Özgecan#55 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özgecan#55 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salı, Temmuz 31, 2012 | By: ÖcG

ÖzgeCân

“Nicedir bu Cân’ın bir Özge’si kayıp…
Ve o tuhaf hikâyenin aleni öznesi…”

Şimdi uyu…
Birazdan çıkacağım zamandan.
öylece sessiz, sedasız
ve seni karıştırmadan.

Dönersem…
Islak bir günaydın olur
gözyaşımın sabahları aydınlatan
rengi..

Uyandırmazsam seni…
Bil ki,
gitmiştir Can’ı Özge’sinden….



(Yüreğine sağlık Olgun Abi)

ÖzgeCân
Cumartesi, Haziran 02, 2012 | By: ÖcG

Potkal Yazıları - SON -


Potkal Yazıları

- S O N -

Tek Hece

~ Kendine 'silâhlardan ve savaşlardan uzaklaşmış Rambo' havası veren 'bilge' ama bir o kadar da 'psikozlu' kadın... Sen boşluğa seslenip kendi sesini duymak istiyorsun; senin sorunun da bu. Ben aynı sesi veremem. Ben belki bir karıncayım o boşlukta ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum ama sen duymuyorsun! IQ'su tavan yapıp karıncaları görmeyen kadın... Senin genlerinde var 'unutmak' ve 'uyutmak'! ~                                                                              demeseydin...

O halde...: O boşluğa her düştüğümde, ne kadar bağırırsam bağırayım, yalnızca kendi sesimi duymuş olduğum ve hep ona sarıldığım için olamaz mı şimdi bu duyma bozukluğu? O boşlukta, değil bir dostun bağırmasını, bir sineğin vızıltısını duymaya bile dikkat ve yalvar kesilmişken... duyduğum her sese inanmaya hazırken... bir tek kendi sesimin yankısıydı yüreğime dolan! Buna alıştım ben, buna dayandım bununla hiç bükülmedi belim de senin tanıdığın, bildiğin, sevdiğin gibi hep dimdik ayakta kaldım. Şimdi... boşluklarımın hepsini doldurmuşken, mutlu ve düzenli kalabalıklar içinden avazı çıktığı kadar bağıran bir ses ancak bir gürültü olarak geliyor kulaklarıma. O gürültüyü duyduğumdaysa, ne söylediğini anlamaya çalışsam da; öyle düzensiz, zamansız ve şekilsiz ki, ne anlayabiliyorum ne de inandırıcı geliyor bana! 


Sen beni kaybettiğini düşünüyorsun hâlâ ya da benim senden kolayca vazgeçtiğimi. Oysa bir Mayıs akşamı o telefonun ucunda ve ertesi ay o sabah uyandığımda kendi kendini bir sihirbaz gibi ustalıkla ve kolayca yok eden sendin; bunu bile fark edemedin! Belki de sana bir tek ya da en çok bunun için müteşekkirim; bir de bir Şubat akşamı sağlam kol tarafımdaki cebime soktuğun 50YTL için... Sana başka borcum yok...


Satır satır dikte ettirdiğin değersizliği ve yalnızlığı hece hece okurken, elimde kalan o son ünlemi nereye koyacağımı hiç bilemedim. Şimdi bir ünlem hafifliyor kızgınlığım ve geçiyor kırgınlığım. Ben her şeyi çoktan helal ettim, sen kendini affet...



Tecavüz gibi bir ilişkiydi bu;
tek taraflı keyif, tek taraflı işkence...
Ayrılık sancılı ve uzun sürüyor, üzgünüm;
oysa 'aşk' ne kolay değil mi?

Tek hece!

ÖzgeCân’011



Salı, Kasım 08, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XII - Keyfe Keder Nü-Lüfer*



Potkal Yazıları

-XII-

Keyfe Keder Nü-Lüfer*  (*Çıplak Balık Çiçeği)

 “Gemisinden önce denizini terk eden, rotasından önce seyrini kaybeden... haybeden şaşkın kaptana... Korsan aşklardan, noksan kıyılara...”

Kendi med-cezirlerinde
denizimi ürkütüyorsun
sen adam,
berrak sularımı
dalgalandırıyor
egosantrik iklimin...
Demir almak istiyorum,
kara uzak gözlerinde;
‘yelken açayım’, desem,
fırtına patlıyor suskunluğunda...

Bu nasıl mevsim, hangi oyun?!
Misketlerimi al,
kâğıt sandalımda daha mutlu
düş kuşu göçmen çocukluğum!

