Kan
oturmuş bir ayrılığın gözlerinden hayata,
pembe gözlüklerin ardından bakıl(a)mıyor!
Mayıs’dı, belki biraz Haziran…
Biz, ölüm-kalım savaşı sandığımız üniversite sınavındayken, sen bu savaşın
gerçeğini veriyordun… /Sınavlardan birine giremedin, diğerini versen de sınıfı
geçemedin ve o yıl kış erken geldi/ … İkinci kez çalıyordu Azrail şerefsizi
kapını! Sen : “ ‘Hayır, biz bir şey sipariş etmedik!’ diye azarlayıp
çarpıverdim kapıyı seyyar satıcı kılıklının suratına!” demiştin, narkozun
etkisi telefonla konuşacak kadar hafifleyince…
Sınavdan çıkmış, soluğu
İstanbul’da almıştım… Aldığım her solukla her duygudan bir parça çekiyordum
içime, verdiğim her nefeste en çok da umut ve şükran karışıyordu şehre.. 10
yaşındaki bir çocuğun odasından daha az eğlenceli değildi hastane odan… Uzaktan
kumandalı bir 4x4’ün anteninde ‘Hoş Geldin’ pankartıyla karşılamıştın beni;
hemşirelerin hepsi - eminim – yaşın biraz daha büyük olsa âşık olacaklardı
sana…
Yorgundun galip ama yaralı bir
savaşçı gibi… sinsi bir acı sinmişti göz altlarına… yine de direniyordun
rehavete; hep söylediğin gibi ‘uyumak ne büyük vakit kaybı’ diyerek meydan
okuyordun uykuya… “Evde misafir var diye geç saate kadar koltuk tepesinde
uyuklayan mızmız çocuklar gibisin”, diye söylenmiştim… Buruşuverdi alnın:
- Ben hep çocuk kalacağım ama
sen, sen hiç büyümeyeceksin!
- Ne demek bu?
- Ben kıytırık papatyalarla saç
örgülü kızları mutlu etmeyi her nasılsa hep başarabileceğim;
sen ise seni mutlu
eden papatyalardan başka mutluluklar da yaratabileceksin…
Sonra
gittin sen… Başucuna bırakamadığım papatyaları kuruttum kitap aralarında…
saçlarımı, hatta papatyalardan düşler bile ördüm daha fazla mutluluk
adına… Olmadı, Cuma saat 22:00
telefonları susunca Perşembe’de durdu hayat.. Perşembe umuttu çünkü, Perşembe
ertesi akşam sen olasılığıydı, yıllara, üzerindeki onca toprağa ve avaz
suskunluğa rağmen, daima…
Öyle
bir öldün ki, çocuk kaldın sahiden… Ben, büyüyemedim ardından… Yaşlandım ama
büyümedim… Çocuk da kal(a)madım… Sadece.. bazen hiç tanımadığı insanları bile
mutlu etmek için düşler kuran, kurduğu düşleri kovalayan bir Kırmızılı Kadın*
oldum galiba.. ‘Salak’ dememek için ‘naif’
diyorlar ; ‘naïve.’.. Onu da başarabildim mi, emin değilim… Belki sen gittin diye… bilmiyorum… ama yazık,
artık kimse inanmıyor durup dururken mutlu olmaya, kimse yeltenmiyor bile sebepsiz
mutlu etmeye çabalamaya… Ben tüm hayal kırıklıklarına, her şeye rağmen
inanıyorum oysa! Lunaparkta pamuk şeker de olabilirim, sarı lâleler de yeter
mutlu bir öğleden sonrasına…
Yarın
reşit olacak yokluğun.. senin yaşadığın yıllardan bir eksik.. benim
gençliğimden katmerli 18… Diğerlerini bilmem, ikimizin gezegeninde 28 Eylül hep
en uzun, 29’u yalnızca gece! …
Chopin’i
sen çağır, Brahms’ı ben; pencerenin önüne yastıkları koyup konuşmadan birbirimizi
dinleyelim ve isimler takalım, bir kez daha, yıldızlara… ‘Giderken gözlerimi
bırakacağım gökyüzünde, yıldız kaydı sanacak herkes oysa ben göz kırpıyor olacağım
sana..’ demiştin ya, tüm şehrin ışıklarını kapatayım da, gözlerini bulayım bu
gece… Beni üzgün görünce karanlığıma bir deniz feneri gibi ışıyan; mutlu
görünce havai fişeklerle bezenmiş bir gökyüzünü andıran gözlerin.. senin… Öyle bir gittin ki, kimsenin gözleri bayram
yeri değil artık, kimsenin bakışları iyileştir(e)miyor kırgınlıkları… Sen
gittin ya, kabuk bağlıyor ama izi geçmiyor yaraların..
Altıyol’da
altı pasa kaçan aşklar var, Çarşı senden sonra daha bir her şeye karşı… Gittin,
Eylüller kışa dâhil; Güneş’e ayna tutuyorum çoğalsın diye… ısıtmıyor… Sen
burada olsaydın altını yakıp demlerdik sanırım J
Tek
tesellim.. sen gittikten sonra, sevimsizleri kendimize ayırdık ve
sevdiklerimizi geldi yanına.. Hele bu yıl, büyümeden öldü çoğu umudumuz ve
kocaman üstatları uğurladık o son yolculuğa… Onlara iyi bak... sen kıdemli bir melek sayılırsın...
Seni
‘hep’ seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu
ve
şapkadan
mutluluk çıkartmayı öğreten çocuk adam…
hâlâ ‘Elveda’
demiyorum,
tekrar buluşuncaya kadar
‘Hoşça kal!’…
*Lady in Red / Chris de Burgh (Mayıs'993 anısına...)
0 yorum:
Yorum Gönder