Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Nisan 28, 2012 | By: ÖcG

Büyü(k)yorum




Küçüktüm... Saçlarımı iki yanından ayırıyor, rengârenk tokalar takıyor, pantolon askılarıyla tutturulmuş bermudalar giyiyordum. Vücudumda taşıdığım tek aksesuar dizlerimdeki ve dirseklerimdeki çürüklerdi. Gamzelerim daha belirgindi o zamanlar. Ya da belki daha sık gülüyordum...

Nereden geliyorduk, hatırlamıyorum, demir bahçe kapısının kenarında duruyordu. Minik bir kedi yavrusundan biraz daha büyük bir kaplumbağa… Önce kaplumbağaya baktım heves dolu bir sevgiyle; sonra babamın gözlerine, istekle; ve “istersen ona evde bakabilirsin”, diyen annemin yüzüne, minnetle… Şimdi, elimde bir toz beziyle onun kabuğunu ve ayaklarını silerken ne kadar önemli bir şey yaptığımı zannettiğimi, gülümseyerek hatırlıyorum.

Başlangıçta mutluydum. Köpekler gibi sevgi dolu ve hareketli değildi, kediler gibi yumuşacık tüyleri ve eğlendiren numaraları yoktu. Hatta neredeyse biblodan farklı bir hali de yoktu. Sesi bile çıkmıyordu ama seviyordum onu ben, varlığı yetiyordu; evdeki dostumdu! Kabuğundan seviyordum yumuşacık dokunuşlarla, hikâyeler anlatıyordum ona. Geceleri iyi uykular diliyordum, eğilip yatağımın altına.

Ama zamanla kırılır olmuştum kaplumbağaya. Çünkü onca sevgime, ilgime rağmen, hâlâ, ne zaman yanına gitsem kafasını içine çekip ağır ağır uzaklaşıyordu benden ve uzun bir süre çıkmıyordu yerinden. Anlatmaya çalıştım, cevap vermesini bekledim; olmadı. Sonra sebeplerini bulmaya çalıştım; neden beni sevmediğini anlamaya. Biraz düşünüp çook ağladıktan sonra, sevgimle, ilgimle, varlığımla onu sıktığıma, ona yetemediğime karar verdim. Onun beni sevmeyeceğine.

Babamın yanına gittim ve kaplumbağayı nereye bırakabileceğimizi sordum. Kaplumbağadan sıkıldığımı sandı önce, oysa ben sahiplendiğim hiçbir şeyden kolay kolay sıkılmazdım. Bana onun kedi ya da köpek gibi bir hayvan olmadığından falan bahsetti. Benim çocuk aklım bunları hesaplamıştı zaten. Babama, ondan sıkılmadığımı ama kaplumbağanın benimle birlikte yaşamaktan mutlu olmadığını düşündüğümü ve hissettiğimi söyledim. Sevgim onu mutsuz ediyorsa, ısrar etmemizin anlamı olmayacağını; bu tür zoraki bir dostluğun beni de mutlu etmeyeceğini söyledim. Babamın bir arkadaşının hiç sevmediğim bir kızı vardı, onlara gittiğimizde neler hissettiğimi ve kaplumbağanın da aynı şeyleri hissetmesini istemediğimi anlattım. Babam, ancak şimdi isimlendirebildiğim -gurur- bir gülümsemeyle sımsıkı sarılıp bana, derin bir nefes aldı. Ve bana: 
-“Yaratılan her şeyin bir doğası vardır cimcimem”, dedi, “onun sana diğer canlılardan görmeye alıştığın tepkileri vermemesi seni sevmediği ya da senden sıkıldığı anlamına gelmiyor. Bak, aslına bakarsan hepimize aynı şekilde davranıyor. Bence o mutlu, yoksa kaçıp giderdi. Ve bence o da seni seviyor ama onun yapısında bu sevgiyi gösterebilecek bir yeti yok; ne konuşabiliyor, ne sarılabiliyor, ne gülümseyebiliyor… Bunu anlamanı çok isterdim, seni çok sevse bile, istese de gösteremeyeceğini ve bunun seni üzmemesi gerektiğini…”. 

-“O halde, onu bir oyuncak bebek gibi mi görmeliyim? Bebeklerim de benimle konuşmuyorlar, beni sevmiyorlar ama ben onları çok seviyorum ve onlarla birlikte vakit geçirmekten çok mutluyum… Hem bakarsın, belki öğrenebiliyordur bazı şeyleri ve bir gün belki sevgisini gösterebilir, ne dersin?”. 

-“Sen gerçekten akıllı bir kızsın”, dedi babam, “sabrı, umudu ve kabullenmeyi bu yaşta bu kadar mantıklı anlayabilmen ne mutlu…”

Doğruydu; uzun yıllar bu kabullenmenin, anlayışın ve sabrın umut dolu gücüyle yaşadım sevmeyi ve sevilmeyi. Sevilirken, kaplumbağa gibi olmaktan kaçındım; severken karşı tarafı zorlamadım, kurcalamadım… bekleyip durdum. Mutlu olmayı da becerdim hep. Beklentisiz, karşılıksız… Ama şimdilerde, ‘doğası gereği kabullenme’ yaşlarımın, yani avunma ve avutma çağlarının bittiğinin üzülerek farkındayım. Hayat bize aynı pembe gözlüklerin arkasından bakmıyor artık. Büyüdük ve küçük heyecanları yitirmekle, samimiyetimizden vazgeçmekle cezalandırıldık. Bebeklerle oynama yaşımı çoktan gerilerde bıraktım. Artık beklentilerim doğrultusunda bir yaşam, sevgiler ve dostlar seçmeye çalışıyorum kendime., doğasını kabullenmek yerine. Her kör satıcının bir kör alıcısı vardır, demezler mi? O halde gören gözleri kapatmak, ufka bakmamak niye? Alınabilecek tek bir mutluluk, paylaşılacak ortak tek bir an bile varsa, elindekine minnet niye?

