Pazartesi, Ocak 31, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları'nın Antropolojisi

Potkal Yazıları'nın Fiziksel / Kültürel / Sosyal Antropolojisi


A N K A R A
"Classic Café, A-5, Lamba-3, Elmalı Çay, Ciento, Levent...












Eğer olur ha ağlarsam bir gün denizde olsun isterim..." / Tuncay ARIĞ



Yüzünü Dökme Küçük Kız - Bülent ORTAÇGİL ya da Zuhal OLCAY veya Sezen AKSU bir de Tuncay ARIĞ ama bu Teoman'dan :)





One More Cup of Coffee - Bob Dylan


Puccini - La Bohême (Ben bu bölümü, bu sesle tercih ettim)



Açlık krizine Kuzu Kuzu çözümü...










'Aşk Nerde Aşk' 

Karlı havada yapılabilecek en güzel kahvaltı...
"Kazanan Kadını Alır" temalı kartopu düellosu...
Kafalar Kıyak sinema keyfi...




İ S T A N B U L
Taksim de YOM Y....












Kadıköy'de yağmur...


U R My Master


Kel Adam & Sarı BMW


Demleme Çay


Limonlu Bahçe & Limonata


Dünyadaki Küçük Oteller Kitabı


Beşiktaş Vapur İskelesi














Akordeonla Godfather



Hayal Kahvesinde gün batımı & Sadece biraz üşütmüş olmasına rağmen kendini zatürre sanarak bunaltan bir adam...


















Bastille Palace'da bekleyip duran, beş yaş düşleriyle dar ağacında bile gülümsemeyi bilen, adı 'aşk' olan,  kırmızı tokalı kız...


Aynı yazılan büyük A'lar...


Hint usulü ipek bir eşarp...


Sarı kâğıda yeşil kalemle...


Şiva


Öz-ge-ca-nel-li-beş ironisi!


Bu kez gitmek de zor değil.. Çünkü;

Bazen yalnızca mevsime karşı konulamadığı için göç zamanıdır. 
Yani ne gidenin günahı vardır, ne de suçlu, kalandır. 
Salı, Ocak 25, 2011 | By: ÖcG

SonBahar

Dünya'nın sahibi olmak mı, kirada kalmak mı?
Sorsan, çoğu kendini Dünya'nın sahibi sanır; "çivisi çıkmış, çakalım" desen kimse oralı   olmaz...
                                                            (ÖcG)

Filmden çıkıp palmiyelerin yanındaki masada kahve ve sigara içerken, zihnimde bir araya gelen ilk kelimelerdi bunlar... Oysa, mesaj kaygısı olmadan, neredeyse hiç kelime harcamadan... ne çok şeyi, ne kadar yalın ama tüm çıplaklığıyla sergilemişti film... Sonbahar...

Manzara muhteşemdi, müzikler lezizdi, konuşmalar bizdendi, duygular yoracak kadar gerçekti…

“Kulaklarımızdan I-podları çıkarıp, başımızı laptoplardan kaldırıp, aklımızı alışveriş merkezlerinden öte yana çevirip, adımlarımızı biraz daha ileri ya da geri belki atıp... bambaşka hayatlar da yaşanıyor fark ediyor muyuz?” diye homurdandım kendi kendime… 
(Filmde böyle bir şeye değinilmiyor.. ama dedim ya... öylesine her duyguya dokundu ki içimdeki... yüreğime çöreklenen ilk duygulardandı bunlar film bittiğinde...)


Geçen yıldı sanırım filme gittiğimde; eski bir dostla yaptığımız bir söyleşide tekrar konusu açılınca ve müziklerini ona yollamamı isteyince herkesle paylaşmaya karar verdim...


Ne doğal, ne gerçek, ne başarılı bir film.. 
Emeği geçen herkes-e/i teşkkürler, tebrikler...


Film müzikleri (tamamı) 



S O N B A H A R

Konusu: Yusuf 1997 yılında 22 yaşında üniversite öğrencisi iken girdiği cezaevinden, 10 yıl sonra sağlık nedenleriyle tahliye edilir. Yusuf 'u, cezaevinden çıkıp geldiği Doğu Karadeniz’deki köyünde bir tek yaşlı ve hasta annesi karşılar. O cezaevinde iken babası ölmüş, ablası ise evlenip büyük bir kente taşınmıştır.

