Alışkanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alışkanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Nisan 28, 2012 | By: ÖcG

Büyü(k)yorum




Küçüktüm... Saçlarımı iki yanından ayırıyor, rengârenk tokalar takıyor, pantolon askılarıyla tutturulmuş bermudalar giyiyordum. Vücudumda taşıdığım tek aksesuar dizlerimdeki ve dirseklerimdeki çürüklerdi. Gamzelerim daha belirgindi o zamanlar. Ya da belki daha sık gülüyordum...

Nereden geliyorduk, hatırlamıyorum, demir bahçe kapısının kenarında duruyordu. Minik bir kedi yavrusundan biraz daha büyük bir kaplumbağa… Önce kaplumbağaya baktım heves dolu bir sevgiyle; sonra babamın gözlerine, istekle; ve “istersen ona evde bakabilirsin”, diyen annemin yüzüne, minnetle… Şimdi, elimde bir toz beziyle onun kabuğunu ve ayaklarını silerken ne kadar önemli bir şey yaptığımı zannettiğimi, gülümseyerek hatırlıyorum.

Başlangıçta mutluydum. Köpekler gibi sevgi dolu ve hareketli değildi, kediler gibi yumuşacık tüyleri ve eğlendiren numaraları yoktu. Hatta neredeyse biblodan farklı bir hali de yoktu. Sesi bile çıkmıyordu ama seviyordum onu ben, varlığı yetiyordu; evdeki dostumdu! Kabuğundan seviyordum yumuşacık dokunuşlarla, hikâyeler anlatıyordum ona. Geceleri iyi uykular diliyordum, eğilip yatağımın altına.

Ama zamanla kırılır olmuştum kaplumbağaya. Çünkü onca sevgime, ilgime rağmen, hâlâ, ne zaman yanına gitsem kafasını içine çekip ağır ağır uzaklaşıyordu benden ve uzun bir süre çıkmıyordu yerinden. Anlatmaya çalıştım, cevap vermesini bekledim; olmadı. Sonra sebeplerini bulmaya çalıştım; neden beni sevmediğini anlamaya. Biraz düşünüp çook ağladıktan sonra, sevgimle, ilgimle, varlığımla onu sıktığıma, ona yetemediğime karar verdim. Onun beni sevmeyeceğine.

Babamın yanına gittim ve kaplumbağayı nereye bırakabileceğimizi sordum. Kaplumbağadan sıkıldığımı sandı önce, oysa ben sahiplendiğim hiçbir şeyden kolay kolay sıkılmazdım. Bana onun kedi ya da köpek gibi bir hayvan olmadığından falan bahsetti. Benim çocuk aklım bunları hesaplamıştı zaten. Babama, ondan sıkılmadığımı ama kaplumbağanın benimle birlikte yaşamaktan mutlu olmadığını düşündüğümü ve hissettiğimi söyledim. Sevgim onu mutsuz ediyorsa, ısrar etmemizin anlamı olmayacağını; bu tür zoraki bir dostluğun beni de mutlu etmeyeceğini söyledim. Babamın bir arkadaşının hiç sevmediğim bir kızı vardı, onlara gittiğimizde neler hissettiğimi ve kaplumbağanın da aynı şeyleri hissetmesini istemediğimi anlattım. Babam, ancak şimdi isimlendirebildiğim -gurur- bir gülümsemeyle sımsıkı sarılıp bana, derin bir nefes aldı. Ve bana: 
-“Yaratılan her şeyin bir doğası vardır cimcimem”, dedi, “onun sana diğer canlılardan görmeye alıştığın tepkileri vermemesi seni sevmediği ya da senden sıkıldığı anlamına gelmiyor. Bak, aslına bakarsan hepimize aynı şekilde davranıyor. Bence o mutlu, yoksa kaçıp giderdi. Ve bence o da seni seviyor ama onun yapısında bu sevgiyi gösterebilecek bir yeti yok; ne konuşabiliyor, ne sarılabiliyor, ne gülümseyebiliyor… Bunu anlamanı çok isterdim, seni çok sevse bile, istese de gösteremeyeceğini ve bunun seni üzmemesi gerektiğini…”. 

