![]() |
| Özgür İNAM |
İliklerine kadar turuncu bir sonbahar, pastırma yazının terini soğutan akşam esintisiyle hissettiriyordu kendini. Lodosun habercisiydi deniz fenerlerinin bakıma girişi. Zor, bilenlerin sandığından çok daha zor bir yaz bitiyordu. “İyi ki varsın” dedirten bir can simidiydin sen, ben dingin denizlerde sinsi anaforlarla didişirken. Kendine alıştırmayan ve kendini sevdirmeyen… Ama varlığı her daim, sevginin ötesinde hissedilen. ‘Düş’, desem değil; ‘düşme’, desem, zaptedilemeyen!
“Sen o şehrin en güzel yürekli m’artısıydın…
Yelkendendi k’an’atların…”
Şimdi… Bambaşka bir deniz kıyısında, hayatı bir kez daha sorgularken ulu orta; dünyayı bir çanta gibi sırtında taşıyan, hayatı bir yolculukmuşçasına yollarda yaşayan, yüreğinin sesiyle dalaşıp, rüzgârın sesiyle konuşan, kocaman bir teleskopla uzakları yakın, düşleri olanaklı kılan o adamı özledim. Öyle çok özledim ki, her şey bu kadar değişmişken; yerler, yollar, insanlar, ben bile bunca değişmişken… korkmuyorum ne zaman “keşke” desem, sesime ses verecek sesinin sessizliğinden… -sanıyorum ki biri en umulmadık saatte beni uykumdan uyandırıp baş ucuma bıraktığı -belli ki ağaçtan toplanmamış- meyveleri yememi söyleyecek, tüm mahmurluğuma rağmen ısrarla uykumu açtıktan hemen sonra, “ben gideyim de sen uyu” diyecek. Sırtını dağlara dayamış, cephesi yola dönük o bembeyaz sitede, sandalyeleri çekip çimlerin üzerine… ayaklarımızı birbirine dayayıp bira mı, kola mı, benim seni kızdıran, benim herkesi kızdıran kahvemi mi bilmem, içtiğimiz; kâh insanlığı kurtardığımız, kâh birbirimize fazla kızıp hırlaştığımız, kâh yıldızları kovaladığımız geceleri büyük bir hızla sabahlara yaklaştırdığımız anlar hep yanımda biliyor musun? Keşke deliler gibi içsek yine ve kucaklaşıp devrilsek neon âşıklar gibi yerlere…
“Biliyorum, bizi akşam yemeğine götürmeni beklerken,
sesin gelecek bir başka şehrin denizindeki güverteden.
Başka bir kıtaya mesaj yollamaya çalışırken,
saçsız gülümsemen taşıverecek penceremden…”
Her yolculukta birçok anıyı mecburen ardımda bırakmama rağmen, seninle yaşanan neredeyse her şeye kutsal bir emanet gibi sahip çıkıyorum. Sen bana sunulmuş en vaatsiz sevgisin çünkü. Beklentisizimsin benim. Canın sevilmek istediğinde, ihtiyacın olduğunda değil, paylaşmaya gelenimsin. En çok da bunun için ikimiz içre ne varsa, gururla ve güvenle taşıyorum. Hep çok uzaklarda olacaksın biliyorum; bir gün ayaklarındaki yaraları sararken, ertesi sabah özlemine uyanacağım.
“Sen zaten bir meleksin;
sadece kanatların yok!” demiştin ya..
Kanatlarımı görmeyen bir tek sendin. Oysa sadece görenin koparması şart koşulmuş bir kara yazgıya bağlanmıştı kanatlarım. Bu yüzden melek sandın beni, kanatlarım olsaydı inanmazdın. Kanatlarımın gölgesinde dinlenen, azıcık üşüdüğünde tekrar güneşe dönenlerden olmadın hiç. Kanat kanataydı duruşumuz, habersizdik birbirimize bu kadar içten değdiğimizden…
Aralık’ın, bir yılın daha, sonu geliyor; zaman, seni düşündüğümde çok hızlı akmış gibi hissettiriyor. Kim bilir kaç asırdır bekliyordum, kim bilir daha kaç asırdır tanıyorum seni.
“Ben bu şehrin benimle tanıştırdığı herkesi.. ama en çok seni sevdim!”
Sabahları tertemiz olurdu gömleğin, bermudan ütülü; bir tek saçların bozardı bu uyku mahmuru düzeni. Akşamları okuldan dönen yaramaz erkek çocukları gibi kirlenmiş bir gömlek bermudanın üzerine salınmış, neredeyse tüm düğmeleri açık… Seslenişini hatırlıyorum bedenime isim, adıma cân verirken… Terastaki dumanı da unutmuyorum, Arşipel’e kıyısı olan, bir yanı hep ıslak yer yastığımızı da, leb-i derya; dizlerimde uyuyordun ben saçlarını tel tel canlandırırken. Haftalarca, sırf bana göstermek için gökyüzünü kim bilir kaç kere tarayıp sonunda bulduğun Venüs’ün, acemi bir heyecanın ayak darbesiyle kaybolduğunu sandın. Oysa Venüs gözlerinin içindeydi senin, hiç zorlanmadan buldum… Güneş batışına nazır sardık en keyifli cigaralarımızı da, yadsımakla / kanıksamak arasında debelenip durduk, zarlar hep bana düşeş gelirken… Şimdi yokluğunu yadsıyor, bil(dir)meden gidişlerini kanıksıyorum.
“Özlemek, geri getirmeye yetecekse seni;
iki portakal ve bir elma, biraz da Eti Cin tadında…
paldır küldür dal da odama,
‘uyuyor muydun’ sorusuna küfrettirerek uyandır beni!” E mi?
Hep çok uzaklarda olacaksın biliyorum, bir gün ayaklarındaki yaraları sararken ertesi sabah özlemine uyanacağım. Her şey öyle canlı ki, hep ve her zaman, adını hatırladıkça, huzura bulanacağım…
Bu ara, ne zaman içim üşüse sana sarıldım ben. Sıcacıksın, gerçeksin ve cânsın…
Şafak kaç, bilmiyorum; ama fazla kalmadı, hissediyorum.
İyi ki varsın yüreğimin Oz* Büyücüsü
Sen, her insanın sahip olmak isteyeceği bir DOST'sun...
Sen, her insanın sahip olmak isteyeceği bir DOST'sun...
* Özgür İNAM ( Yelken(ci) Adam)
** Neredeyse 6yıl oldu bu yazıyı yazalı... Şimdi... Yine apar topar, yine dünyanın apayrı bir yerindesin... Özge'ndin... Uzun sürmesin :(
2005 Nostalji
2008 Nostalji

0 yorum:
Yorum Gönder