Ekonomik nedenlerle sadece yaşlıların kaldığı bu dağ köyünde Yusuf bir tek çocukluk arkadaşı Mikail ile görüşmektedir. Sonbaharın kendini yavaş yavaş kışa teslim ettiği günlerde Yusuf, Mikail ile gittiği bir meyhanede fahişelik yapan genç ve güzel Gürcü kızı Eka ile karşılaşır. Farklı dünyalardan gelen bu iki insanın birlikteliği için ne zaman ne de koşullar uygundur. Yine de Yusuf için aşk son bir kez hayata tutunma ve kendi yalnızlığından sıyrılma çabasına dönüşür. Eka içinse Yusuf bu dünyadan çok uzakta, hatta şimdiki zamanda yaşamayan, Rus romanlarından kaçmış bir karakterdir.
90 sonrasını arka planına alarak bir dönemin ironisini, acımasızlığını ve gerçekliğini ele alan filmde, yakın tarih hem belgeleniyor hem de eleştirel bir süzgeçten geçiriliyor.


YÖNETMEN: Özcan ALPER
1975 Artvin Hopa doğumlu. İstanbul Üniversitesi Fizik ve Bilim Tarihinde okudu. MKM sinema atölyesine devam etti. TV ve Sinema filmlerinin yapım ve yönetim aşamalarında görev aldı. Kısa film ve belgeseller çekti. Sonbahar ilk uzun metrajlı filmi.

FİLMOGRAFİ
2005 "Tokai City'de Rapsodi ve Melankoli" Belgesel, Japonya Yönetmen
(Uluslar arası Friendship Film Festivali Jüri Özel ödülü Japonya)
2004 "Bir Bilim Adamıyla Zaman Enlemi'nde Yolculuk" Belgesel, Metin Yazarı ve Belgesel
2001 "MOMI / Büyükanne" Kısa Film, Senaryo ve Yönetmen
(Uluslar arası Yeravan Kısa Film Festivali Özel Bakış Ödülü - Ermenistan)

OYUNCULAR
Onur SAYLAK
Raife YENİGÜL
Megi KOBALADZE
Serkan KESKİN
Nino LEJAVA
Sibel ÖZ
Cihan ÇAMKERTEN
Serhan PİRPİR
Yaşar GÜVEN

ALDIĞI ÖDÜLLER
En İyi Film Ödülü: ‘Sonbahar’
Jüri Özel Ödülü: ‘Sonbahar’ filminin yönetmeni Özcan Alper, görüntü yönetmeni Feza Çaldıran ve sanat yönetmeni Canan Çayır’a gitti.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü: ‘Sonbahar’ filmindeki rolüyle Megi Kobaladze'ye verildi.

Gümüş Kaz(İkincilik Ödülü)

***41. SİYAD 
En İyi Film Ödülü

***61.Locarno Film Festivali
The Art & Essay Cicae

***21. Premiers Plans d'Angers, Avrupa İlk Filmler Festivali
En iyi müzik ödülü

*** 4.Uluslararası Avrasya Film Festivali
Netpac Jürisi Ödülü

***20. Ankara Uluslararası Film Festivali
En İyi Yönetmen Ödülü Özcan Alper
En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü Feza Çaldıran,
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü Megi Kobaladze,
En İyi Kurgu Ödülü Thomas Balkenhol

*** 9.Uluslararası Film Festivali
Gümüş Prometheus Ödülü

***1. Turkcell Ödülleri
En İyi Film

***14.Med Film Festivali
Özel Mansiyon Ödülü

*** 2.Yeşilçam Ödülleri
En İyi Erkek Oyuncu
Pazartesi, Ocak 24, 2011 | By: ÖcG

An(la)mak Zamanı




Ülkemizin geleceği için bugün Uğur Mumcu’yu anma değil, anlama zamanı…
Uğur Mumcu’yu anlamak, onun mücadelesini sürdürmeyi gerektirir..