Sevgisini önce kendine, sonra karşısındakine gösterebilecek; hissettirebilecek, hep hatırlatacak yüreklerden bahsediyorum... Bu bile başlı başına 'mutluluk' demek...

Sınırlarını zorlamazsan, genişletemezsin!

ÖzgeCân
Cumartesi, Eylül 17, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XI- Il y'a trop de Gens qui t'Aiment*

Potkal Yazıları

-XI-

Il y a Trop de Gens Qui t’Aiment*
ya da
Son Sahne Oynanmadan

Seni yollarca, şehirlerce, insanlarca uzağından sevdim. Seni kelimelerince, yüreğimce yakınımdan sevdim. Seni, dünya üzerinde sanki ilk kez benim için yazdığın o şiirlerce sevdim. Seni hafif esrik buğulu sesince, mavi bakan masum ve derin gözlerince sevdim. Seni umutsuz, beklentisiz, hayallerce sevdim, hep uzağından. Seni kendimden bile saklarcasına sevdim bunca zaman…

“Beklersen gelmez”, dedi falcı kadın.
Beklemekten vazgeçtiğimde geldi(n).
“Sonuç?”, diye sorar gibisin(iz), biliyorum. Sonuç?
“Arabın derdi,” diyorum, "kırmızı pabuç"!

Sana, ölüm öncesi sarılmaya… hayattan üç-beş nefes çalabilmek için akrebi yelkovanla bağlamaya gelmiştim sıkı sıkı; üşüyen bedenime sarılman için değil, ayaza dönük yüreğimi azat etmen için gelmiştim iç cehennemime. Sen kedileri beslemek için balıklar biriktirirken peçete aralarına, üşümüş parmaklarımın arasında kalın bir kalem, bir şiir kitabının arkasına karaladım içime peydahlanan hemen her şeyi. Okumayacağını söylediğin için yazıyorum, sevmeyeceğini bildiğim için gidiyor olduğum gibi. Eğer bir ‘son an’sa boğaza karşı, çiçekli bir kapı ağzından varlığını almadan kaçan, bir balık sürrealizminin eşiğinde yavaş yavaş yok olan… Bu, seni sana söyleyemeyecek kadar çok sevdiğimdendi(r). İyi ki anlamadın! Senin bir suçun yok(tu) zoraki susuşlarımda, ‘yılların yorgunluğu’ ya da ‘mecburi istikamet’ diyelim adına. “Aksi ispat edilene kadar vazgeçişimsin!”, yazdım başucu kâğıtlarıma; her ihtimale karşı kurşunkalem vardı parmaklarımın arasında!

Kulaklarıma Fransızca bağırıyordu şarkısını, vedanın serzeniş dolu suskun çığlığı; “İstamboul”, diyordu adını öğrenemediğim(iz) bir boğuk ses, sen dokuz telefon sesine uyanamazken… Sisli bir sabaha uyandı İstanbul, ben nemli gözlerle… Bu sabah aynaya bakmadım, baksam seni orada bulmaktan korktum; seni ait olduğun çizginin gerisinde bırakamamış olmaktan! Senin gözlerine dolacağım bir zaman dilimi yok, söylemesen de ben anladım; bu yüzden ikimizden de vazgeçiyorum. Tüm sebeplerden, bahanelerden ve ‘belki’lerden… “Keşke”lerim yok. Korkmaktan vazgeçiyorum seni kaybetmekten.

O kadar çok gecikmişim ki… erken kalmaktan korktum, korkuyorum! Ellerimi istediğim gibi tutmandan bile korkuyorum avuçlarımdan bir kuşun su içmesini beklerken…

Ne kendine, ne bana.. kızma! Sana kırgın ya da kızgın olduğum için değil, kendimle uzlaşamadığım için gidiyorum. Her şeye rağmen, sana rağmen.. gidiyorum. Yıllar sonra, bulmak istediğim gibi bir sahnede başrolde olduğun için.. tüm oyunu bozduğun için. Son sahne oynanmadan…

* Seni seven çok insan var – Hélène Ségara’nın bir şarkısının ismi.


Je te regarde parler avec les gens
Tu me sembles si léger même transparent
J'regarde passer les jours, la vie en me disant
Je n'cherche pas l'amour, je m'y attends
J'te regarde t'amuser et je fais semblant
Mais je n'peux pas t'empêcher d'être un enfant
Toi tu fais de grands gestes, tu as l'air si content
Tu vois des fois j'déteste ce que je ressens
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Tous les mots d'amour
Que je sème tu ne les entends pas
J'me sens si loin de toi à des moments
Je n'voudrais pas qu'tu crois que je t'attends
J'me force à espérer, mais je me mens
Alors je te regarde t'éloigner tout doucement
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Et moi évidemment,
Je t'aime à mes dépends
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
D'cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
Que je mène chaque jour ce drôle de combat
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
que je mène chaque jour ce drôle de combat.
 Söz: Christian Vié Beste:Thierry Geoffroy.