-“O halde, onu bir oyuncak bebek gibi mi görmeliyim? Bebeklerim de benimle konuşmuyorlar, beni sevmiyorlar ama ben onları çok seviyorum ve onlarla birlikte vakit geçirmekten çok mutluyum… Hem bakarsın, belki öğrenebiliyordur bazı şeyleri ve bir gün belki sevgisini gösterebilir, ne dersin?”. 

-“Sen gerçekten akıllı bir kızsın”, dedi babam, “sabrı, umudu ve kabullenmeyi bu yaşta bu kadar mantıklı anlayabilmen ne mutlu…”

Doğruydu; uzun yıllar bu kabullenmenin, anlayışın ve sabrın umut dolu gücüyle yaşadım sevmeyi ve sevilmeyi. Sevilirken, kaplumbağa gibi olmaktan kaçındım; severken karşı tarafı zorlamadım, kurcalamadım… bekleyip durdum. Mutlu olmayı da becerdim hep. Beklentisiz, karşılıksız… Ama şimdilerde, ‘doğası gereği kabullenme’ yaşlarımın, yani avunma ve avutma çağlarının bittiğinin üzülerek farkındayım. Hayat bize aynı pembe gözlüklerin arkasından bakmıyor artık. Büyüdük ve küçük heyecanları yitirmekle, samimiyetimizden vazgeçmekle cezalandırıldık. Bebeklerle oynama yaşımı çoktan gerilerde bıraktım. Artık beklentilerim doğrultusunda bir yaşam, sevgiler ve dostlar seçmeye çalışıyorum kendime., doğasını kabullenmek yerine. Her kör satıcının bir kör alıcısı vardır, demezler mi? O halde gören gözleri kapatmak, ufka bakmamak niye? Alınabilecek tek bir mutluluk, paylaşılacak ortak tek bir an bile varsa, elindekine minnet niye?

Sevgisini önce kendine, sonra karşısındakine gösterebilecek; hissettirebilecek, hep hatırlatacak yüreklerden bahsediyorum... Bu bile başlı başına 'mutluluk' demek...

Sınırlarını zorlamazsan, genişletemezsin!

ÖzgeCân
Pazartesi, Mart 19, 2012 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XIV - Yürek Manikürü


Potkal Yazıları

-XIV-

Yürek Manikürü

- tam da uzadığı yerden.. kesip atmalı(ydı)m… -

Kâğıtların üzerinde davetsiz bir uykuya dalmışım. Gözlerimi gün sonuna açıyorum, masa lambasının kısık ışığı altında, kaldığı yerden kalemi uyandırıyorum anlama…

Telefon çalıyor… istemiyorum kimsenin sesine dokunmak…
Elim yarı uzanıyor telefona. Parmakların kavramayı reddettiği anda gözler yakalıyor ekranı.
Bir isim… Eskilerden, ama her daim kendini yenileyen, yineleyen… canlanan anlarım… anlarımda canlanan düş adam.. ‘sınırsız düş ada’m…
Üç boğucu tereddüt anından sonra yanıtlıyorum. Giydiremiyorum sesimi…
“Nasılsın?”, diye soruyor; bir soru olmaktan öte, beklediği cevabı almayı umut eder gibi… 
“İyiyim”, diyorum. İstesem de, başka bir şey, ya da beynimin içinde yalpalayan konuşma balonlarını ekleyemiyorum. Virgüller, kuyruklarını sıkıştırıp kaçıyorlar apar topar. Söyleyecek sözüm yok değil de, sanki sesim çıkmıyor.
“Bunu yapma”, diyor; “Boyutsuz kelimelerle geçiştirme beni!”.

“Ne duymak istiyorsun?”

Bu kez o susuyor. Onunkisi geçiştirmek için değil ama, onun kelimeleri artık hiçbir şeyi yansıtmayan sırsız bir ayna gibi artık, o bunu çoktan beri biliyor.

“O halde konuşalım. Denize düşmüşken, zehirlerine ekmek bandıkların… taşıyamadılar değil mi seni? Sen söylemeden bilemediler her şeyi. Benim gibi, sen “keşke” diyemeden öpemediler mi gözlerindeki nemi? Çıkaramadılar mı göklere? Ne yazık, ne zamansız hayal kırıklığı… Arka sokaklarında hangi filmler kapalı gişe oynuyor, hangi şarkılar listeden düşüyor biliyorlar mı? Yoksa tek kanal televizyon günlerindeki gibi, sen ne seyrettirirsen onunla mı yetiniyorlar? Aslında bunların önemi yok; ama, gerçekten iyi misin? Bana ihtiyacın mı var? Peki başka bir şeye… yoksa biraz gerçek sevgiye mi örneğin?