2. İSRAİL DEVLETİ PROJESİNE KARŞI TEK DİL, ULUS VE DEVLETİ SAVUNMAKTIR…
AKSOYLAR’IN,MUMCULAR’IN, KIŞLALILAR’IN KATİLİ olanların..
NATO’NUN.. 
FÜZE KALKANINA KARŞI ÜLKEMİZE, MİLLİ BİRLİĞİMİZE KALKAN OLMAKTIR…
BUNU YAPAMIYORSANIZ O BEMBEYAZ DOĞRULARI ÖLÜMÜNE YAŞAYAN YÜREKLİ KALEMİ AĞZINIZA ALIP,YAZILARINIZA KONU EDİP, HATIRASINI İNCİTMEYİN..

Güneş ERKUL
“İlk Kurşun”daki yazısından alıntıdır

*****************************************************************************

"Yıllar geçtikçe Uğur Mumcu’nun niçin katledildiği daha berraklaşıyor, daha netleşiyor. 2011 yılından 1993’e baktığımızda şunları görüyoruz: Uğur Mumcu, Türkiye’nin Ankara’dan yönetilmemesi için öldürüldü. Bugün, Türkiye’nin uluslararası alanda attığı pek çok adımdan, verdiği pek çok sözden en son Ankara’daki Türkiye Cumhuriyeti devleti kurumlarının haberi oluyor. Uğur Mumcu, yönü uygarlığa, çağdaşlığa değil Ortadoğu bataklığına dönük bir Türkiye’nin oluşması için öldürüldü. Bugün, bakmayın sahte AB söylemlerine; hükümet, Lübnan’daki hükümetin devrilmesine ülke sorunlarından daha çok üzülüyor. Uğur Mumcu, Türkiye’nin tüm temel değerlerinin, Cumhuriyet’in tüm kazanımlarının yıpratılması, tüketilmesi için öldürüldü. Bugün, gün geçmiyor ki Atatürk Türkiyesi’nin temel taşlarından biri ‘tarifini yeniden yapalım’ adı altında saldırıya uğramasın. Uğur Mumcu, toplumun yolsuzluklara alışması, olağan karşılaması, yolsuzluk haberlerinin ‘haber değeri taşımaması’ için öldürüldü. Bugün, yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmiyor, yolsuzluk haberi yapanların üzerine gidiliyor. Özetle Uğur Mumcu Türkiye’nin dönüştürülmesi için öldürüldü. 1990’lı yıllardaki kıyımların, Prof. Aksoy, Doç. Üçok, Turan Dursun, Çetin Emeç, A. Taner Kışlalı cinayetlerinin arkasında bu gerçek yatmaktadır. 2000’lerde de saldırı aracı olarak hukuk seçilmiştir. Katledilmeseydi Uğur Mumcu da Ahmet Taner Kışlalı da aynı saldırıya uğrayacaktı. Bugün güç sahipleri amaçlarına ulaşmış olduklarını düşünebilirler. Ancak başaramayacaklar. Anadolu’yu tanımıyorlar. Bu topraklar esareti kusar. Bu topraklar kendinden olmayanı iyi bilir. Emperyalizm hedeflerini hiçbir zaman değiştirmez. Sadece zamana göre araçlarını değiştirir. Geçen yüzyılın başını iyi okursak bu yüzyılın başını da iyi anlarız. Uğur Mumcu’lar bunun ayırdına en iyi varmış, yüreği Anadolu’yla atan yurtsever aydınlardı. Onun için öldürüldüler. Bunu topluma daha çok anlattığımız gün Uğur Mumcu’nun köklerinden ormanlar fışkıracak. Bu yolda yürüyenlere selam olsun. Bu bilince erenlere Silivri Kalesi’nden yürek dolusu selam, sevgi, hasret. Silivri Kalesi sürgünleri burada geleceğe sürgün veriyor. Bu sürgünler size uzanan kollardır. Mutlaka bir gün buluşacağız. O gün, Uğur Mumcu’lar Ahmet Taner Kışlalı’lar yanıbaşımızda olacak. O gün, bir kere daha kahrolacak Mumcu’yu katleden irade ‘yanlış yaptık, öldürmekle ölmüyorlar’ diyecekler. O güne hazırlanın dostlar."

Mustafa BALBAY’ın parmaklıklar ardında yazdığı yazı…
KAYNAK: Hürriyet Gazetesi 23.01’011

*****************************************************************************

Aydınlarımızı gömüp peşinden "Yiğidim aslanım" türküleriyle nerede yattığını işaretlemeye bayılıyoruz.
Ama kavgayı onun bıraktığı yerden sürdürmeye, eksik dosyaları tamam etmeye, karanlığın üstüne yürümeye yokuz.