ÖzgeCân'006
Pazar, Ağustos 28, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları IX - Ada*'ya Doğru

Potkal Yazıları 

-IX-

Ada*'ya Doğru

-I-
Geçmişin Tecrit Odasından Kurtuluş
Kamera Arkası

Nicedir farkındaydım, son nefesini veriyordu U/mut, soğuyordu ayrılıklardan çaldığımız artı’k zaman… Soluyordu mevsim, yılların yorgunluğundan… Son demine savaşıyordu cân, ikimizden doğan, habersiz sonsuzkunluğa yol aldığından! Çaresizliği yadsımayan o küstah imkânsızlığa inat, heba edilmiş duygulardan, mucizelerden ve zamandan medet umarak, direniyordum yok oluş/un/a…

Eceli gelen aşk… susar. Ve, gittiği yerden dön/ül/mez geriye!

Önce düşlerin dili tutuldu, sonra tenhalaştı ve derin bir sessizlikle karardı yürek koridorları. Sabrın tehlike çanları, aleni, çalmaya başladı. Alış/tır/mıştım her isyan öncesi başlayan bu her tatlı düşe kan/ay/an suskunluğa. Bir gün, sonunda isyana gerek kalmayacak ve o sessizlik hiç sonlanmayacaktı; biliyordum. Beklediğimden erkendi sadece, yoksa hiç şaşırmadım! O gece, koca bir hıçkırık olup çıktı ayrılık boğazımdan. Her şeye rağmen devam eden zaman, sensiz bir hayata başlamıştı sen derin, ben rutin uykularımızdan uyan/a/madan.

Bazı gecelerin sabahı olmaz. Kendi karanlığında kalır maz-i-nsan. Aldanma, yalnızca gökyüzüdür aydınlanan!

Ölüye saygı adına, son kez anımsıyorum seni bu gece… C’ansız bir sevinin başucunda sabahlayacağım bu gece, ve yarın sabah kıvırcık kızıl saçlarını omuzlarına sarkıtmış, kırıta sırıta doğacak Güneş; perdelerim kapalı olsa bile! Ve ben, içimdeki tüm kirli kanı gözlerimden akıtmış olarak, tertemiz bakışlarla okumaya başlayacağım her satırın sonunda devamını yazmaya kurulu yeni bir hikâyeye…

Çünkü artık ne tutulacak bir söz, ne bir umut… direnç kalmadı.
Bitti (c)esaret!

-II-
Mevsimini Arayan Düş
(Heye)Canlı Yayın

( Bastille Palace’da bekliyorum / Aşka bilenmiş kör bıçağı / Sana kavuşmak umuduyla / Sen umuduyla… yazmıştın yeşil bir kalemle, sarı bir kâğıda. Ve o zaman fark ettik ikimizin de büyük A’ları aynıydı ‘Aşk’ yazarken.)

İlk ayrılığımızdı, ilk ve en zamansız. Sonrasında ne çok umut girdi aramıza ve ne çok yabanıl soluklanma… Dışarıda kar vardı. O yılın ilk karı, yılın son takvim yaprakları… Bir kar düellosunun sonrasıydı. Sırtı birbirine dönük, üçten geriye heyecanla saydıktan sonra fırlatılan kartoplarıyla birbirini vuramayan kahkahalar… -‘Kazanan kadını alır’dı-. Bir kar korkuluğu yaratmıştınız benden, hunharca devirip o sokak lambasının hemen altında; yarım ekmek döner ve üç ayranın üzerine, tatlı niyetine yedirdiğinizi söylemiştiniz karları… Gürültülü neşemizi yer yer sessiz bir hüzün devralıyordu ama hemen başımızdan savıyorduk. Son âna kadar, hepimiz farkındaydık ama tadını çıkarıyorduk. Gece yarısına yaklaşıyordu zaman. Merdiven boşluğuna bakan masada, ikimiz, iğreti oturuyorduk. Kapının yanında duran bavulları bir telâş almıştı; garson, hesap kutusunu… O ana borçlu kalmak, geri dönmeye mecbur olmak adına o gece belki de hesabı ödememeliydik… Ne z’amansız bir gidişti o, ne hesapsız… Oysa ‘re’ telinden mırıldanırken biz içre şiirleri… belki de-keşke kar kapasaydı yolları, ben gidemesem… Ortası camdı masanın, şimdi öyle değil sanırım. Her şeyi değiştirdiler, Lamba 3’ün yerini bile! Her şey değişti. Biz de (mi) aynı kalamadık o günlerden hayata farklı bir fotoğraftan yansıyan… Hoş geldin!

Bil ki: Bensiz mutlu olmayı beceremediğin için kırgın ve kızgındım sana; sensiz bıraktığın için değil!

Seni sevdiğim için değil, seni sevdiğim gibi sevmeye cesursan beni… Hadi! Tabiri de tatbiki de caiz artık infazı uzatmalı ayrılıkların. Her yarın kendini bir diğer yarımla tamamlar. İşte bu yüzden, gitme!
Bu kez bırak
koparsın
yürek
ipini
benden değil
/benden değil/
bizden
gitme!

