Cumartesi, Eylül 28, 2013 | By: ÖcG

Reşit Oluyor Yokluğun


                                 Kan oturmuş bir ayrılığın gözlerinden hayata,
                                  pembe gözlüklerin ardından bakıl(a)mıyor!


Mayıs’dı, belki biraz Haziran… Biz, ölüm-kalım savaşı sandığımız üniversite sınavındayken, sen bu savaşın gerçeğini veriyordun… /Sınavlardan birine giremedin, diğerini versen de sınıfı geçemedin ve o yıl kış erken geldi/ … İkinci kez çalıyordu Azrail şerefsizi kapını! Sen : “ ‘Hayır, biz bir şey sipariş etmedik!’ diye azarlayıp çarpıverdim kapıyı seyyar satıcı kılıklının suratına!” demiştin, narkozun etkisi telefonla konuşacak kadar hafifleyince…

Sınavdan çıkmış, soluğu İstanbul’da almıştım… Aldığım her solukla her duygudan bir parça çekiyordum içime, verdiğim her nefeste en çok da umut ve şükran karışıyordu şehre.. 10 yaşındaki bir çocuğun odasından daha az eğlenceli değildi hastane odan… Uzaktan kumandalı bir 4x4’ün anteninde ‘Hoş Geldin’ pankartıyla karşılamıştın beni; hemşirelerin hepsi - eminim – yaşın biraz daha büyük olsa âşık olacaklardı sana…

    Yorgundun galip ama yaralı bir savaşçı gibi… sinsi bir acı sinmişti göz altlarına… yine de direniyordun rehavete; hep söylediğin gibi ‘uyumak ne büyük vakit kaybı’ diyerek meydan okuyordun uykuya… “Evde misafir var diye geç saate kadar koltuk tepesinde uyuklayan mızmız çocuklar gibisin”, diye söylenmiştim… Buruşuverdi alnın:

- Ben hep çocuk kalacağım ama sen, sen hiç büyümeyeceksin!
- Ne demek bu?
- Ben kıytırık papatyalarla saç örgülü kızları mutlu etmeyi her nasılsa hep başarabileceğim;
sen ise seni mutlu eden papatyalardan başka mutluluklar da yaratabileceksin… 

       Sonra gittin sen… Başucuna bırakamadığım papatyaları kuruttum kitap aralarında… saçlarımı, hatta papatyalardan düşler bile ördüm daha fazla mutluluk adına…  Olmadı, Cuma saat 22:00 telefonları susunca Perşembe’de durdu hayat.. Perşembe umuttu çünkü, Perşembe ertesi akşam sen olasılığıydı, yıllara, üzerindeki onca toprağa ve avaz suskunluğa rağmen, daima…

        Öyle bir öldün ki, çocuk kaldın sahiden… Ben, büyüyemedim ardından… Yaşlandım ama büyümedim… Çocuk da kal(a)madım… Sadece.. bazen hiç tanımadığı insanları bile mutlu etmek için düşler kuran, kurduğu düşleri kovalayan bir Kırmızılı Kadın* oldum galiba.. ‘Salak’ dememek için  ‘naif’ diyorlar ; ‘naïve.’..  Onu da başarabildim mi, emin değilim…  Belki sen gittin diye… bilmiyorum… ama yazık, artık kimse inanmıyor durup dururken mutlu olmaya, kimse yeltenmiyor bile sebepsiz mutlu etmeye çabalamaya… Ben tüm hayal kırıklıklarına, her şeye rağmen inanıyorum oysa! Lunaparkta pamuk şeker de olabilirim, sarı lâleler de yeter mutlu bir öğleden sonrasına…

          Yarın reşit olacak yokluğun.. senin yaşadığın yıllardan bir eksik.. benim gençliğimden katmerli 18… Diğerlerini bilmem, ikimizin gezegeninde 28 Eylül hep en uzun, 29’u yalnızca gece! …

       Chopin’i sen çağır, Brahms’ı ben; pencerenin önüne yastıkları koyup konuşmadan birbirimizi dinleyelim ve isimler takalım, bir kez daha, yıldızlara… ‘Giderken gözlerimi bırakacağım gökyüzünde, yıldız kaydı sanacak herkes oysa ben göz kırpıyor olacağım sana..’ demiştin ya, tüm şehrin ışıklarını kapatayım da, gözlerini bulayım bu gece… Beni üzgün görünce karanlığıma bir deniz feneri gibi ışıyan; mutlu görünce havai fişeklerle bezenmiş bir gökyüzünü andıran gözlerin.. senin…  Öyle bir gittin ki, kimsenin gözleri bayram yeri değil artık, kimsenin bakışları iyileştir(e)miyor kırgınlıkları… Sen gittin ya, kabuk bağlıyor ama izi geçmiyor yaraların..


        Altıyol’da altı pasa kaçan aşklar var, Çarşı senden sonra daha bir her şeye karşı… Gittin, Eylüller kışa dâhil; Güneş’e ayna tutuyorum çoğalsın diye… ısıtmıyor… Sen burada olsaydın altını yakıp demlerdik sanırım J


         Tek tesellim.. sen gittikten sonra, sevimsizleri kendimize ayırdık ve sevdiklerimizi geldi yanına.. Hele bu yıl, büyümeden öldü çoğu umudumuz ve kocaman üstatları uğurladık o son yolculuğa… Onlara iyi bak... sen kıdemli bir melek sayılırsın...


Seni ‘hep’ seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu 
ve 
şapkadan mutluluk çıkartmayı öğreten çocuk adam… 
hâlâ ‘Elveda’ demiyorum, 
tekrar buluşuncaya kadar 
‘Hoşça kal!’…



*Lady in Red / Chris de Burgh (Mayıs'993 anısına...)



0 yorum: