Potkal Yazıları
-V-
En Çok Sen Yakıştın Yalnızlığıma
“ay farzındayım
tırnaklarımın arasına dünya birikti
kimseye koyduğum ad da yok
ve bu gece
ilçeyken il oluveriyor yalnızlığım”
tırnaklarımın arasına dünya birikti
kimseye koyduğum ad da yok
ve bu gece
ilçeyken il oluveriyor yalnızlığım”
küçük İskender
Uzun zamandır yalnızlıktan tasarruf etmeye çalışıyorum geceleri. Bu gece erken girdim diye eve belki, biraz daha erken indi gibi karanlık... Uyku zorlarken gözkapaklarımı, inat ettim ilk kez uykuya... Çıkıp biraz dolaşmak için, üşendiğimden ve hava soğuk olduğundan, biraz geç.. ama uyumak için de bir hayli erken; üstelik sen bu kadar aklıma düşmüşken ve özlemin çat kapı girivermişken yürek sancılarımın arasına... Biliyor musun, bu gece en çok sen yakıştın yalnızlığıma... Tıpkı senin cümlelerindeki gibi; sana dair sayfalara dokunmak beni de yüzleştirdi sensizlikle ve her dâim geride bıraktıklarımla.
Ne kadar uzun zaman oldu, sen de fark ettin mi; elektronik posta kutuna değil de apartmanınızın girişindeki, hani o kredi kartı ekstrelerinden, faturalardan ve köşeye açılan yeni pizzacının fiyat yazılı renkli reklâm broşürlerinden başka pek bir şey gelmeyen, ahşap, hani olmadı metal posta kutusuna benden de birkaç satır ulaşmayalı... Ben fark ettim ve bu biraz burdu içimi, henüz yenilmedim çünkü ben ne zamana, -el yazımı çok beğenmesen de- ne de klavye yazılarına... Mekanik yürekler familyasından değilim hâlâ...
Sana senin kelimelerinle yazmak istedim, aynı harflerden oluşan kelimelere yüklediğimiz anlamların birbirlerinden ne kadar uzak olacağını fark edip gülümseyerek... Yine de, inanıyorum ki, senin kelimelerinle, sana pek de fazla uzak düşmeden yazabilecek kadar içindeyim yüreğinin...
Seni düşündüm... Her yönünle.. Sabah evden çıkıp, geceleri harflere sığınışını, yemekte ne yediğini mesela, elmalı çay içip içmediğini düşleyerek... Akşamın ilk saatlerinden beri yağan kara yüklediğin ve yükleyebileceğin anlamları nasıl da tahmin ederek... Sonra, bir tuhaf düştün aklıma, “O olmadığı müddetçe mutsuzluk daha anlamlı”, satırlarını okuyunca... Belki de kendimizi oyalamamızdan ibaret, bu inandığımız. Anlamlarımız kendine mutluluk bulamadığından, mutsuzluklara anlam çıkarma çabamız belki de, yanılıyor muyum?
Bilmem, kırık kanatlarını yeniden maviliklerle buluşturacak biri çıkacak mı karşına, yoksa sen ardında hep gece bırakanları mı özleyeceksin içinden boğularak ve içinden boğarak o sessiz çığlıkları; sonrasında içinden kanayarak... Severken gidenlere mi tutunacak yine yüreğinin sırça elleri, dudaklarında çatlaklar, yüreklerinde buzul yalnızlıkları olsa da... Öğrenebilecek misin sen de severken gitmeyi, ya da açıklayabilecek misin kendine, severken niye ve nasıl gidilebildiğini... Gidecekler ve kalan, sadece onlardan arta kalan mı olacak? Gece yarıları camın aksinden yalnızlığınla yüzleşmek acıtmaya devam edecek mi canını? Birileri çıkıp da karşına toplayacak mı yoksa canındaki cam kırıklarını? Daha ne kadar isyan edeceksin gökyüzünün maviliğine; oysa mavi denizler de, benim en sevdiğim renk de... İki küçük toka.. iki küçük yaprak belki.. iki küçük nokta da olsa (üç değil..).. daha ne kadar midende o bildik burulmayı yaratacak kendilerini sana bir şekilde hatırlattıklarında... Onlar, harflerinde bulacaklar mı ‘Ölü Şair’in yüreğini, ya da ‘Kaptan Naricelli’nin bir martıyı bile ağlatan yanılgısını?