Uğur Mumcu Vakfı, o gittiğinden beri araştırmacı gazeteciler yetiştirmek için programlar uyguluyor.
Ancak asıl görev medyaya düşüyor.
Gazetelerin, dergilerin, televizyon haber servislerinin araştırmacı-gazeteciliğe para, kadro ve zaman ayırması, dünyaya gündelik haber akışını aşan bir perspektifle bakması gerek...

Yoksa ülkemiz ağır ağır karanlığa gömülürken, biz korkudan türküler söyleyip geçeceğiz, uçsuz bucaksız aydınlar mezarlığının köşesinden...

Can DÜNDAR'ın bir yazısından alıntı

*****************************************************************************


"Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile, karşısındakilere bağırmamış insanların önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepimizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi...

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi..."

demiştin ya Uğur Abi, Sesleniş'de...
Unutmadık, unutmadık da...
Utanarak söylüyorum unutmadık da ne yaptık, unutmadık da ne oldu ?


Çarşamba, Ocak 19, 2011 | By: ÖcG

Cevabı 'yok' Sorular


M.A.'ya...

“Adınız girmişti hayatıma kendinizden önce…”


Lodos gün boyunca saçlarımla dalga geçip uyuyan sinüzitimin kuyruğuna basmıştı ama elektrik tellerine de kast edebileceğine pek ihtimal vermemiştim açıkçası. Mum ışığında yazıyorum size bu satırları Sinyor Federico; isminize kafiye, cappucino içiyorum ve sobanın ilkel tınısıyla, titrek, dans ediyor kalemimin uzun bacaklı gölgesi… Jacques Brel dinliyor olacaktım lodosun bu tatsız şakası olmasa. Şimdi rüzgârın tokatladığı ağaçların sözsüz isyanı uğulduyor kulaklarımda.

Adınız girmişti hayatıma kendinizden önce. Belleğimde bir hayli fluydunuz anlayacağınız. Ne zamanki isminizle siz beraberdiniz Café Classic’e tesadüf eden karşılaşmamızda.. netleşiverdi resminiz. Yaza ve kendimi yine yollara vurmama az vardı. Geceydi ama biz kararmamıştık daha. ‘Beyefendi’ kostümü yakışmıştı çapkınlığınıza ve ‘can’ ithafı önisminizin sonuna… Gözleriniz muzip bir hüzün bakıyordu; gülüşünüz çocuksu biraz, en çok derin. Sanki gizleniyordu bir yanınız… Konuşacak fazla bir şeyimiz yoktu, zamanımız da, ama ikimiz de bakmayı biliyorduk sanırım. Anlaştık. Maskesizdik. Vedalaştık… Şimdi adınız ya da varlığınız ne şekilde belirirse yaşantımın ufkunda, o sahne, kısa metraj, canlanıyor göz kapaklarımın ardında. Ceres’e benzetmiştiniz beni, Roma’nın Demeter’i… Antik bir yanım olduğunu nasıl (da) anlamıştınız… Kaç yılı ıskaladık bilmiyorum; sesiniz, kelimeleriniz, haberiniz hep geldi bana ama biz sizinle bir daha hiç karşılaşmadık. Şimdi bir buluşma gibi (mi) yazılarımız…

Hakkınızda ne az şey biliyorum Fernandes ama ne çok şey hissediyorum… Hüznünüzün iyotlu kokusuna yabancı değil sezilerim, ellerinizin mavisine ve karabasanlarca heba olan gecelerinize… Aysız gecelerde pusuya düşürür pişmanlıklar ve umutlar hep yalnız ve apansız çöker hesapsızlığınızdan. Matemler hep tek başına tutulur, en az değeri bilinen yalnızken en çok ve bir tek özlenendir; ya en keyifli kadehlerinizi kimlerle kaldırıyordu elleriniz, kimlere? Neydi niyetiniz, kime kısmet ettiniz?! Düşündünüz mü hiç; neden mavi derin(lik)ler yalnızları ve yalnızlıkları emziriyor göğsünde ve sahip çıkıl(a)mayan düşlere ne olur?... Biliyor musunuz Fernandes; ağlamak, gözyaşını yüreğinden damıtanlara yakışır yalnızca. Bir gün ağlamak ya da ağlatmak isterseniz diye söylüyorum, yanaklardan akıtanlara inan(dır)mayınız… Anlamış gibi yapmayın… Cevapları da boş verin… Sorun kendinize, sorun… anlarsınız!

