Pazartesi, Mart 19, 2012 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XIV - Yürek Manikürü


Potkal Yazıları

-XIV-

Yürek Manikürü

- tam da uzadığı yerden.. kesip atmalı(ydı)m… -

Kâğıtların üzerinde davetsiz bir uykuya dalmışım. Gözlerimi gün sonuna açıyorum, masa lambasının kısık ışığı altında, kaldığı yerden kalemi uyandırıyorum anlama…

Telefon çalıyor… istemiyorum kimsenin sesine dokunmak…
Elim yarı uzanıyor telefona. Parmakların kavramayı reddettiği anda gözler yakalıyor ekranı.
Bir isim… Eskilerden, ama her daim kendini yenileyen, yineleyen… canlanan anlarım… anlarımda canlanan düş adam.. ‘sınırsız düş ada’m…
Üç boğucu tereddüt anından sonra yanıtlıyorum. Giydiremiyorum sesimi…
“Nasılsın?”, diye soruyor; bir soru olmaktan öte, beklediği cevabı almayı umut eder gibi… 
“İyiyim”, diyorum. İstesem de, başka bir şey, ya da beynimin içinde yalpalayan konuşma balonlarını ekleyemiyorum. Virgüller, kuyruklarını sıkıştırıp kaçıyorlar apar topar. Söyleyecek sözüm yok değil de, sanki sesim çıkmıyor.
“Bunu yapma”, diyor; “Boyutsuz kelimelerle geçiştirme beni!”.

“Ne duymak istiyorsun?”

Bu kez o susuyor. Onunkisi geçiştirmek için değil ama, onun kelimeleri artık hiçbir şeyi yansıtmayan sırsız bir ayna gibi artık, o bunu çoktan beri biliyor.

“O halde konuşalım. Denize düşmüşken, zehirlerine ekmek bandıkların… taşıyamadılar değil mi seni? Sen söylemeden bilemediler her şeyi. Benim gibi, sen “keşke” diyemeden öpemediler mi gözlerindeki nemi? Çıkaramadılar mı göklere? Ne yazık, ne zamansız hayal kırıklığı… Arka sokaklarında hangi filmler kapalı gişe oynuyor, hangi şarkılar listeden düşüyor biliyorlar mı? Yoksa tek kanal televizyon günlerindeki gibi, sen ne seyrettirirsen onunla mı yetiniyorlar? Aslında bunların önemi yok; ama, gerçekten iyi misin? Bana ihtiyacın mı var? Peki başka bir şeye… yoksa biraz gerçek sevgiye mi örneğin?

Oyunlarım, kurgularım, kostümlerim ve küçük hesaplarım yok. Çırılçıplağım, aynaya baktığımda ne görüyorsam, onu görsün istiyorum insanlar. Sen istediğinden farklı hiçbir şey göremiyorsun! Es kaza bir şeyler görsen de, yorumlayamıyorsun. Yoruldum. Attım kum torbalarımı, döktüm yapraklarımı… Hayır, gitmiyorum bu kez, ilk kez gitmiyorum. Mevsim değiştiriyorum sadece. Seninle Güneş bile buz kesiyor yüreğimde.