Dönüşüm bir tren istasyonuna olsun istiyordun belki, bir sabah ayazına… Gelişim bir vapur çığlığı şimdi, bak, yüzerek vuruyorum kıyılarına… Sen, İstanbul’un hangi ucundan tutuyorsun kimbilir… Ben, ne zaman dokunmaya çalışsam bir yerinden, yapışıp kalıyor Boğaz’(ım)da bir eski hüzün… Göğünde martıların kanat çırpmadığı o şehrin… ben, bizim deniz/imiz/i özledim.
Deniz ki..
Ölürsem bir tek onadır;
dönersem..
Yalnız sana…

Tamamlanacak o şehir de, geri dönebilirsek
//geri döndüğümüzde//
birbirimize…

Yürüyorum Ada’ya doğru, ardıma hiç bakmadan. Uçan balonlardan bile vazgeçebilirim ya da pamuk helvadan. Üstelik sarı lâleler falan da istemiyorum Çiçek Pazarı’ndan… Sadece, adam gibi “Seni Seviyorum”, demek istedim; sen sormadan, beklenmedik ve bu kez telefonu kapamadan…

* Yerini hatırlıyorum ama adı çok zordu. Sahi, neydi o adanın ismi? Bu arada, adanın dışişleri bakanlğından hâlâ cevap gelmedi :)
ÖzgeCân'006
Çarşamba, Mayıs 11, 2011 | By: ÖcG

O yağmur...

11.Mayıs'001 tıpkı şu anda bastıran gibi 'deli' bir yağmur yağıyordu...
Yalnızca Ankara'ya mı?

Hayır...

Bu akşam, işten kafamı kaldırabilip eve gidebilirsem eğer...
Şimdiye kadar hiçbir yazıma  konu olmamış o günü anlatmak için uğraşacağım...


Çarşamba, Nisan 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VI - Advaita Vedanta

Potkal Yazıları

-VI-

Advaita Vedanta*

“Yüreği kaleminden, bakışları sözlerinden daha derin, daha benim adama.. SANA… Daha ilk cümlesinden anlayacaksın, bir tek sen, geri kalanının sadece sana yazıldığını…” ÖzgeCân

Şair çoktan sustu; ressam oldu şiirin kalemi; yarım kaldı beklenen senfoni… mağdur(e) sanık sandalyesinde buldu kendini. Kimse bir şey anlamadı. Hiç konuşmadıklarımızı yazı(yorum) şimdi..

Uzak bir ülkesindeydin hayatın… İlk kez benimkinden sıcak bir iklimin kollarında, kimbilir hangi efkârın büyüsünde acı dolu ayinler düzenlemekteydin düşlerine; kim bilir hangi yürek atışıyla terliyordu kasılmış avuçların… Ben, ıssız deniz kenarlarına taşlar biriktiriyordum sessiz fırtınanın sözsüz acı dalgalarıyla. ‘Yenilgiler yalnız yaşanır’ dı ve sen yine kendine has bir terk edişle, her zamankinden elzem, yoktun! Üşüyordum sırtımdan içeri. Sonbahardı. Son bahar gibi kokuyordu. Eylül bitmemişti daha. Ama kısır bir doğurganlıkla bir kez daha kışı erken yağdırmıştık damlarımıza. Kimin ne kadar çok soğuduğu değildi önemli olan.. birbirimize sığınıp ısınmaktansa, yabanıl soluklarda bambaşka üşüyorduk. Birbirimizi cezalandırdığımızı düşünürken en çok da kendimizi acıtıyorduk. Zaman kaybetmek istiyorduk sanki ‘ne olacaksa olsun’ du çabasızlığımız. Kazanacak maçlarımız vardı ama kaybetmeye razı oynuyorduk ve bu cüretkârlığımız intikam alıyordu daha uyuyamadan esir olunduğumuz kâbuslarımızda… Geçmişten bugüne tepmeye her an hazır,  eski(meyen) tecrübeler zembereğinden boşalmış ve yazık, kabuğunu kaldırmıştı zar zor yunduğumuz acıların. Çatlıyorduk en güçlü yerimizden. Farkında değildik kan kaybettiğimizin. Öperiz ve iyileşir sanıyorduk.

İlk geceler kalbim ufkuna battı uysal salınışlarla. Çiğnemeden yuttum kırgınlığımı. ‘Uyurum ve geçer’di; hep öyle olmadı mı? Ama insanı uykusundan eden o sancılı hazımsızlık başladı. Tek nefeste içime çektiğim bu rutin kabulleniş kronik astıma çevirdi, ne zaman aklıma gelsen, soluksuz kalıyordum! Çaresizliğin öfkesi infilâk başkaldırısıyla kabarıyordu ciğerlerimde. Her ağlayışım ayrı bir umudun ırzına geçiyordu, her iç çekişte kanımı zehirliyordu yokluğun. Seni düşünmek yoksunluğumu azaltmıyordu hiç, ilk kez, kendi sesimde yankı buluyordu yok olmuşluğ-um-un-umuz…