“Bir adam, vitrininden ne dükkanı olduğunu anlayamadığı bir dükkâna girer ve tezgâhtaki yaşlı adama ne satıldığını sorar. ‘Biz düş satarız’, der adam. Müşteri ilgilenir. Satıcı adama üç düş gösterir. Müşteri, en sonuncusunu ve en güzelini beğenir. O düşte kendini görmektedir: Gerçek yaşamda, ilişkilerini doğru dürüst yaşayamayan biridir. Ama gördüğü düşte, başta kendi kişiliği olmak üzere, her yaşadığının ahlâkını savunmakta kararlı biri olup çıkmıştır… Beğendiği düşün fiyatını sorar. Satıcı, ‘yaşamınızın birkaç yılı’, diye yanıtlar. ‘Anlamadım’, der müşteri, ‘parayla değil mi?’. ‘Hayır, biz düşlerimizi, müşterilerimizin hayatlarının bir bölümü karşılığında satarız’. ‘Peki şu birkaç yıl.. biraz fazla değil mi?’. ‘Hayır. Bizde öyle düşler vardır ki, karşılığında bütün bir hayatı isteriz!’… Müşteri, düşü almadan dükkândan çıkar ve eski yaşamına döner. Düşlerine layık olmayı göze alamamıştır.”

Gerçeğin ta kendisine tam onikiden dokunduran, Ingebor Bergmann’ın bir radyo oyunu bu; sorduruyor, gıcığına, kendimize o yanıtı yok soruyu. Biz nerede hata yapıyoruz peki kuzen(i)… Schatzi ömrünü vermedi mi, hayatına yüksek dozda enjekte ettiği düşler uğruna? Ne kadar ütopik olabilir ki bizim gündelik düşlerimiz? Daha kaç yılımızı feda etmeliyiz, aşka kalan zamanımızdan, kimseyi ortak edemediğimiz düşlerimize…

Yazılarımı sever gibi tuhaf bir keyif ve gizli bir hayretle sev beni… Kalemine sarıl, sıkı sarıl; yazamazsan… akıtamazsan içindeki zehri…düşlemezsen… umudu bırakırsan elden… Kurtulamazsın ölümsüz cesedinden..

Sevgi ve saygılarımla Fernandes, ‘neden 55?’ merakıma, sizin nasıl bir hikâyeniz var? 



ÖzgeCân
Pazartesi, Ocak 17, 2011 | By: ÖcG

Seninki kaç santim? - Greenpeace

Seninki kaç santim? - Greenpeace:
"2050’de dünyadaki balık stokları tükenecek.
Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz.
Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı.
Toplam balık stoklarının %60’ı bitti.
Geri kalan %40 ise 40 yıl içinde son bulacak.
Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek."

İyi ki Doğdun... İyi ki varsın...




Nedendir bilmem, bu kartı hazırlarken Kumdan Kaleler'den Sana Dair'i mırıldanıp durdum...
Bu da paketleyemeden yolladığım hediyem olsun...



Pazartesi, Ocak 10, 2011 | By: ÖcG

Bütün Suç Mevsimlerde*

Faili kaypak bir terk ediş… Oysa insan en çok da terk ederken kendi olmalı… ÖcG

Fümeden bozma bir ağıt yayılıyor kente,
tüyü bitmemiş, yetim bir hüzün
ve anadan üryan bir yalnızlık...
Şair öldü.
Gidenlere seyirci kalmaktır asıl acı! 
Asıl şimdi acı!
ÖcG

Kimilerine göre ortalama bir zaman, gündüzle akşamın arasında, belki beş çayının hemen sonrasında ya da akşam yemeğine az kala… ama bazıları için bir son an, zembereğinden.. hani zamanlarca tutmuş tutmuş da kendini… işte öyle boşalan…