Dümensiz bir umut gibiyim
pusulasız yüreğinde..
Ben bu gidişâtın
hava durumundan şüpheliyim!
O halde...

Şimdi
kılçıklara yapışan yalnızlığı
ayıklama zamanı...
‘Canlı balıklar bile ölü bakar’,
yazmışım bir kitap arasına;
o şeffaf balık,
kurumuş çiçek desenli,
eprimiş, beyaz bir anı şimdi.
Bir hayal kırıklığı romanı arasında mumyalanmış beyaz çiçek desenli çıplak bir balık...

Z’den A’ya sayıyor şimdi tüm kelimeler…
Ve noktalı harflerden yoksun bir Türkçe ile, keyfe keder…

ÖzgeCân'006


Çarşamba, Haziran 08, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VIII - Ben Söyler(d)im Kendime

Potkal Yazıları

-VIII-

Ben Söyler(d)im Kendime

Mevsimlerden soğuk. Tenha bir saati gecenin... Gün damlamakta ay ışığından, yürek içeri. ‘Eski’ diyebileceğimiz bir yılın son günleri. İnsan, içindekiler kabarmaya görsün, bir bavulun üzerinde de yazabiliyor demek. Bavul… bu, bu yılbaşı da birbirimizsiziz demek!

Artık zamanıdır, gidiyorum. Bir süre yine yazacağım sana belki, her zamanki gibi. Yaşadığım yeri anlatacağım uzun uzun, kendimi biraz da. Bazı geceler, kafam fazla güzelleşmişken - yorgunluktan, yaşamdan ya da aşktan-, asla yanıt alamayacağımı bile bile mesajlar atacağım sana… neme doymuş kesif söz dizimleri… Çoğu telefonuma belki yine, elinde olmayan kimbilir hangi sebepten dolayı cevap ver(e)meyeceksin. Elbette arayacaksın sonra, biliyorum, ama, duygular durulmuş olacak, kelimelerin sureti eskimiş… Ne elektronik, ne kanlı canlı bir postacı beklemeyeceğim ama bu kez, eskidi çocuksu heyecanlarım. Kızmayacağım da sana, sevmeyi beceremediğini söylediğin (için) kendim adıma!

Sonra… alışacağım ben. ‘O her şeye iyi gelen’ zaman, köreltecek özlemin keskin ucunu. Adına ‘hayat’ denen o bataklık beni de emecek içine. Diz boyu karların içinde seni düşünerek yürürken, elimdeki kahvenin ısrarlı dumanına bakıp gülümseyeceğim. İçimi ısıtacaksın. Aradığında elbet deliye döneceğim sesinin tılsımından. Aramadığındaysa sitem edemeyecek kadar unutmuş olacağım takvim hesabını. Yazık, ne yaparsak yapalım, affetmiyor akrep yelkovanını!

            İnsan.. kaçtığını mı seçiyor yoksa? Sabıkalı ilişkiler gibi mevsimsiz bir hüzün… Buradan her ayrılışımda iki kişi yola çıktığımı ve nedense yola hep yalnız devam ettiğimi ayrımsa. Bir tek, sen varsın diye bu şehre dönmelerim.

            Gidiyorum balığım, aynanda gözlerimi, sana balık kalbimi bırakarak… Ne senden, ne kendimden.. sadece bu kentten gidiyorum; zamansızlığın, hüznün, kalabalık yalnızların ve küçük hesapların başkentinden.
           
            Beni çok sevdiğini biliyorum; her dile getirişinde yürekten duyuyorum… ama, olsun. Bana, beni sevdiğini söyleme… Sadece sev beni.. sen sev, ben söylerim kendime!

ÖzgeCân’005’in son günleri…


Salı, Mayıs 17, 2011 | By: ÖcG

"Gidenler değil, kalanlar terk edecek"ti...

Her dönüşünde kapıyı açmamdan ve her gidişinde anlar gibi susmalarımdan... 
"Gidenler değil, kalanlar terk edecek"
 'Öykü böyle başlamıştı....'
Öyle de oldu!


"Dudaklarında Ege’nin tuzu, gözlerinde beş yaşının hayalleri... Küçük kız özlemek söylenmediğinde anlamlı...
Sanırım yazarak değil, sesine dokunarak anlatmalıyım yüreğimdekileri." GhD

Evet, tam da böyle yapmalıydın!

- Beni tanımadın…(?)
- Tanımadım!
değil,
yalnızca - 'hazırlıksız yakanlandım' !