Sanrılarımdan silinmiyordu sesindeki öfkenin rengi. Yaşamadığın bütün kışlar adına ayaza bileyerek yüreğini, sokulduğun sessizliği sırtına saplayarak, arkamda gece bırakıp gitmeyi isteyecek kadar.. gerçekten acı istiyordum. Yapamadım. Sessizlik gitmekle eküriydi nasılsa.. Sustum… Severken susabiliyor da, sevdiğini kasten yaralayamıyor insan. Hayatımı sensizliğin, yüreğimi öfkemin hışmından, seni can havlimden sakınmaya çalışıyordum. Ama unutuşla çaktığım tüm isyanlar bir bir çıkıyordu yerinden; sadece izi kalan eski yaralar da sızlıyordu ince ince. Kime baksa azarlıyordu gözlerim, sana bilediğim bıçaklar başkalarının vücudunda kan buluyordu… Ya bitmeliydi.. ya, bitmeliydin! Yıllık iznimi aldım hayattan. Günlerce süren bir gece yarattım ikimize kapalı perdelerin ardında. Işıkları hiç açmadım, içinde titreyen mumu yaktım başucuma. Haberin bile yoktu;  seni, harflerini, göz dizimlerini yatırdım uykuya yasak yatağıma. Koca yudumlar aldım tek buzlu rakılardan ve kesif soluklar, yıllanmış anılardan.. Tutunmak lazımdı bize bir yerinden, tutmalıydın beni. Dilimin ucundaydı gözyaşlarım; hani kendimi tutamayıp bıraksam, yüzünü dökecekti o küçük kız… Boğulacaktık!

“O korkunç sessizlik beynimde kaçıncı kez yankılanıyordu” hatırlamıyorum, “içimdeki çaresiz umuda bu kez sarılamayacak” kadar uyuşmuştu kollarım.. “Senin adın ‘aşk’, dar ağacında bile gülümsemeyi bilen küçük kız”, diye fısıldadı akvaryumdan sözsüz bir ses.. “Balık olmayı bile beceremediğini” reddettim; fırtınasız deniz mi vardı!… “Cam kırılınca başlamayacak mıydı hayat balıklara”? Camı kırdım! “Sevmek mi, sevilmek mi?”diye sordu, belki son bir kez daha, içimdeki direniş… Perdeleri açtım, rakıyı lavaboya, cam kırıklarını çöpe döktüm, balıkların suyunu değiştirdim; mumu söndürmedim, seni uyandırmadım. Vazodaki gülü kurumaya, mektupları hep kapanan bavuluma bıraktım. Balkona çıktım, güneşin parmak uçları dokunmaya çalışıyordu geceme bir yerinden. Bir sigara yaktım, omuzlarımda ürperirken sabah serinliği, kafamı gökyüzüne yaslayıp “sevmek” diye bağıra bağıra ağladım. Özge bir dirilişle.. Gün/doğdu, sen var oldun.

Sen penceresiz bir duvar.. ben duvarsız bir pencere… Öncesi denizdi, ötesi okyanusun bir adım gerisi… Ama burası çok önemliydi. Marjlar ve boşluklar dahil, satır aralarını da oku diye.. Burada susu(yorum)!

*Hindu öğretisinde ruh ve maddenin birliği.

ÖzgeCân’005

Pazar, Mart 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları II - Cân'ımın Ankara Köşesi

Potkal Yazıları

-II-

Cân’ımın Ankara Köşesi

Vedaları sevmeyen cümleleri tercih ettim her zaman ama niyeyse hep ayrılık yüklemli paragraflar oluşturdu uzun, nemli mektuplarımı... Bir önemi kaldı mı gidişlerin, asla bir işe yaramayan dönüşlerin? Oysa vedalar bile tekrar buluşmak içindi, böyle öğretmişlerdi bize. Bir kez daha anladık ki tecrübe edilemeyen tek şey duygularımız; ne öğrendiysek bilelim, ne yaşadıysak yaşadık.. ama yeniden sevecek, yine yanılacağız!

Hayat garip be canımın Ankara köşesi.. Anaforlarda yitiyor duygularımız, bu vazgeçilmezimiz denizde bile.. Baksana, acıların sessiz-sözsüz kuşları kaldı fırtına sonralarına. Şimdi... Seslerimizi örten tesellisiz hüzünleri, sıkıntılı kaygıları, bizi zehirleyen ve ufkumuzu kesen kuşkuları besliyor yüreklerimiz. Yazık! Sahip çıkacak bir tek acılarımız mı kaldı?

Duyulmadı okyanuslarda bir denizkızının karaya vurmuş ağlayışı. Beyaz köpüklü dalgalar, her şeyi huzura bulayan ve alaca karanlıkta yuvarlanan sahtekâr ayışığı.. Mümkün değildi toplamak, bir denizkızının ağlarken geceye döktüğü denizyıldızlarını... Hissettin mi hiç, sen de, sanki kıyılarda bilmeden yalnızca bizim bastığımız denizkestaneleri acıtıyor adımlarımızı...

Ne zaman tatlanacak balığım bu yaşam, ne zaman rüzgârını bulacak yelkenlerimiz, upuzun bir öpücük gibi dudaklardan? Ben yitirdim yönümü, sen söyle ne zaman? Artık.. Düşlerim belki kış ölüsü, belki hazan.. kırlara bahar yetmese de içimde, yalnızca sobalık odunlar var biriktirdiğim, bir sonraki mevsime kalan... Kırağı düşmüş bir sabahı çağrıştırıyor ne varsa gördüğüm, hep ayaz, hep üşümüş bir yanım; yürek kışa kördüğüm...

