CânBalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CânBalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Mayıs 19, 2013 | By: ÖcG

En çok ve her zaman sen.. 'iyi ki doğmuşsun'...



Unuttum sanıyorlar Eflâtun çocuk, unuturum sanıyorlar... 
Bilmiyorlar ki ben kötülükleri kolay unuturum, kalbi yürek gibi çarpanları asla!

Doğduğun gün hâlâ milat gibidir yaşama ne varsa yalnızlık pahasına, can hıraş sahip çıktıklarıma... 
Doğduğun gün hep inceden keser bir yanımı, kanatmaz ama sızıdır en derin kesiklerden beter...

Rahat uyu, yalnızca Mayıslar ve Eylüller'de değil, ne zaman mutluluk içre bir şey olsa.. ne zaman 'iyi insan' hissetsem kendimi, ne zaman ödüllendirse hayat beni, bunca yıla, üzerindeki onca toprağa ve zamanın hoyratlınağa rağmen __kimse bilmese de__ kadehimi hep ilk seninkiyle tokuşturuyorum ben...


Ama keşke... belki son bir kere daha... burada olsaydın... 
O bir tek an için geri kalan tüm renklerden vazgeçebilirdim...

Işıklar içinde yat, rahat uyu eflâtun çocuk...
Bir balon bıraktım gökyüzüne, eline ulaşırsa yaz yağmuru gönder bana...


http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2011/09/olum-cu-l.html

http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2012/05/sen-iyi-ki-dogmussun-ama-niye-yoksun.html
Salı, Temmuz 31, 2012 | By: ÖcG

ÖzgeCân

“Nicedir bu Cân’ın bir Özge’si kayıp…
Ve o tuhaf hikâyenin aleni öznesi…”

Şimdi uyu…
Birazdan çıkacağım zamandan.
öylece sessiz, sedasız
ve seni karıştırmadan.

Dönersem…
Islak bir günaydın olur
gözyaşımın sabahları aydınlatan
rengi..

Uyandırmazsam seni…
Bil ki,
gitmiştir Can’ı Özge’sinden….



(Yüreğine sağlık Olgun Abi)

ÖzgeCân
Cuma, Eylül 30, 2011 | By: ÖcG

ÖLÜ'M-Cü-L

15 Şubat 2005
ÖLÜ'M-CÜ-L 

18.05'1976 - 29.09'995
ÖzgeCan


'Elveda' demiyorum melek çocuk; sadece... tekrar buluşuncaya kadar 'hoşçakal'....




:DCEI:

Burnumun ucuna güle oynaya konan, umarsız, minik bir yağmur damlası getirdi seni bana. Öyle ki, bu en karanlık ânımda bile aydınlık bir gülümseme oluverdin buruk dudaklarımda.

Hatırlıyorum...

Çizdiğimiz resimler dans ederdi, söylediğimiz şarkılar ağlardı, bakışlarımız yıldız yıldız parlardı; sözlerimiz güneş gibi sarı-sıcak ve güçlüydü. Gülmenin en derinlerdeki anlamını, birlikte ağlamanın anlatılmaz yakınlığını, hatta aydedenin gözlük taktığını bile biz bulup çıkarmadık mı tozlu tavan arasından? Oyuncak atlar üstünde, bez bebeklerde, kurmalı trenlerde bile kuytulara saklanmış, çocuksu ama saf ve gerçek duygular yaşamadık, yaşatmadık mı? Neşenin şımarıklığını da, hüznün kara bulutlarını da aynı duyarlılıkla taşıyabildik beraber. Hayatın ciddiyetini bilerek ama ne zamana kadar yaşayacağımızı bilememenin verdiği serbestlikle, mesafeli fakat çocuklar gibi vurdumduymaz olabildik yıldızsız geceler bile şekerden evimizin kapısını yumrukladığında... Asık suratlara gülmeyi, ağlamayı zayıflık sananlara ağlamanın değerini biz öğrettik. Böylesi bir sevgiye inanmayanları inandırdık birbirimize verdiğimiz güvenle, bağlılıkla; etrafa saçtığımız ‘parlak mutlu’ ışıltılarla. Sevgi tarihine lekesiz harflerle geçirmeyi başardık adımızı; uzaklıklara, zamana yenilmeyerek ispatladık unutmayacağımızı, sonsuzluğu...

