Kış ayazı kulaklarıma fısıldıyordu, sertçe, geldiğini...
Öyle sinsi...
Üşümedim bu kez, sadece gıdıklandım.
Sahile doğru yürüdüm; denize döndüm yüzümü,
bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
Gülümsedim;
yetinmedim, bir de şarkı söyledim...
kahvenin büyülü soluğunu içime...
Daldaki ürkek kuşa seslendim:
“Korkma”, dedim,
“Kış gelmeden bahar gelemez.
Değil mi ama?”
O yine de korktu.
O hiçbir şey anlamadı.
Göçmen kuşları sevmem ben,
sırf bu yüzden;
işlerine gelmedi mi gittiklerinden.
Savaşamadıklarından,
değişemediklerinden...
Kırmızı kalemle yazılmış başu ucu notlarım var benim ve mavi mürekkebe batırılmış notasız sözcüklerim... İstersem, güneş gibi sarı gülebilirim, üzülürsem yağmur bulutları gibi koyu gri bakar gözlerim... Seversem rengârenk olur yüreğim, ayrılığım simsiyah'dır benim.
Oysa beyaza beyazla yazmakmış asıl sanat.....
Duyguların dozu ön plana çıkıyor tam da bu noktada.
Durulması gereken o ince hattın öte ucuna kaydığınızda...
Hiçbir şey, yazı bile, eskisi gibi olmuyor.
Hiçbir şey, yazı bile, eskisi gibi olmuyor.
Sonrası...
Akşamdan kalma uyanır gibi sabaha, öyle karşılaşıyorsunuz hayatla. Biraz mahçup, başınızda ağrılarla.. ama rahatlamış, hafiflemiş ve hissizleşmiş en çok.
Bir süre idare ediyor sizi bu istifra. Sonra yeniden biriktiriyorsunuz, içip içip... de yaşam denilen bardan iç'kin'in her türlüsünü... yazıyorsunuz! kus-ar-casına!
Bir süre idare ediyor sizi bu istifra. Sonra yeniden biriktiriyorsunuz, içip içip... de yaşam denilen bardan iç'kin'in her türlüsünü... yazıyorsunuz! kus-ar-casına!
·

0 yorum:
Yorum Gönder