Güzeldi’li geçmiş zamanlarımız vardı, bizim de, değil mi? Sahi! Kimbilir o yaşanmışlık nerelerde şimdi!!!

Bir yasemin kokusunda duyumsamak mutluluğu ve çiçeklerin kışın açmadıklarını kabullenebilmek.. Zamanı geldiğinde tüm zorluğuna rağmen, bir gökkuşağı renginde seyredebilmek fırtına yağmurlarını.. bazen de bir annenin şefkatiyle sarılmak acılara.. her ayrılığı bir kavuşmaya döndürebilmek en zor anlarda... ayrılıklarda veda edebilmek, dönüşler olmasa da.. mutluluğun resmini çizebilmek, başka kimse anlamasa da.. Zor!

Bir balıkçı gibi ‘ne çıkarsa bahtıma’ya doğru ağ atmak ve bir denizyıldızının yorgunluğunda kıyıya vurduğunda, kendini yeniden maviliklere teslim etmek, hiç değilse umut edebilmek, hayatın ta kendisi sanki. Bir martı edasıyla, yaşananların üstünden pervasızca geçebilmek hayatın özü belki. Belki de geçmişi ve geleceği masal tadında yaşayabilmektir aslolan, gerçek tadının kekremsi olduğunu unutmayarak.

Biliyor musun? Şöyle bir bakıp etrafıma, gamzelerimin içini iyice boşaltarak: “Hayır, denizler mavi değil turuncu!” diye haykırsam, hayrete düşmeyip, dudaklarında ufak bir gülümseme belirecek nadir insanlardan olduğun için.. Hadi! Hüzünleri yükle gemilere, yükle, açılsın meçhul denizlere... En yakın liman en bilinmez yerde olsun; endişelenme, kalemi ver yüreğine, o çizsin, orda kalsın. Çiz bizi de; ama öyle bir çiz ki, ne çıkar yalansa, biz Güneş’ten büyük olalım, öyle çiz, öyle olsun...

Yokluğun... Kelimelere dökülebildikçe, varlığını ifade edebildikçe kendime.. yıpratmıyor nicedir. Yine de parmak uçlarımız dona dona, balığın kılçıklarını birlikte ayıklayabilirdik, rakı kadehinde parmaklarımızın izi rahmetli bir balığın pulları... Yine de paylaşımları beklemek, ‘sıra bize de gelecek!’, demek de güzel...

Olduğun yerde, en azından sadece senin olduğun şehirde bambaşka bir renge bürünen gecelerde, yalnızca aklından değil, yüreğinden de iz bırakarak geçmek dileğiyle... Sabırsız bir özlem ve yoğun bir sevgiyle...  

Dostça kal...

Sizin Özgecan#55
‘003

Çarşamba, Mart 02, 2011 | By: ÖcG

Hepimizden İyi Biliyor

      Kapıya yaslanmış gelişini bekliyordum. Sonunda gözlerimin yığıldığı köşeden beliriverdi. Montunu sırtına almıştı, dosyası elindeydi. Yorgun görünüyordu. İçeri girdi, herkese selam verdi, yanıma sessizce gelip elindekileri masaya bıraktı. Usulca önüne doğru uzattığım torbaya şöyle bir baktı; bir kitap, iki film CD’si… Gülümsedi. Öyle yorgun ve uzaktı ki, gülümseyişini ancak gözlerindeki dalgalanmadan anlayabildim. “Teşekkür ederim”, dedi, “daha öbürlerini bitiremedim bile!”. “Günün nasıl geçti?”, diye sordum, yanlış bir soru sormamış olmayı umarak. “İyi”, diye kestirip attı. “Yemekte ne var?”, diye sordu. “Dolma”, dedim, “Acıktıysan hemen eve çıkalım.” “Biliyor musun,” dedi, “bugün dışarıda yemek istiyorum.” Gülümsedim, montunu ve dosyasını aldım, çantasını o aldı; sarıldık ve dükkândan çıktık.