Şüphesiz, her gün güneş ışığıyla yıkanmadı duygularımız... Bazen, ister-istemez yağmurlarla bir olup sırılsıklam da oldu gözlerimiz. Acılarımız içimizi doldurdu; yaşamdan bunaldığımız, birbirimizden sıkıldığımız, hatta varlığımıza yaka silktiğimiz anlar da oldu hayatımızda. Ayrılıklara boyun eğdik, özlemleri umursamadık bazen, yolları da zamanı da soktuk aramıza... ama hepsi kısa sürdü. Karanlıklara boyun eğdik ama asla nefrete teslim olmadık, ebedi ayrılığa savrulmadık biz! Ne var ki ihanet ettin sen! Daha cümle bitmeden, gereksiz bir yerde, hatta en uygunsuz yerde noktayı koyuverdin yaşanacaklara. Daha ne üç noktalar olacaktı, daha ne parantezler açacaktık anılara, böyle apansız kırılmasaydı kalemin...

Sonbahar yapraklarının cansızlığı, güneşin can çekişen son ışıkları, kara bulutlardan boşalan hüzün kokulu yağmurlar, kan kokan akşam kızıllığı yaşama sevincini baltaladı, sen daha karşı koymaya fırsat bulamadan... Henüz duvarları sevgiye boyamadık, ağaçların dallarını birbirine düğümlemedik, karıncalara kentler kurmadık planladığımız gibi...

Hani sen kuşlara piyano çalmayı öğretecektin de, benim dans dersi! verdiğim balıklar da eşlik edeceklerdi?... “Yaşamadığımız mutluluklar, dökmediğimiz gözyaşları, kokusunu bilmediğimiz daha nice duygu var, tatmadığımız pastaları hiç mi merak etmiyor musun?” diyen sen değildin de bir başkasıydı sanki!!! Ama... gittin; hayatın senden bıkmasını bekleyemedin! İstanbul yetim, Ankara ümitsiz kaldı ve ben.. kimsesiz!

Şimdi yalnızım. Bir başına gerçekleşmiyor kurduğumuz hayaller; ortaksız çekilmiyor dertler, tek başına yaptığı en zevkli işten bile bir tat alamıyor insan... Cuma akşamları 22:00 telefonlarını nafile bekler oldum ve hiçbir hayal gücünün bulamayacağı, eşsiz sürprizlerini... Hem kendi kendime pasta savaşı yapamam ki! Kendi kendimi gıdıklayamam; sevgi sözcükleri yerleştirip dünyanın en anlamlı hediyesinin üstüne, uçan bir balona koyup kendi kendime gönderemem ki! Saç tellerimi sayma konusunda senin kadar başarılı değilim ben, hâlâ bütün yıldızların isimlerini öğrenemedim... Ya tango yapmayı? Senin yüzünden evlenemeyeceğim!!! Kendi kendimi sevemem Haki, bu sevgiye büyük hakaret olur... Lanet olsun! Pasta savaşları, salçalar, muz püreleri, hızlı arabalar, hıyar ve pijama partileri, su bombaları; omuzlarımızda yük olmuş gözyaşlarımız, hayallerimiz, umutlarımız, içimize sığdıramadığımız duygulanmalarımız, kimsede olmayan garip dostluğumuz... daha pek çok şey daha... babasız kalamazlar! Yoksun, eğer çıkıp geri gelsen, burnunu bir kez daha kırardım, bir daha böyle gideme diye...

Mızıkçısın sen, oyunbozansın, sahtekârsın! Hep öyle değil miydin sanki! Yenileceğini anladığında esrarengiz bir şeklide hastalanan, kaybetmemek için oynamayan, hile yapmaya çalışıp yakalanan yaramaz bir çocuktun sen hep... Hayat oyunundaysa okey attın Hakan, dikkat etmedin, önüne bakmadın çünkü!