Oyunlarım, kurgularım, kostümlerim ve küçük hesaplarım yok. Çırılçıplağım, aynaya baktığımda ne görüyorsam, onu görsün istiyorum insanlar. Sen istediğinden farklı hiçbir şey göremiyorsun! Es kaza bir şeyler görsen de, yorumlayamıyorsun. Yoruldum. Attım kum torbalarımı, döktüm yapraklarımı… Hayır, gitmiyorum bu kez, ilk kez gitmiyorum. Mevsim değiştiriyorum sadece. Seninle Güneş bile buz kesiyor yüreğimde.

Bu tek kişilik olduğunu son sahnesinde anladığım oyunda, belki de senliliğin başladığı andan itibaren ilk kez, sahnedeki, sahnendeki, yalnızlığımdan ve savunmasızlığımdan korkmuyorum. Çünkü kesinlikle bildiğim tek bir şey var: Sevgiyi, dostluğu, ilişkileri hiç oynamadım. İyi-kötü hiçbir şeyin çetelesini tutmadım. İhtiyaç duyulduğunda vermek için, ‘ihtiyaç duyduğumda verilecek mi?’ diye sorgulamadım. İstenmeden vermeye çalıştım ama istemedim hiç. Rutine bağlamadım, ‘Nasılsa böyle gider’ zihniyetiyle uyutmadım elzem sorumlulukları.. Benden vazgeçilemeyeceğini bilerek ama bu gerçeği kendime unutturarak yaşadım her ilişkiyi. Ve seninleyken, özrü kabahatinden büyük çatlakları bile sabır ve sevgiyle kapattım ben. Kendi kaoslarımın içinden sana olan bütün duygularımı tüm saydamlığı ve gerçek hissiyatıyla çıkarmayı başardım ve onlardan ne anladığımı hep çok iyi bildim. Onunla neyi anlatmak istediğimi de. Anlatamadıkların için kızgın değilim, beceremediklerin için de. Ama kurtaramadıklarımızın potasında eriyip yittiğim için de beni suçlama! Unutma ki: Gidenlere seyirci kalmaktır en büyük acı! Acınken sitemin olan acımı şimdi anlamanı beklemiyorum. Bir fincan kahveye umursamazlığımı kattım süt yerine… birinin arkasından, “dur” denmesini bekleyerek giden, seyirci olmanın arabesk tadını çıkarıyorum.. Evet, git; geç bile kaldın!

Ben, yeterince kelime israf ettiğimden; o, söylenebilecek tüm sözleri çoktan tüketmiş olduğunu bildiğinden… vedasız kapanıyor telefon… hayır, ağlamıyorum; ağlamıyorum çünkü tanrıların ne vakti ne tahammülü yok boşa savrulmuş yüreklerden akan gözyaşlarına.

Uzun zaman sonra…

“Bir çiçeğe verdim adını... ve çiçeği sulamıyorum... penceremin önünde duruyor ve hayata karışıyor.. bitkisel hayata...” Öğrenmiş olmalısın: Zamanla azalmayan mutlaka çoğalır. Biliyorum, şimdiden özlüyorsun!

Dedim ya, bambaşka bir yerde, eskisine nazaran neredeyse tek başıma bir hayat sürdürüyorum artık. Yalnız değilim ama kalbim boş…  Tek kişilik yataklarda çok kişilikli bir ilişki belki, hepi topu bu! Dışarıdaki Ay’ı, hani dolun olan, camın önüne özenle yerleştirdiğim mumların ışık oyunlarıyla beraber seyrederek kaleme sarıldığım bu sabaha az kala, belki de onca seneden sonra ilk kez her şeyi kabulleniyorum… Boşa harcanmış zamanı, havaya savrulmuş anıları… Senin yüksek varyantlı siyahlarını da…