     Yabancısı olmadığımız bir restoranda, iştahsızca yemek yiyişini seyrettim.”Neden öyle bakıyorsun?”, diye sordu… “Senin”, dedim, “her halini ne kadar sorgusuzca ve ne kadar çok sevdiğimi düşünüyordum; yorgun ve sevimsizken bile seninle birlikte vakit geçirmekten ne kadar zevk aldığımı…” Bu sefer gerçekten gülümsedi sanırım, kısa bir an; sonra yemeğine devam etti. “Ben de seni seviyorum”, dedi kendisinin bile duyamayacağı bir tonla, ama ben duydum. Son lokmasını ağzına götürürken, “Hesabı isteyelim mi?”, diye sordu. Ağır adımlarla çıktık restorandan, eve doğru yürümeye başladık. Fazla konuşmuyordu, ben de soru sormuyordum; nasılsa anlatırdı. Rutindi konuşmalar. Eve girdik, aşağı kata inerken,”Bugün çok az çalışacağım, sonra aldığın filmlerden birini izleyelim mi?”, diye sordu. “Sen yiyecek ve içecek abur cubur bir şeyler hazırla, ben biraz sonra yanındayım; dizlerine yatıp film seyredeceğim”, dedi. Konuşmadan onayladım. Üstümü değiştirdim, sabah ona hazırladığım kahvaltının bulaşıklarını yıkadım. İçecekleri onun sevdiği bardaklara koydum, koca bir tabak dolusu abur cubur… derken, geldi. Saçları birbirine karışmış, pijamalarını giymiş, elinde kâğıtlar… “Düzgün yapıp yapmadığıma bir bakar mısın, bugün pek kendimi veremedim.”, dedi. Özenle kontrol ettim, gerçekten dikkatsizlikten gözden kaçan bir-iki ufak hatayı ona fark ettirmeden, yazısını taklit ederek düzelttim. “Her zamanki gibi kusursuzsun!”, diyerek burnuna minik bir öpücük kondurdum. Rahatladığını hissettim. Televizyonun karşısındaki kanepeye oturdu ve, dizlerime uzandı. O uyur uyanık film seyrediyordu, ben hayatımda ilk ve son kez görüyormuşçasına onun her tür devinimini gözlüyordum. Derken gözkapakları tamamen indi. Uyurken bile sabit duramazdı, yine kıpırdanıp duruyordu ama yanağımı tersiyle usul usul okşayan eli hiç yorulmadı. Film arasındaki sessizliğe araladı gözlerini, devamını seyretmek istediğini söyledi. İkinci diski koymak için yerimden kalkmışken, “Hafta sonu bir işin var mı?” dedi. Çok hızlı bir düşünce anından sonra “yok”, dedim. Aslında vardı.. ama sesindeki ricadan olmaması gerektiğini anlamıştım. “Ne Cumartesi, ne de Pazar çalışmayacağım; koca bir hafta sonu yalnızca bizim olabilir”, dedim. Boynuma sarıldı, “O halde”, dedi, “yarını daha kolay atlatabilirim.” “Burada uyuyabilir miyim?”, diye sordu. Mecburen kabullenen bir anne edasıyla, “Peki”, dedim, “bir süreliğine…” O, kanepeye tüm mutluluğuyla yerleşmeye çalışırken kalktım, bir pike ve yastıkla geri döndüm. “Yanımda kal”, dedi, “Mutfağı yarın toplarsın.” Yanına oturdum, her zaman yaptığı gibi kafasını boynumun altına yasladı. “Ben rüya görmeye başlayana kadar sakın gitme tamam mı?”, dedi, ricadan çok emrediyor gibiydi. Gözlerimle yanıtladım, sevgiyle okşadım saçlarını. Az sonra derin derin nefes almaya başladı. Usulca elini tuttum, saçlarını kokladım, gözkapaklarından öptüm, boynunu okşadım. Doya doya seyrettim ve dinledim uykuya teslimiyetini.

    Gözlerimdeki neme hava aldırmak için balkona çıkıp bir sigara yaktığımda… Tanrının bana sunmuş olduğu bu en gerçek, en içten, en… sevgi için… Teşekkür ettim.

     Adı Eylül, benim biricik yeğenim. Henüz 7 yaşında ve çocuk olmanın ona sağladığı bütün avantajları inanılmaz bir olgunlukla sonuna kadar kullanıyor. Gerektiği zaman en yakın arkadaşım, bazı zaman en azılı düşmanım, hayata en sıkı bağlanışım oluyor. Bana öğrettiği bir şey var: Gerçek sevginin acabaları, nedenleri, bahaneleri yok! Ve o bunu hepimizden daha iyi biliyor. 

* Şimdi 13 yaşında, artık yalnızca duygularımı ve anılarımı değil, arkadaşlarımı ve kıyafetlerimi paylaşıyor... Zevkleri, düşünceleri, alışkanlıkları neredeyse tamamıyla değişiyor olsa da.. hâlâ birlikte uyumaktan mutlu oluyor(uz)... Onu kelimelerin değil, yalnızca anlamların ifade edebileceği kadar seviyorum...

  
Pazar, Şubat 13, 2011 | By: ÖcG

Yaz(ı)mak Üzerine...


Kış ayazı kulaklarıma fısıldıyordu, sertçe, geldiğini... 
Öyle sinsi...
Üşümedim bu kez, sadece gıdıklandım.
Sahile doğru yürüdüm; denize döndüm yüzümü, 
bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
Gülümsedim; 
yetinmedim, bir de şarkı söyledim...
Sigaramdan derin bir nefes çektim, 
kahvenin büyülü soluğunu içime...
Daldaki ürkek kuşa seslendim: 
“Korkma”, dedim, 
“Kış gelmeden bahar gelemez. 
Değil mi ama?”
O yine de korktu.
O hiçbir şey anlamadı.
Göçmen kuşları sevmem ben, 
sırf bu yüzden; 
işlerine gelmedi mi gittiklerinden. 
Savaşamadıklarından, 
değişemediklerinden... 

Kırmızı kalemle yazılmış başu ucu notlarım var benim ve mavi mürekkebe batırılmış notasız sözcüklerim... İstersem, güneş gibi sarı gülebilirim, üzülürsem yağmur bulutları gibi koyu gri bakar gözlerim... Seversem rengârenk olur yüreğim, ayrılığım simsiyah'dır benim.

Oysa beyaza beyazla yazmakmış asıl sanat.....

Duyguların dozu ön plana çıkıyor tam da bu noktada.
Durulması gereken o ince hattın öte ucuna kaydığınızda...
Hiçbir şey, yazı bile, eskisi gibi olmuyor.