Bir Jack Daniel’ s damlasının içine sıkışıp kaldım bu gece... Hiçbir şeyin gücü yetmedi kaderi yolundan dönmeye ikna etmeye... Özledim, o kadar özledim ki, seni hatırlatan her ne varsa yüreğime koydum, gözyaşlarımla dokundum bu gece..

Gökyüzünde nokta nokta yıldızlar var bu gece; hepsinin birer adı var, bir bahar akşamı koyduğumuz. Serin bir bahar yeli gıdıklıyor ensemi, ve ben, özlemini dolayıp aydedenin boynuna sana gönderiyorum tüm sevgimi...

Bahar geldi Hakan; en sevdiğin kır çiçekleri seni anıyor her köşe başında... Bu bahar, bir bahar, ilk kez ihmal ediyorsun beni...

Üzüldüğüme üzülme, ağladığıma kızma, zaman alır ama toparlanırım... Seni seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu, sevmeyi ve sevilemeyi öğreten koca adam, seni hâlâ seviyorum, yokluğunda da tıpkı varlığında olduğu gibi doludizgin...

Elveda demiyorum Hakan, sadece... 
“TEKRAR BULUŞUNCAYA KADAR HOŞÇAKAL...”
***29.06'003 _ Seni özlemenin kitabını yazabilirim.. Ama yapmıyorum. Senin bıraktığın gibi değil hiçbir şey, ne hayat, ne insanlar... üşürsün, kırılırsın diye korkuyorum.... Rahat uyu... 


*** Kasım'006
Kaç gecedir uykularımda renkleniyor gülüşün...
Kanıp.. gecenin en karanlık ânına uyanıyorum: YOKSUN !
İşte o zaman sabah ayazı ben oluyorum!
Gittin belki ama terk etmedin, buralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum.
Hani bir yıldız göz kırpar, bir balık kuyruk sallar, olmadık anda bir şey beni mutluluktan çılgına çevirircesine şaşırtır diye.. belki de ufacık bir mucize bekliyorum: YOKSUN!
Bu gece hiç yıldız da yok!
İşte o zaman yalnızlık ben oluyorum!
Portakal suyu sıkıp kabuklarından kolye yap bana yine ne olur; bak hastayım, iyileşsin yaralarım...
Kesme şekerden diş yapıp öpmeye çalış beni; hüznümü al da dudaklarımdan, neşeye bulanayım...
Arabayı durdurup bir alt geçitte, zorla şarkı şarkı söylet bana; "heyhat hayat" diye bağırıp unutayım soğuğu, zira donmaktayım...
Uçan bir balonun ucunda o pamuk helvadan yolla bana, imdat, ölüyor çocuk yanım...
Çağırıyorum işte, yalvarıyorum bakıp her sokak tabelasına... 
Rüzgâr bile dokunup gözyaşlarımı kurulamıyor!
Çok uzun zaman oldu : YOKSUN !
L A N E T O L S U N !
Anladım, sen de küstün oynamıyorsun! 
 
***30.09'011 _ Biliyorum gidenlerle ölünmez ama kalanlarla da yaşanmıyor! ... Artık, son bir dalga beklerim; beni de alıp götürsün diye... (Zakkum)
Pazar, Mart 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları III - Balıksız Deniz Yoktur!

Potkal Yazıları

-III-

Balıksız Deniz Yoktur


Gece teslim ederken kendini günün en uykusuzlarından birine, yokluğuna üzülmenin ya da uzaklaşmalarına sinirlenmelerin boşuna olduğunu midemde bir yanmayla ayrımsıyorum. Kedileri neden ve nasıl sevmediğimi sormuştun bir gün, dişe dokunur bir şey söyleyememiştim. Ama şimdi söyleyebilirim. Kediler, bağımsız hayvanlardır. Giderler.. sessiz, habersiz, nereye olduğunu bile bildirmeksizin, küçük olsun bir iz bırakmaksızın yok olurlar uzun bir süre.. ta ki üşüyünceye, karınları acıkıncaya, sevgiye ve şefkâte susayıncaya kadar.. Sonra, en az gittikleri kadar sessiz sâkin ve inadına, hiçbir şey olmamış gibi, dönerler. Döndüklerinde her şeyin; yemek taslarının, kumlarının, kalorifer önündeki yastıklarının, daha da ötesi.. onlara olan sevgi ve sadakatin yerli yerinde olmasını beklerler... Senin ondan ne beklediğinin, ya da onun yokluğunda mırıltıları özleyen sessizliğinin onun için bir önemi yoktur, dönmüştür ya, ötesi anlamsız!