Biri pencerenin önünde duruyor, alnını cama dayamış. Saçlarının bir kısmını tepeden tutturmuş, cam ile alnı arasından sarkan ıslak bir tutamı kemiriyor dudaklarının arasında… Dışarıya bakıyor, bakıyor da sanki hiçbir şeyin farkında değil. Bakışlarından bir hiçlik okunuyor ve süzülen gözyaşı dışında da bir şey var sanki yanaklarından…

Diğeri, sürekli hareket halinde... Dört duvarın arasında anlamsızca gidip geliyor. Sanki bir çatlak bulsa, ufacık, buharlaşıp gidecek. Elleri, kolları, ses vermeyen dudakları bir sara nöbetine tutulmuş gibi kendisinden ve kendilerinden bağımsız, sürekli ve dengesiz bir kıpırtı halindeler.

İkisi de birbirinden habersiz gibi ve ikisi de farkında yalnız olmadıklarının. Sanki bir şey bekleniyor, bir ses, bir haber, bir saatin 6’yı vuruşu belki… Ama o şey her neyse ortaya çıkıp bu tezat gerilime bir son vermiyor.

İçerideki ışık gittikçe azalıyor. Eşyalar güçten düşüyor, ama yorulmuyor kafesinden sıkılan aslanlar gibi sınırlarına isyankâr adam ve sıkılmıyor durağanlıktan, alnı cama dayalı olan…

Uzun süre değişmiyor sahne… Biri pencereyle ayin yapan, diğeri kendiyle dalaşan iki figüran… Derken, bir müzik duyuluyor duvarların arasından bu kızılca kıyamete kopan…

Camın önünde duran, sanki bu ânı bekliyormuş gibi, yavaşça kapıya doğru yürümeye başlıyor. “Dinle”, diyor şarkıya istinaden, “İyi dinle. Başka birileri de bir yerlerde aynı iç acısını yaşıyor ve parçalanıyor olmalı”. Ayakları yere basmıyor sanki, sessizliği incitmek istemezcesine atıyor adımlarını… Diğeri, tam da bu ana güdümlenmiş gibi çekip kolundan durduruyor onu..

“Nereye gidiyorsun?”. Öfkenin de ötesinde bir anlam seziliyor ses tonundan, küçük dilini yutuyor duvardaki saat bile… Diğeri, hâlâ, inadına olağan…

“Mutfağa gidiyorum”, diyor, “kendime bir kahve hazırlayacağım, ister miydin?”

“Buradan, benden, bizden ne istiyorsun?” “Bozsana en çok da sana yakışmayan şu zoraki sessizliği, boşaltsana içindeki zehri, kanatsana beni!”

“Sessiz değilim, sadece konuşmuyorum, o kadar”, diyor ve ritmini bozmadan süzülürcesine yürümeye devam ediyor. “Benim de yorulabileceğim hiç aklına gelmedi değil mi?”

Diğeri yeniden yakalıyor onu, bu kez sımsıkı avuçları… “Neden hiçbir şey sormuyorsun? Neden hesap sormuyorsun? Bu kadar zaman benim için yaptıklarının, bana verdiğin sevginin, desteğin… nasıl olup da bir türlü meyve veremediğini.. aksine seni neden hep aç, hep uykusuz, neden hep mutsuz ettiğini sormuyorsun?”

“Anlaşılacak bir şey olsa anlatırdın. Anlatılacak bir şeyin olsa, şu anı yaşamıyor olurduk. Bu anı yaşıyorsak.. Neden susuyorum biliyor musun? Hiçbir ağaç yaprağına ‘neden düşüyorsun’ diye hesap sormaz. Bazı şeylerin doğası vardır ve sonbaharın doğası ağaçla yaprak için bir ayrılıktır. Sonuçta yaprak ölür, ağaç bir süreliğine yalnız kalır.”

“Ne yani, her şeyi bırakıp gidiyor musun? Bir yaprak kadar güçsüz ve gamsız! Sonbahara yenik ve hesapsız?”