Bu tek kişilik olduğunu son sahnesinde anladığım oyunda, belki de senliliğin başladığı andan itibaren ilk kez, sahnedeki, sahnendeki, yalnızlığımdan ve savunmasızlığımdan korkmuyorum. Çünkü kesinlikle bildiğim tek bir şey var: Sevgiyi, dostluğu, ilişkileri hiç oynamadım. İyi-kötü hiçbir şeyin çetelesini tutmadım. İhtiyaç duyulduğunda vermek için, ‘ihtiyaç duyduğumda verilecek mi?’ diye sorgulamadım. İstenmeden vermeye çalıştım ama istemedim hiç. Rutine bağlamadım, ‘Nasılsa böyle gider’ zihniyetiyle uyutmadım elzem sorumlulukları.. Benden vazgeçilemeyeceğini bilerek ama bu gerçeği kendime unutturarak yaşadım her ilişkiyi. Ve seninleyken, özrü kabahatinden büyük çatlakları bile sabır ve sevgiyle kapattım ben. Kendi kaoslarımın içinden sana olan bütün duygularımı tüm saydamlığı ve gerçek hissiyatıyla çıkarmayı başardım ve onlardan ne anladığımı hep çok iyi bildim. Onunla neyi anlatmak istediğimi de. Anlatamadıkların için kızgın değilim, beceremediklerin için de. Ama kurtaramadıklarımızın potasında eriyip yittiğim için de beni suçlama! Unutma ki: Gidenlere seyirci kalmaktır en büyük acı! Acınken sitemin olan acımı şimdi anlamanı beklemiyorum. Bir fincan kahveye umursamazlığımı kattım süt yerine… birinin arkasından, “dur” denmesini bekleyerek giden, seyirci olmanın arabesk tadını çıkarıyorum.. Evet, git; geç bile kaldın!

Ben, yeterince kelime israf ettiğimden; o, söylenebilecek tüm sözleri çoktan tüketmiş olduğunu bildiğinden… vedasız kapanıyor telefon… hayır, ağlamıyorum; ağlamıyorum çünkü tanrıların ne vakti ne tahammülü yok boşa savrulmuş yüreklerden akan gözyaşlarına.

Uzun zaman sonra…

“Bir çiçeğe verdim adını... ve çiçeği sulamıyorum... penceremin önünde duruyor ve hayata karışıyor.. bitkisel hayata...” Öğrenmiş olmalısın: Zamanla azalmayan mutlaka çoğalır. Biliyorum, şimdiden özlüyorsun!

Dedim ya, bambaşka bir yerde, eskisine nazaran neredeyse tek başıma bir hayat sürdürüyorum artık. Yalnız değilim ama kalbim boş…  Tek kişilik yataklarda çok kişilikli bir ilişki belki, hepi topu bu! Dışarıdaki Ay’ı, hani dolun olan, camın önüne özenle yerleştirdiğim mumların ışık oyunlarıyla beraber seyrederek kaleme sarıldığım bu sabaha az kala, belki de onca seneden sonra ilk kez her şeyi kabulleniyorum… Boşa harcanmış zamanı, havaya savrulmuş anıları… Senin yüksek varyantlı siyahlarını da…

Seçilmiş olmak zordur, elenmiş olmaktan bile zor. Bu sensizliğin adı kimsesizlik değil. Ne sensizliğimden mesulüm, ne yalnızlığımın faili meçhul!  Özlediğimin yarısı kadar kalabilseydin kendini… Olmadı; birlikte neredeyse her şeyi başaran biz, bir arada kalmayı beceremedik! Bazen çok sevmek de yetmiyor balığım, bazen yaşatmak gerekiyor! Bazen, şapkadan çıkan tavşan misâli şaşırtmak gerekiyor. Bazen, kimi şeyleri ‘son kez’miş gibi yaşa(t)mak gerekiyor… Bazen.. çoğu zaman.. her istenen, istenildiği anda, düşlendiği şekilde ve yerde olmuyor, olamıyor. Belki kocaman bir bez parçasına yazıp duyguları Boğaz Köprüsü’ne asmak gerekiyor. Aslında sanırım önce hak etmek ve yine de kaybetmekten korkmak gerekiyor. Fazla güvenmemek gerekiyor, ne sevgiye, ne sabra, ne tarihe… Çünkü rutin sandığımız şeyler bir anda yok olabiliyor ve insanın dengesini en çok da bu kanıksanan alışkanlıklar bozuyor. Pişman olmayı öğretiyor insana gerçekliğin yok oluşu ve son pişmanlık hiçbir yalvarışa fayda etmiyor.
Deniz’i(mi)/zi/ özledim..
Deniz ki, ölürsem bir tek onadır, done(bil)ecek olsaydım.. bir tek.. sana!
Sana nasıl sarılıyorum, nasıl!
Gözaltlarından öpüyorum bıraktığın son hasretle... 







         ÖzgeCân’006 -Son Günleri- 

0 yorum: