantajları inanılmaz bir olgunlukla sonuna kadar kullanıyor. Gerektiği zaman en yakın arkadaşım, bazı zaman en azılı düşmanım, hayata en sıkı bağlanışım oluyor. Bana öğrettiği bir şey var: Gerçek sevginin acabaları, nedenleri, bahaneleri yok! Ve o bunu hepimizden daha iyi biliyor. 

* Şimdi 13 yaşında, artık yalnızca duygularımı ve anılarımı değil, arkadaşlarımı ve kıyafetlerimi paylaşıyor... Zevkleri, düşünceleri, alışkanlıkları neredeyse tamamıyla değişiyor olsa da.. hâlâ birlikte uyumaktan mutlu oluyor(uz)... Onu kelimelerin değil, yalnızca anlamların ifade edebileceği kadar seviyorum...

  
Pazar, Şubat 13, 2011 | By: ÖcG

Yaz(ı)mak Üzerine...


Kış ayazı kulaklarıma fısıldıyordu, sertçe, geldiğini... 
Öyle sinsi...
Üşümedim bu kez, sadece gıdıklandım.
Sahile doğru yürüdüm; denize döndüm yüzümü, 
bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
Gülümsedim; 
yetinmedim, bir de şarkı söyledim...
Sigaramdan derin bir nefes çektim, 
kahvenin büyülü soluğunu içime...
Daldaki ürkek kuşa seslendim: 
“Korkma”, dedim, 
“Kış gelmeden bahar gelemez. 
Değil mi ama?”
O yine de korktu.
O hiçbir şey anlamadı.
Göçmen kuşları sevmem ben, 
sırf bu yüzden; 
işlerine gelmedi mi gittiklerinden. 
Savaşamadıklarından, 
değişemediklerinden... 

Kırmızı kalemle yazılmış başu ucu notlarım var benim ve mavi mürekkebe batırılmış notasız sözcüklerim... İstersem, güneş gibi sarı gülebilirim, üzülürsem yağmur bulutları gibi koyu gri bakar gözlerim... Seversem rengârenk olur yüreğim, ayrılığım simsiyah'dır benim.

Oysa beyaza beyazla yazmakmış asıl sanat.....

Duyguların dozu ön plana çıkıyor tam da bu noktada.
Durulması gereken o ince hattın öte ucuna kaydığınızda...
Hiçbir şey, yazı bile, eskisi gibi olmuyor.

Sonrası... 

Akşamdan kalma uyanır gibi sabaha, öyle karşılaşıyorsunuz hayatla. Biraz mahçup, başınızda ağrılarla.. ama rahatlamış, hafiflemiş ve hissizleşmiş en çok.
Bir süre idare ediyor sizi bu istifra. Sonra yeniden biriktiriyorsunuz, içip içip... de yaşam denilen bardan iç'kin'in her türlüsünü... yazıyorsunuz! kus-ar-casına!
·