Şöyle etraflıca, gerçekten, bir düşünsene; ne farkın var senin onlardan? Canı çekince apansız giden, keyfi isteyince yeniden teşrif eden o kedilerden diyorum, ne farkın kaldı!

            Sana ihtiyacım vardı anlıyor musun, hiç olmadığı kadar! Belki kollarına alıp avutamazdın beni, gözyaşlarımı sevemezdin şefkâtle.. ama dokunabilirdin yüreğime, kelimelerime... Olmadı balığım, biz bu işi beceremedik! Yıllardır birbirini arayıp sormayan ama zamanlar sonra bir araya geldiklerinde kaldıkları yerden aynen devam eden dostlar, hiçbir şeye yenilmediği düşünülen dostluklar vardır. Bizimki ancak onlardan biri olabilir. O halde, işi zamana, şansa ve kadere bırakalım ve bir gün, aynı çizgi üzerinde karşılaşırsak, kaldığımız yerden başlayalım. Araya hiç zaman, hiç acı, başka insanlar, mutluluklar, hastalıklar, hüzünler girmemiş gibi... Kar hiç yağmamış, ağutosun en sıcağını yaşamamış gibi.... Telefon konuşmalarına sığdırdıklarımızı, senin notalarını, posta kutularında mektupları unutarak.. yoldan geçen bir adama “merhaba”, köşedeki butiğin sahibine “hayırlı işler” der gibi.. kolay, çabasız ve karşılıksız olsun bizimkisi.. sen güneş falan da çizme, kandırmayalım kendimizi!

Sen hâlâ ‘ne yaparsan yap gri’ bir şehirde yaşıyorsun... Sokakları neredeyse cetvelle çizilmiş, caddelerin ablukasındaki köşeli parkları sahte yeşillere boyanmış, göğünde martıların kanat çırpmadığı, deniz kenarı çay bahçeleri olmayan ve hiç olamayacak o şehirde... Belki de sırf bu yüzden, bazen ben de yitip gidiyorum sende, o grilerin yüreğine sinsice sindiği zaman dilimlerinde...

Oysa benim şehrimin göğsünde martılar uyuyor geceleri, iyotlu buruk bir deniz kokusu dolduruyor ciğerlerimi, ne yöne baksam deniz görüyorum ve biliyorum: Balıksız deniz yoktur! Belki de bu yüzden, hayır sadece bu yüzden, özlüyorum seni!

ÖzgeCân’004

Potkal Yazıları I - Sende Bana Ait Bir Şey Var

Potkal Yazıları

-I-

Sende Bana Ait Bir Şey Var

Selam, mutsuzluğunu bile terk edemeyen, hüzne sınırsız abone; yüreği okyanus, bakışları yakamoz balıkadam.... Bir kez daha Bodrum, ve bir kez daha yüreğim sana atıyor, oturduğum aynı masadan... Sana yazıyor olmanın verdiği o tarif edilemez duygu bir yana, karşımda bir de fotoğrafın olsaydı, kahvenin bana verdiği o müthiş enerjinin nasıl bir hazza dönüşebileceğini düşündüm az önce... Tuhaf! Yan yana çekilmiş bir fotoğrafımız bile yok diye kapris yapmıyorum, hayır; biliyorum kimsenin yüreğinin yoktur somut bir kavrama yansıması... Yine de, biliyorum ki,  bir çift kara göz nasıl da aydınlatacaktı satır aralarımı...

Sesin... Uzakta, çok uzakta yağan bir yağmurdan bulutların taşıdığı serin bir nefes gibi geliyordu. İçime yaydığı mutluluk kadar, yanında olamamanın, hüzne birlikte vuramamanın ‘lanet olsun!’ unu da getiriyordu beraberinde... Cezmi geldi aklıma; bizim Cezmi... Hani elmalı çayların dumanı, kahvenin kreması Cezmi...