Ne zaman sana ait söz dizimleriyle karşılaşsam yazdıklarını değil, yüreğini okuyorum, an an.. Şimdiyse.. o şiiri okurken, yüreğinin sesini duyumsadım, yeniden, kulaklarımda; öfkesi dinmeyen bir lodos akşamını kilometrelerce öteden büyüleyen... Hiç görmedim/n belki, ama, omzumda hep bir ıslaklık kaldı senin küflü yalnızlığa bulanmış düş bozumu hüzünlerinden! Orada olabilseydim, her şey ‘bir gece öncesine gidebilseydi’, dediğin gibi; bir kahve tutamına, elma kokulu gerçek düşlere yelken açabilirdik! 


(Açabilir miyiz hâlâ?)


"Senin herşeye cevabın var, senin herşeye cevabın olacak... Senin herşeye artık sabrın da var, zamanın da..."

Haklısın galiba..
Bak yine..
Burada da :o)
(Çünkü çalan o telefonları (hiç) meşgule vermedim)

"...'Burada uyuyabilir miyim?', 
diye sordu. 
Mecburen kabullenen bir anne edasıyla, 
"Peki",  
dedim. ..." ÖcG


Bu akşam, Bodrum'da olmayı en çok sevdiğim yerde olacağım.
Deniz gözlerimde olacak, rüzgâr sırtımda ve dolunay dolacak kadehime...

Saat tam 20:30'da iskeleye doğru yürüyeceğim...
İşte o zaman ara! Sadece 'selâm' diyeceğim, sonra mikrofon senin!
Sen: 'Anlat bakalım ÖzgeCân'! diyene kadar sadece dinleyeceğim...


Eğer yüreğim benim yanıltmıyorsa... hâlâ MAYIS...


#55

Pazartesi, Mayıs 16, 2011 | By: ÖcG

Madem bilet'den girdik mevzuya...

Mart'009  - İ P T A L




Ayazmaların kutsallığı suyun kaynağındna gelir.. ki o kaynağa ağlar yarım kalanlar geceleri...
Nereye giderse gitsin yol, eğer kendine doğruysa yolculuk, gerçektir... diğerleri sadece yer değiştirmedir...
Artık kimse konuşamıyor 
Birinin söyleyecek sözü yok (olsa kayıp!)
Öbürünün konuşacak yüzü kalmadı (varsa ayıp!)
Pazar, Mayıs 15, 2011 | By: ÖcG

Dile Kolay...

"Ayın 10unu hiç unutmayacağız. Sana adayacağım kendimi tam bir günn kocaman bir gün ve kimse anlamayacak bu günü senden ve benden başka." (SMS)
Bir on Mayıs ve bir de deli gibi yağmuru olan yarım 11 Mayıs...
Bir tek bu bilet kalmış, atmadığım... bir de yazılar... notlar... yazılar... anılar... notlar... yazılar...


Daha önce tatmadığım ve tanımadığım halde sanki zamanlardır aradığım bir duygu bu... TANIDIK...



Anlatılması, yaşaması kadar karmaşık, ifadesi güç...

TANIMSIZ ve İLGİNÇ...



Hani hemen her gün gittiğin bir caféde gözüne ilk defa çarpan etkileyici bir tablo gibi, ya da yıllardır görmediğin eski bir dosta yolda yürürken çarpıp özür diler gibi...

ÇOK AZ TANIDIK ama fazlasıyla ŞAŞIRTICI...



Tam “yaz geliyor” derken, sabah arabanın üstünde incecik bir kırç tabakası bulmak gibi.... BEKLENMEDİK ve biraz da GICIK...



Derecesi yüksek alkol gibi...

GENİZ YAKAN ama ETKİLEYİCİ...



Yaz yağmuru altında şemsiyesiz yürümek kadar...

EĞLENCELİ ama densiz şakalar gibi CAN SIKICI...



Kimsesiz bir kumsalda ay ışığını takip ederek yürümek kadar...

MUTLU  ve HUZURLU...

ama en önemli sınavın sonucunu beklemek kadar...

RAHATSIZ EDİCİ...



Bekleyişleri heyecan dolu, kırgınlıkları ya da mutlulukları anlık, alınganlık diz boyu...



Sınırlı bir zaman, ya fazlasıyla yavaş, sonrası ses kadar hızlı...

Ya çok neşeli, çok açık; ya da inadına sessizlik, bir çok ünlem, bir kamyon soru işareti...