Sonrası... 

Akşamdan kalma uyanır gibi sabaha, öyle karşılaşıyorsunuz hayatla. Biraz mahçup, başınızda ağrılarla.. ama rahatlamış, hafiflemiş ve hissizleşmiş en çok.
Bir süre idare ediyor sizi bu istifra. Sonra yeniden biriktiriyorsunuz, içip içip... de yaşam denilen bardan iç'kin'in her türlüsünü... yazıyorsunuz! kus-ar-casına!
·   
Perşembe, Aralık 09, 2010 | By: ÖcG

Gemi'ler Ölme'se

Ay ışığından ellerim vardı, evet,
bir açtım mı yıldız saçardı avuçlarım.
Galaksinin tüm renkleri parlardı
gözbebeklerimin rahminde.
Sonra bir düştüm…
Hayattan bir düş’tüm…
Uyandım… acı içinde…


Ne demeli bilmiyorum ki;
bu kadar yoldan,
bu kadar dönüşsüz yolcudan sonra!
Ne incir yaprağı, ne dipsiz karanlıklar
örtemez bu kadar utancın mahcubiyetini…
Nehirler de yanar unuttun mu?
Balıklar da kanar yaralanınca!
Köprülere ihtiyacımız yoktu
gemiler ölmese…
Çarşamba, Aralık 01, 2010 | By: ÖcG

Us'ta...


Kapattık usta.
İşler kesat!

Ruletin iğnesindeki hileyi anladılar.
Mıknatısları söküp aldılar masa altlarından.
Kupa Kızı Maça Valesiyle kaçtı; 
veresiye vere vere...
Kalmadı usta.. 
ne mekân, ne zevk, ne sabır, ne derman... 
Ne de zaman!
İflas etti yürek, tek çöp kurtarmaya bile çalışmadan. 

Gerçeklerini
önce reddetmiş,
sonra kaybetmiş
oyunlar bozulmaz.
Naylon faturalar düzenlemeye başladı başlayalı

yürekler... 
Biz mesleğimizden utanır olduk;

AŞK'tan..
Kapattık usta..

Tedavülden kalktık... 
Pazar, Kasım 21, 2010 | By: ÖcG

Daha Fazla Ölemem

Gözyaşından bile ıslak bir iklim; iyot kokusuna meydan okuyabilecek bir başka nefes yok. Güneş, kime gözlerini dikse, yakıyor... Sivrisinekler Cumhuriyeti’nde miskin ve hastalıklı bir öğle vakti, sessizliği “Que chez dès qui que tu à dame”* ın Napolispanyolca şarkıları bozuyor. Sen nasılsın kim bilir? Hangi ılık duşun altında sözlerini uydurduğun şarkılar mırıldanıyorsun?

Seninle mutsuzluğumuzun haritasını çizmeye çalışıyorum günlerdir. Beşerî haritada başkent sensin, metropol benim. Fizikîde deprem kuşağı sarılmış belime, sen okyanusa kıyısı olan karlı bir zirvesin. Siyasî haritada ütopik bir yerim var, jeo-duygusal bir yanım.. ama hâlâ gelişmekte olan üçüncü sınıf ilişkilerde alt sıralarda adım. Oysa ne güzel olurdu seninle sınırlarsız yaşamak... Şimdi, gittiğim her yerde saklamaya çalıştığım sahte pasaportum seninle geçmişim. Yokluğun vize basmış, iltica etmişim yalnızlığa. Verdiğin o eski umut da olmasa, kendi penceremden dışarı bile bakmazdım oysa. Geceden gündüze çıkan yolu bulamazdım et bürümüş ruh patikalarında.

Sen yoktun diye varlığını inkâr edecek değilim.(Geri) Geleceksin, biliyorum; bu yüzden beklemiyorum!

Git!-me!-liydin..

Gittin, çünkü sabit kaldıkça köklerini acıtıyorsun sen! 
Ederse, cellat intihar eder idam sehpasında. 
‘Kurtar beni’ olur son sözü; ‘daha fazla ölemem’'
Holbein David Courbet* “Köşedeki kötü adam” olarak okunur. Kelimelerin yazılışı doğrudur ve her biri anlamlı birer Fransızca kelimedir. Ancak burada dizilişleri bir anlam ifade etmemektedir.


                  ÖzgeCân
Çarşamba, Ekim 27, 2010 | By: ÖcG

Yazılamamış en esrik şiir...


Benim kitaplarım, 
             (eski de olsa) yazılarım, 
             gide gide bitiremediğim yollarım, 
             her ortamda bir kadeh rakım, 
             bir pencerenin ardında sıkılmadan saatlerce oturabilecek ve kendinden başka kimseye ihtiyaç duymayan, yalnızca bana ait bir yanım; 
             ne acıktığını ne susadığını fark edemeyecek kadar kendini yaptığı işe veren ve ne mutlu ki, her şeye rağmen, hâlâ, kötülükler karşısında, uçan balonlarla, pamuk helvalarla teselli bulan bir çocuk yarım var! 

Çocukluk da, gençlik de, ecele yaklaşmak da bir. 
Gözlerimi açarken karışmış bir kere kanıma ‘yaşamak sevgisi’ denilen o zehir. 
Ve Aşk… 
(Henüz) Kelimelerle yazamadığım o en esrik şiir…