“Bazen aşk gider. Ve hayat da gider onun peşinden. Sen terk edildiğin yerde öylece kalakalırsın. Bir sabah uyanırsın ki, gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir. Aynada tek parça görünen bedenin, aslında içinde lime limedir.”, diyen Cezmi;

“Bazen aşk gider. Ve sen yıllardır içinde yaşadığın yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın.”

“Bazen aşk gider. Ve adresi değişir evinin. Sesinin tonu değişir. Yüzünün rengi… Yatağının sıcaklığı… Yediğin yemeğin tadı… Uykuların değişir. Ve rüyaların…”, satırlarıyla adeta seni anlatan Cezmi;

ve: “Bazen aşk gider… Ya da siz gittiğini sanırsınız...”, diye yüreğime su serpen Cezmi....

Bazen aşk gider balığım, ya da biz gittiğini sanırız... Ama biliyorum, sen de benim gibi erken yaşlanmış ama hiç büyümeyen bir çocuksun. Tapıyorsun yaşamaya, tapıyorsun nefes almaya, bağlısın yürek ısılarına... Onca acı çekmene rağmen AŞKA AŞIKSIN sen de deniz kenarları gibi… BENİM GİBİ… Sen varken, yüreğin varken, içinde bir yerlerde o sonsuz ısı ve ışık kaynağı varken... Ne aşk seni bırakıp bir yere gidebilir; ne sen bir adım ötesine geçebilirsin aşkın!

Aynada kendinle yüzleştiğin gece yarıları, hüzünlerin durmaksızın acı veren paslaşmaları... Bitmediyse eğer... Hala uzak kıyıların feneriyse bir çift gözün hayali... Yanılmadığımı anlayacaksın. Kanatsa da yüreğindeki can kırıkları...

Kendi içinde dönüp duran ve hep okyanusu hayal eden bir nehir gibisin sanki. Ve nedense, hüzünlerinden, kendini yalnız hissetmelerinden, sesinin üzerine inmiş yoğun sisten sorumlu tutuyorum kendimi. Hayır, bütün bunlara ben sebep değilim, biliyorum ama tüm bu yaşanmazlığı üzerinden çekip alacak güce ulaşamadığım için kızıyorum kendime... Neden mi bu kadar önemsiyorum? Hangi kelimeler ne kadar doğru anlatır bilemiyorum; ama özetleyeyim: “Sende bana ait bir şey var. Ne, bilmiyorum. Ama seni her düşündüğümde.. yokluğunu hissediyorum.”

Belki de yitirdiklerimi sende bulduğumdan, belki de bende olmayanı sende yakaladığımdan... Belki de... ikimiz bir arada olduğumuzda çok yoğun bir şekilde duyumsadığım ama asla ne olduğunu anlayamadığım o tarifsiz duygudan... İçine dolan acıyı paslaşamamamızı anlayamıyorum...

Sanırım, şu ana kadar yazdığım, anlaşılması en zor, edebi kalitesi en düşük ve cümleleri birbirinden en bağımsız ilk mektup bu. Komik gelecek belki ama, kendimi en iyi ifade ettiğim mektup da bu! 

Biliyorum, hırçın bir okyanusu bardağa doldurup kana kana içemedik; rüzgârla bir olup saldıramadık yel değirmenlerine daha... Ama satır aralarına nice duyguyu sığdırdık biz, kahve molalarına hayatın bizzat kendisini... Anlamsızca konuştuğumuzu sanırken bile, anlamın ta kendisiydik..

Geceler.. Ne kadar uzun olursa olsun, yağmur ne kadar sürerse sürsün, hasret de bıraksan neşeye... Mutluluktan bıktırıncaya kadar, kelimelerimde, özlemimde, paylaşımlarımdasın... Sen kaçıp yakanı kurtarana kadar da, senin bulamayacağın kadar kuytuda ama ne zaman ihtiyacın olsa hissedebileceğin kadar.. yanındayım..

Gittikçe artan ama gittikçe daha az acıtan bir özlemle.. balık kalbiyle...