ÖZET: Gökkuşağı kadar renkli, heyecan verici, etkileyici... Ama en az onun kadar düş, en az onun kadar ulaşılmaz...



-          Dostluk mu? / - Benziyor.

-          Sevgi mi?     /  - Belki de.

-          Aşk mı?       /  - O kadar ucuz değil..



SONUÇ: Yıllardır beklediğin, seni o hep hayalini kurduğun yere götürecek trenin gelişini görmek ama yanlış peronda beklediğin için onun ardından baka kalmak...



Ö.G. Mayıs’001




Bir şişe Ankara Gazozu’ na, bir saatlik Tunalı Hilmi turuna, bir kadeh Çubuk Şarabı’ na, bir kutu Çiftlik Dondurması’ na, bir gecelik Kale Faslı’ na.... Samsun sigarasına, ağaç dallarında tüttürülen ilk cigaraya, ilk düşlere, penecere kenarında yuvalayan martılara, kocaman kelimesinin KOMACAN yazılışına, Orhan Veli'nin satırlarına, ve belki de en çok o Göktaşı'na... selâm niyetine... bu bilet ilk defa canlı yayında :)))))
Pazar, Mayıs 01, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VII - Agrutra Mirva

Potkal Yazıları

-VII-

Agrutra Mirva*

“Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir…”  ÖcG

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımın son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son hikâyemdir!

Gece… Sularda bir yosun gibi hıçkıra hıçkıra, son bir umutla, gelmeyişini beklerken, dönmeyişini özlerken… kalbim ufkuna battı, gözüme uyku… Gözlerimi araladığımda, biri çoktan altını yakmıştı güneşin, tavşankanı bir gün demleniyordu ufukta. Vazgeçmek ve direnmek zar atıyordu terasta. Bir paragraf içine yerleşmeyi bekleyen söz dizimlerim ve çoktan noktası konmuş yazıların sabah gazetesi niyetine bırakılmıştı kahvaltı masasına. Bir yudum aldım orta şekerli sabah yalnızlığımdan… kalemi belinden kavradım.

Badem ağaçlarından bahar dalları toplamıştım dün, sana rağmen, sana. Sana göndermek için aldığım kitabın arasına kurumaya bırakırken fark ettim: Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir… Saat değil, zaman farkı var aramızda.

Ağrılı bir geçmiş, sancılı yarınlar… ‘Nereye kadar?’, diye sordu nicedir paylaşamadığımız gökyüzü, nereye kadar! Bir neşter kadar keskin ve temiz oldu kararım; orada kış, burada neredeyse bahar. Seni bilmem ama ben artık pek üşümüyorum.

Evet, “şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, ‘bütün gerçekliğiyle’ geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.” Haklısın; “hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.” Hak ettiğimi değil, hakkım olanı bile alamıyorum! İsteyemiyorum.. nefsim kırılıyor.

“Başkasının acısına başkası olmak, ya da bir başkasının düşüne… Arta kalanları yaşamak yetti artık”. Çünkü emin ol, “kıymık gibi batıyor yüreğime”, peşime taktığın bu iğreti yalnızlık! Usandım, sadaka gibi önüme atılan paylaşımlardan. Hadi, adam gibi paylaşalım bari ayrılığı: Sen acılarını bensiz yaşa, ben sensiz düşler kurayım!

Ben de “bilmiyorum ne zaman pusuya düşürdün bizi. İçinde çözemediğin bir hesabın var, çözdürmediğin; kim kimi gırtlaklayacak…” korkuyorum, ecele faydası olmuyor. Cinayetsiz bir ölüm istiyorum, cinnetsiz. “Gidişimi sen hazırladın” ama tetikte kurşun sende kalsın. Belki bir başka vedada harcarsın! Nasılsa hep bir sonraki ayrılığın erken sızısına hazırsın…

Doğruydu; “doğduğum şehir bile…” anımsadı belki ama “tanımadı beni”. Umurumda mı? Bu kıyı kasabasının bana kucak açışı hep aynı. Yaktım gemileri, dönüş olsa da geri… dönen olmayacak! Gelmek istersen… dönmek.. otobüs terminali bekleyecek seni.