Seçilmiş olmak zordur, elenmiş olmaktan bile zor. Bu sensizliğin adı kimsesizlik değil. Ne sensizliğimden mesulüm, ne yalnızlığımın faili meçhul!  Özlediğimin yarısı kadar kalabilseydin kendini… Olmadı; birlikte neredeyse her şeyi başaran biz, bir arada kalmayı beceremedik! Bazen çok sevmek de yetmiyor balığım, bazen yaşatmak gerekiyor! Bazen, şapkadan çıkan tavşan misâli şaşırtmak gerekiyor. Bazen, kimi şeyleri ‘son kez’miş gibi yaşa(t)mak gerekiyor… Bazen.. çoğu zaman.. her istenen, istenildiği anda, düşlendiği şekilde ve yerde olmuyor, olamıyor. Belki kocaman bir bez parçasına yazıp duyguları Boğaz Köprüsü’ne asmak gerekiyor. Aslında sanırım önce hak etmek ve yine de kaybetmekten korkmak gerekiyor. Fazla güvenmemek gerekiyor, ne sevgiye, ne sabra, ne tarihe… Çünkü rutin sandığımız şeyler bir anda yok olabiliyor ve insanın dengesini en çok da bu kanıksanan alışkanlıklar bozuyor. Pişman olmayı öğretiyor insana gerçekliğin yok oluşu ve son pişmanlık hiçbir yalvarışa fayda etmiyor.
Deniz’i(mi)/zi/ özledim..
Deniz ki, ölürsem bir tek onadır, done(bil)ecek olsaydım.. bir tek.. sana!
Sana nasıl sarılıyorum, nasıl!
Gözaltlarından öpüyorum bıraktığın son hasretle... 







         ÖzgeCân’006 -Son Günleri- 
Çarşamba, Eylül 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları X - İç/dökümü

Potkal Yazıları

-X-

İç/dökümü

Sürekli nükseden bir geçmiş, hepsi bu!

Şimdi sen, kırgın yüreğinin yorgun kanatlarını dinlendirirken yabani ağaç dallarında; ben kesik kesik soluyorum mutluluğu. Göçmen düşleri izliyorum hüznün güvertesinden. Bu seferden kimse sağ çıkamayacak!

Çünkü çok özledim.

Eskisi gibi cümleler kuramıyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil zaten nicedir. Başımı dayadığım gökyüzü avutmuyor, kokunu soluyan rüzgâr dindi, ve deniz… ben yokum diye mi yanında, sinsi, sessiz ve bu kadar kimsesiz?

Sevmekle kabullenmek arasında, ani git-geller girdabında, kendimi arıyorum. Bir tek sözcük arıyorum her şeyi kapsayacak… Olmuyor; bu kadar büyük bir iştahla kitaplar okumanın o kelimeyi bulmaya hiçbir faydası yok! Umutsuzca deniyorum. Boşuna okuyorum sanki hayatı, insanları ve satır aralarını. Kimse ve hiçbir şey, yazık ki, asla göründüğü gibi değil.

Gerçekçi masallar, hepsi bu!
Aslında hepsi bu de değil!

Şimdi, neredeyse aynı kokuyu duyumsarken gözkapaklarımızda, böylesi bir özlemin farklı bir adı olmalı değil mi? Bunca uzun bekleyişin, böylesi kadim bir bağımlılığın bir farkındalığı… Belki de ikimizden biri fazla bu hikâyede. Ya da, daha doğru bir deyişle, korkarım bu hikâye fazla ikimize de! Cümleler bizi taşıyamayacak kadar boyutsuz, fakında mısın; artık hiçbir tümce heyecanlandırmıyor bizi. O kadar yalın, alışılmış ve ifadesiz… Anlamları genişletemeyecek kadar kendi içimize kapandık biz de. Pes etmeliyiz artık, tek bir sözcük bile bırakmadan birbirimize.

Uzun yürüyüşlere çıkmalıydık seninle. Geçmişin o çocuk elini bırakıp deniz kenarına kadar yürümesine izin vermeliydik.

Bizim yarınımız yok, biliyorum ama bugünümüz de, bugünümüz bile yok!

Sürekli nükseden bir alışkanlık, hepsi bu!

Hepsi bu olsaydı keşke!