Özgecan#55

*NOT: Bu mektubu out of archive yap pls. Çünkü bu satırlar, uykusuz, yorgun, hafif alkollü bir geceden doğma, yazanın bile tam olarak anlayamadığı kadar karmaşık; Orhan Baba’nın bile aşırı bulacağı kadar arabesk bir yazı kümesi :pP

SISMIKI sarılıyor; KOMACAN öpüyorum...




Sancılı ayrılıklardan geriye sâkin sularda durgun yüzen bir balık kaldı.
Oysa denizler iklimiydi aşkın ve güneşti bakışları ilkbaharın.
Yine de kardelenleri düşün, ya da kaktüsler yok mu çölde?
Umudunu yitirme!

(Özgecan#55)©
25.01’003
Cumartesi, Mart 12, 2011 | By: ÖcG

Yürek Büyücüsü OZ*


Özgür İNAM
İliklerine kadar turuncu bir sonbahar, pastırma yazının terini soğutan akşam esintisiyle hissettiriyordu kendini. Lodosun habercisiydi deniz fenerlerinin bakıma girişi. Zor, bilenlerin sandığından çok daha zor bir yaz bitiyordu. “İyi ki varsın” dedirten bir can simidiydin sen, ben dingin denizlerde sinsi anaforlarla didişirken. Kendine alıştırmayan ve kendini sevdirmeyen… Ama varlığı her daim, sevginin ötesinde hissedilen. ‘Düş’, desem değil; ‘düşme’, desem, zaptedilemeyen!

“Sen o şehrin en güzel yürekli m’artısıydın…
Yelkendendi k’an’atların…”

Şimdi… Bambaşka bir deniz kıyısında, hayatı bir kez daha sorgularken ulu orta; dünyayı bir çanta gibi sırtında taşıyan, hayatı bir yolculukmuşçasına yollarda yaşayan, yüreğinin sesiyle dalaşıp, rüzgârın sesiyle konuşan, kocaman bir teleskopla uzakları yakın, düşleri olanaklı kılan o adamı özledim. Öyle çok özledim ki, her şey bu kadar değişmişken; yerler, yollar, insanlar, ben bile bunca değişmişken… korkmuyorum ne zaman “keşke” desem, sesime ses verecek sesinin sessizliğinden…  -sanıyorum ki biri en umulmadık saatte beni uykumdan uyandırıp baş ucuma bıraktığı -belli ki ağaçtan toplanmamış- meyveleri yememi söyleyecek, tüm mahmurluğuma rağmen ısrarla uykumu açtıktan hemen sonra, “ben gideyim de sen uyu” diyecek. Sırtını dağlara dayamış, cephesi yola dönük o bembeyaz sitede, sandalyeleri çekip çimlerin üzerine… ayaklarımızı birbirine dayayıp bira mı, kola mı, benim seni kızdıran, benim herkesi kızdıran kahvemi mi bilmem, içtiğimiz; kâh insanlığı kurtardığımız, kâh birbirimize fazla kızıp hırlaştığımız, kâh yıldızları kovaladığımız geceleri büyük bir hızla sabahlara yaklaştırdığımız anlar hep yanımda biliyor musun? Keşke deliler gibi içsek yine ve kucaklaşıp devrilsek neon âşıklar gibi yerlere…

“Biliyorum, bizi akşam yemeğine götürmeni beklerken,
sesin gelecek bir başka şehrin denizindeki güverteden.
Başka bir kıtaya mesaj yollamaya çalışırken,
saçsız gülümsemen taşıverecek penceremden…”

Her yolculukta birçok anıyı mecburen ardımda bırakmama rağmen, seninle yaşanan neredeyse her şeye kutsal bir emanet gibi sahip çıkıyorum. Sen bana sunulmuş en vaatsiz sevgisin çünkü. Beklentisizimsin benim. Canın sevilmek istediğinde, ihtiyacın olduğunda değil, paylaşmaya gelenimsin. En çok da bunun için ikimiz içre ne varsa, gururla ve güvenle taşıyorum. Hep çok uzaklarda olacaksın biliyorum; bir gün ayaklarındaki yaraları sararken, ertesi sabah özlemine uyanacağım.