“Hiçbir şey anlamamış olman ne acı! Ben hep buradaydım. Şimdi de buradayım. Yaprak mı?! Zamanlarca köklerime sarılıp senin sonbaharlarını sineye çektim ben; kapkara kışlar atlattım, çırılçıplak, kimsesiz, iliklerine dek ayaza kesmiş… Her ilkbaharda biliyordum ki belirecektin tüm heyecanın, varlığın ve kendinle. Yaz kavuracaktı bizi, daha bir sıkı sarılacaktık birbirimize ama döngü son bulmayacaktı. Ve sen her gidişin sonunda bir tek bana dönüyordun yine ama her dönüşünde daha o zamandan hazır oluyordun bir sonraki vedaya… Sen fark etmedin ama her ilkbahar, nasıl ki aynı yaprak değildir yeniden yeşeren, biraz daha uzaklaştın o ilk renginden. Sonunda yaprağına yabancı bir ağaç olup çıktı yüreğim.”

“Benim kışlarım nasıldı sanıyorsun? İstemeden de olsa senden her uzağa düşüşümde, gittiğim her yerde bir tek sana razıydım. Ne yağmurlu hazan sabahlarını, ne yağan ilk karı sensiz yaşamadım. Ben de üşüdüm, benim de oldu yalnız soluduğum acılarım ve anılarım… Hem.. Ayrılmak tek başına gerçekleştirebileceğin bir edim değildir. Bir tek senin canının acıdığını düşünecek kadar bencil miydin hep, yeni yeni fark ediyorum.”

“Tırnak etten kopar ama sadece et acır… Ve biliyor musun? Can, hem tırnak kopunca acır, hem de yerine yenisi gelirken. Artık acımak istemiyorum. Artık baharlardan korkmak istemiyorum. Tek mevsim soluyordum nicedir, mevsimsiz kalacağım.”

“…”


“Bütün kabahat benim sabırlı bir ağacı oynamayı, seninse yaprak olmayı kabullenmemizde! Ve haklısın, senin hiçbir suçun yok; bütün suç mevsimlerde!”
…

Roller değişmiş, vakit ilerlemiştir. Yeni bir suskunluk, soğuk bir rüzgâr gibi esmektedir dört duvar arasında. Köşedeki aplik korkak bir ışık vermektedir, sadece yakın çevresine. Sürekli kıpırdanıp duran, şimdi salonun orta yerinde, pencereden, belki bu zamandan, çok uzaklara bakmaktadır. Sessizdir ve hareketsiz. Dondurulmuş bir film karesi gibi beklemektedir.

Diğeri, az önceki durağanlığına inat, hızlı çekimde, odanın içinde bir oraya bir buraya gidip gelmektedir. Bir tutamını tepeden topladığı saçlarını açmış, omuzlarına salmıştır. Kül tablalarını ve etraftaki olağan dağınıklığı hızlıca toplamakta, sağa sola bıraktığı kişisel eşyalarını çantasına gelişigüzel atmaktadır. Koltuğun üzerindeki battaniyeyi katlar, altında duran montunu alırken, tam yanında duran etten duvara bakar. Son bir söz mü bekler, bir sarılma mı, bir bakış…

Aynı anda kıpırdar, kendisine bakıldığının farkına varmadan, her an düşecekmiş gibi dengesiz duran. Kendisinden bir şey bekleyeni ve bekleneni her zamanki gibi vakur duruşuyla başından savmıştır. Elleri sehpaya uzanır ve kumandayı alır. Televizyonu açar.

Önce bir kapı sesi duyulur, sessizce kapanan, sonra o şarkı başlar, hani fırtınadan önce son duyulan...

“Yaklaştırsana yavaş yavaş, kendini bana;
al içine tekrar, derinine sakla, kat kasırgana.
Yalan söyleme, bak gözlerime, bitmiş olamaz!
Yokla ceplerini aşk kırıntıları kalmış olmalı biraz.

Aşk kırıntısıyla doymaktansa tek başıma aç kalırım bu hayatta,
paylaşacak bir şey artık yoksa bir erkek ve bir kadın arasında…

Yürürüm ipte, ağım yokken hem de, kopkoyu içim.
İnan çok çalıştım bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için.
Neyim var ki sanki senden başka, hadi son bir kez
ceplerini yokla aşk kırıntıları kalmış olmalı biraz.

Aşk kırıntısıyla doymaktansa tek başıma aç kalırım bu hayatta,
paylaşacak bir şey artık yoksa bir erkek ve bir kadın arasında…” **

(**Teoman)
* İsim annesi Y.A.’ya teşekkürler. İyi ki varsın Cân…