ÖzgeCân’006
Pazar, Kasım 07, 2010 | By: ÖcG

Melodramik Komedi'de Son Sahne

İnsanlar; ‘Naber? Nasılsın? Nasıl gidiyor?’ gibi mecburi istikamet sorulara, ‘iyidir; iyilik işte senden ne haber; boktan, orta şekerli…’ gibi yanıtlar veriyorlardı… Şimdilerde bir sürü cümle kurup ardından ‘ama huzurluyum en azından’ diyorlar… Ben bu sorulara ‘daha iyi günlerim de oldu’ diye cevap veriyorum… Konuşma tıkanıyor…

Şimdi de 'huzur'dan mı bahsediyoruz?

“Bilgi arttıkça, huzursuzluk da artar.” diyen Goethe’nin Genç Werther’inden ne kadar uzaklaşabilir ki huzurunu hiç bulamamış yanım? Aramak, önce, kendini bulmak adına iken... kaybolmuşların içinden aynı karanlığa sığınarak nasıl çıkacağız ki? Huzursuzluk diyoruz adına ama huzur’a dair ne kaldı ki, ya da ne vardı ki etrafta?

Belki de her çiçeğin farklı kokması, akşamın her şehre farklı çökmesi gibi... Yazabilirsem eğer, yazı beni değil, yazdıklarımı eksiltiyor sanki... Yazdıkça yitirmiyor da, yazdıkça uzağımda tutabiliyor gibiyim çoğu şeyi... Hani okumaya büyük şehre gönderilen evlat gibi...

Masallara inanmaktan vazgeçtik vazgeçeli çoğumuz, mutsuzuz... Masallara inanmıyorum ben de, çok istesem de inanamıyorum belki ama masal tadında yaşamak var ya... elimden ne gelirse yapıyorum....
Yazdıkça huzur buluyor(du) bir yanım, yazdıkça arınıyor(d)um gündelik öfkelerden, bencilliklerden...

Uzun zamandır yaz(a)mıyorum diye, düşünüyorum da... hiçbir şey beni eskisi gibi yıpratamıyor galiba!
Tan/r/ılar bizleri üniformize san/r/ılarla kendi boyundurukları altında eritmek istiyorlar. İnsan kendi duy(g)u ve düşüncelerini genelleyemez, bir başkasının ise bunu yapması adil değildir. Siz alıştıklarınızı sevmeye devam edebilirsiniz; ben alışılan ne varsa eskisi kadar sevilmediğini gördüğüm için karşı çıkıyorum alışmak'a... Alışkanlığın adrenali de rafta durduğu yer de farklı mesele... Nüanslar, ne kadar ufak olurlarsa olsunlar, anlam katarlar benzer(lik)lere...

Her yolun aydınlığa çıkacağını nasıl garantilebiliyor, kim? Kaldı ki azmin sonu hırsa vardığında kararır amaç, yol aydınlık olsa da varılan nokta kara(msar)dır artık... Vazgeçmek, korkaklara ya da güçsüzlere yakışan bir sıfat bana göre, oysa bilgi güç, bilmek için çabalamak güçlülüktür! Deneyimlerin farkıdır anlamların her zihinde ayrı bir görüntüyle yaşaması, deneyimleri bile klasifiye etmek niye? Kimi gözleri kapalıyken görür dolunayı, kimi dolunayın altında ay ışığı yoksunluğundan sızlanmaktadır...
İnsan olmak, başlı başına bir argüman zaten, doğru değerlendirilebilseydi eğer kimse zamana esir kalmak zorunda olmayacaktı!

Baksana... ezbere yaşanırken her şey, ezberlenirken denklemler, tanımlar, açılımlar... Tatlar bile ezberken damaklarımızda... Bildiğini şablonlarken insanlar ve aktaramazlerken kendi dağarcıklarına; yabancılaşırken git gide anlam(ak)’a... Zevk alamamak’tır huzursuzluk, alıştığı için en iyi tattan bile yoksun kalmaktır... Alışmakla vazgeçmek aynı anlamı katar gibi bana bu ara... “Alışmaktansa, dört nala deniz üzerinde koşmaya fora” derim ben!

Gözlerinizdeki nem yüreklerinizdeki romatizmayı azdırmıyorsa artık: Gerçekler arasındaki yalanları bulmak, hayaller arasında gerçek aramaktan daha kolay ve acısız!