“Sen zaten bir meleksin;
sadece kanatların yok!” demiştin ya..

Kanatlarımı görmeyen bir tek sendin. Oysa sadece görenin koparması şart koşulmuş bir kara yazgıya bağlanmıştı kanatlarım. Bu yüzden melek sandın beni, kanatlarım olsaydı inanmazdın. Kanatlarımın gölgesinde dinlenen, azıcık üşüdüğünde tekrar güneşe dönenlerden olmadın hiç. Kanat kanataydı duruşumuz, habersizdik birbirimize bu kadar içten değdiğimizden…

Aralık’ın, bir yılın daha, sonu geliyor; zaman, seni düşündüğümde çok hızlı akmış gibi hissettiriyor. Kim bilir kaç asırdır bekliyordum, kim bilir daha kaç asırdır tanıyorum seni.

“Ben bu şehrin benimle tanıştırdığı herkesi.. ama en çok seni sevdim!”

Sabahları tertemiz olurdu gömleğin, bermudan ütülü; bir tek saçların bozardı bu uyku mahmuru düzeni. Akşamları okuldan dönen yaramaz erkek çocukları gibi kirlenmiş bir gömlek bermudanın üzerine salınmış, neredeyse tüm düğmeleri açık… Seslenişini hatırlıyorum bedenime isim, adıma cân verirken… Terastaki dumanı da unutmuyorum, Arşipel’e kıyısı olan, bir yanı hep ıslak yer yastığımızı da, leb-i derya; dizlerimde uyuyordun ben saçlarını tel tel canlandırırken. Haftalarca, sırf bana göstermek için gökyüzünü kim bilir kaç kere tarayıp sonunda bulduğun Venüs’ün, acemi bir heyecanın ayak darbesiyle kaybolduğunu sandın. Oysa Venüs gözlerinin içindeydi senin, hiç zorlanmadan buldum… Güneş batışına nazır sardık en keyifli cigaralarımızı da, yadsımakla / kanıksamak arasında debelenip durduk, zarlar hep bana düşeş gelirken… Şimdi yokluğunu yadsıyor, bil(dir)meden gidişlerini kanıksıyorum.

“Özlemek, geri getirmeye yetecekse seni;
iki portakal ve bir elma, biraz da Eti Cin tadında…
paldır küldür dal da odama,
‘uyuyor muydun’ sorusuna küfrettirerek uyandır beni!” E mi?

Hep çok uzaklarda olacaksın biliyorum, bir gün ayaklarındaki yaraları sararken ertesi sabah özlemine uyanacağım. Her şey öyle canlı ki, hep ve her zaman, adını hatırladıkça, huzura bulanacağım…

Bu ara, ne zaman içim üşüse sana sarıldım ben. Sıcacıksın, gerçeksin ve cânsın…
Şafak kaç, bilmiyorum; ama fazla kalmadı, hissediyorum.
İyi ki varsın yüreğimin Oz* Büyücüsü
Sen, her insanın sahip olmak isteyeceği bir DOST'sun...

* Özgür İNAM ( Yelken(ci) Adam)
 ** Neredeyse 6yıl oldu bu yazıyı yazalı... Şimdi... Yine apar topar, yine dünyanın apayrı bir yerindesin... Özge'ndin... Uzun sürmesin :(


2005 Nostalji 




2008 Nostalji
                                                     
Perşembe, Aralık 09, 2010 | By: ÖcG

Gemi'ler Ölme'se

Ay ışığından ellerim vardı, evet,
bir açtım mı yıldız saçardı avuçlarım.
Galaksinin tüm renkleri parlardı
gözbebeklerimin rahminde.
Sonra bir düştüm…
Hayattan bir düş’tüm…
Uyandım… acı içinde…


Ne demeli bilmiyorum ki;
bu kadar yoldan,
bu kadar dönüşsüz yolcudan sonra!
Ne incir yaprağı, ne dipsiz karanlıklar
örtemez bu kadar utancın mahcubiyetini…
Nehirler de yanar unuttun mu?
Balıklar da kanar yaralanınca!
Köprülere ihtiyacımız yoktu
gemiler ölmese…