Ne zaman bitecek dostum bu uyuyunca bile doyurulmayan uykusuzluk; bir şeyler yudumladıkça artan kavurucu susuzluk; ne zaman yerleşecek sesine animato bir bahar rüzgârı? Bekliyorum, kör bir inançla... Mutluluğunla mutlu olacakmışım gibi geliyor. Nedense.. Ayrı hayatlardan benzer yaşantıları, farklı söz dizimlerinden aynı anlamları paylaştığımızdan belki; mutluluğun senden sonraki ilk adresi ben olacağım sanki. Her şeye bu kadar boş vermişken böylesi bir umuda yaslanabilmek güzel, en azından bir parça olsun dinlendiriyor direncimi.
Düşlerime umutlanmayı özledim balığım; uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. Seni özledim Mare... farklı kelimelerle aynı şeyleri konuşmayı, aynı kelimelerde farklı anlamları tartışmayı.. susarken her şeyi anlatmış olmayı, daha bakışları söze dökmeden ne düşündüğümüzü anlamayı... ‘Özgecan55!’ deyişindeki melankolik ironiyi belki de! Belki de sadece yan yana olmayı özledim seninle. Trio yaşanmış bir karlı Ankara gecesini düet olarak yeniden yaşamak ve yaşatmak için belki.. Ve işte, bu gece sana misafirim bir klavyeden birkaç sayfa Bodrum kokulu kâğıda ve o kâğıtlardan bakışlarının değdiği yere... Ki bilirim, yalnızca balıkların yürekleridir gözleri; bilirsin işte, kapanmışlarsa durmuştur yürekleri de..
“Gökyüzüne ambargo koyan karanlığa, öfke dolu, şişman bulutlara... önüne herhangi bir şey çıkmasına tahammül edemeyecek kadar gözü dönmüş rüzgâra... denizine başkaldıran isyankâr dalgalara inat... Sığ bir denizin mavisiydi, o uzaklardan gelen, gelirken yüreğini de beraberinde getiren sesin... Dibi kum olan sığ suların mavisi... gibi huzurlu; gibi kıpır kıpır, gibi kendiliğinden.. kadar tarifsiz... ‘İyi ki varsın’ ın hem mutluluktan hem özlemden burun sızlatan kokusuydu yüreğime dolan....” yazmıştım, Fransız kelimelerden hemen sonra. Sanırım şimdi de aynı şeyleri duyumsar olduğumdan, böylesi bir mektup yayıldı kalemden kâğıda. Komik gelecek belki ama, bir şair gibi düşünüp bir roman gibi yazmak istedim içime çöreklenen her şeyi... Başarabildim mi peki; bilmem, sadece yazabilmiş olmak bile yetiyor inan bana, bir de sana ulaşabileceğimi biliyorum....
Sen Bastille Palace’da bekleyedur, aşka bilenmiş bıçağını hazır tutarak, içinde o umutla.. Ben E tipi bir cennette kendimle daha sıkı kucaklaşıyorum yiten ümitlerimin inadına! Yeni yeni çok daha iyi kavrıyorum ki, her an felaketim olacak mucizelerle karşılaşma ihtimaliyle dolu hayatım ve ben artık felaketlerin mucizeye dönüşme ihtimaline inanmak için kendimi kandırmaktan -gerçekten- yoruldum... Yazıyorum, okuyorum, çalışıyor, geziyor, yiyor, içiyor, uyuyorum. Özeti gibi oluyor belki ama, yaşıyorum balığım, yaşıyorum... Tüm samimiyetimle söylüyorum, daha ötesini beklemek açgözlülük oluyor biraz, içtenlikle kabul ediyorum!
Gittikçe artan bir özlem, zaman geçtikçe yuvasına daha da oturan bir sevgi ve zaafla.. sımsıkı sarılıyor sana, kocaman öpüyorum...
“ecel olur gelirim sana artık adressiz bir zarf gibi
zarfı yalayıp kapatırken dudaklarımı kâğıtla keser gibi
çünkü ben orda cellâdım, biraz katil
seri haldeyim sana, paralel haldeyim
bütün suçlar üstüme yıkıldı, hataların altında kaldım
hayatım hayatına düşüp patlamayan
hayali bir bomba gibi!”
zarfı yalayıp kapatırken dudaklarımı kâğıtla keser gibi
çünkü ben orda cellâdım, biraz katil
seri haldeyim sana, paralel haldeyim
bütün suçlar üstüme yıkıldı, hataların altında kaldım
hayatım hayatına düşüp patlamayan
hayali bir bomba gibi!”
küçük İskender
ÖzgeCân’004

1 yorum:
okurken yoruldum belki ama asıl darbeyi anlamak vurdu.
Yorum Gönder