İflah olmaz bir hüzün, ne zaman (c)anıma yapışsa.. derin soluklar (ç)almak gerekiyor hayattan. Bilirsin. O zaman, hep, buraya (k)açıyorum yelkenlerimi. Burası Bodrum… burada her kediye balık, martılara simit… burada herkesten bir parça, kimseden bir bütün var. Hayatın ta kendisi lokantasında bol kepçe yalnızlıklar, Arjantin bardaklarda yudum yudum tüketilen mutsuzluklar var. Kimsenin olmayan ama herkesi sahiplenen bu kentte yüreğim özgür artık. Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yosunlu akşamüstleri… Seni yalnızlığıma dâhil etmeyi de öğrendim, yokluğunu yok saymayı da! Öğrendim sessiz başıma yürümeyi dalgalarla, iskeleler boyunca…

‘Gitme’, deseydin de gelirdim, mecburiyetten; ama hemen dönerdim varlığına, sen gittiğimi bile fark edemeden… Hiçbir şey demedin.. Hâlâ… Şimdi kalmak için bahane de aramıyorum. Kendime iş bile buldum. Göz kenarlarımda yürürken anıların sessiz turistleri; yokluğunu bir kokart gibi astım boynuma.. antik acıları, yüreğimdeki cam batıkları, mumyalanmış umutları kapsayan istikâmetlerde rehberlik yapıyorum. Bilirsin, müşterisi her zaman bulunur, dramı kıvamında hikâyelerin; çok şükür, işsiz de kalmıyorum.

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımı(n) son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son tuhaf hikâyemdir!

Ve sen... damarlarımdaki balıkadam… eski bir umutla boğulduğunu sanıyorken hâlâ… ne yazarak, ne sesine dokunarak… ulaşamıyorum sana! Sırf bu yüzden bile kızamazsın yokluğuma. Senin her suskunluğunun bir bahanesi, benim her yok oluşumun bir aslı, bir anlamı var. Yazdıklarını yaşayan sen, yaşadıklarımı yazıyorum diye mi bir türlü anlamak istemiyor beni! Kitap aralarında nice heyecanla kuruyan ama mutfak raflarında unutulan bahar çiçeklerine iyi bak. Çünkü sahip çıkamazsan, onlar da, hep acıtacaklar seni!

*Anlamı bize saklı olsun ama Aperatif Şiir’e istinaden sen de bu yazının isim babası ol. Şiir adam, sevgili İsmail ÖRNEK…

ÖzgeCân’005
Çarşamba, Nisan 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VI - Advaita Vedanta

Potkal Yazıları

-VI-

Advaita Vedanta*

“Yüreği kaleminden, bakışları sözlerinden daha derin, daha benim adama.. SANA… Daha ilk cümlesinden anlayacaksın, bir tek sen, geri kalanının sadece sana yazıldığını…” ÖzgeCân

Şair çoktan sustu; ressam oldu şiirin kalemi; yarım kaldı beklenen senfoni… mağdur(e) sanık sandalyesinde buldu kendini. Kimse bir şey anlamadı. Hiç konuşmadıklarımızı yazı(yorum) şimdi..

Uzak bir ülkesindeydin hayatın… İlk kez benimkinden sıcak bir iklimin kollarında, kimbilir hangi efkârın büyüsünde acı dolu ayinler düzenlemekteydin düşlerine; kim bilir hangi yürek atışıyla terliyordu kasılmış avuçların… Ben, ıssız deniz kenarlarına taşlar biriktiriyordum sessiz fırtınanın sözsüz acı dalgalarıyla. ‘Yenilgiler yalnız yaşanır’ dı ve sen yine kendine has bir terk edişle, her zamankinden elzem, yoktun! Üşüyordum sırtımdan içeri. Sonbahardı. Son bahar gibi kokuyordu. Eylül bitmemişti daha. Ama kısır bir doğurganlıkla bir kez daha kışı erken yağdırmıştık damlarımıza. Kimin ne kadar çok soğuduğu değildi önemli olan.. birbirimize sığınıp ısınmaktansa, yabanıl soluklarda bambaşka üşüyorduk. Birbirimizi cezalandırdığımızı düşünürken en çok da kendimizi acıtıyorduk. Zaman kaybetmek istiyorduk sanki ‘ne olacaksa olsun’ du çabasızlığımız. Kazanacak maçlarımız vardı ama kaybetmeye razı oynuyorduk ve bu cüretkârlığımız intikam alıyordu daha uyuyamadan esir olunduğumuz kâbuslarımızda… Geçmişten bugüne tepmeye her an hazır,  eski(meyen) tecrübeler zembereğinden boşalmış ve yazık, kabuğunu kaldırmıştı zar zor yunduğumuz acıların. Çatlıyorduk en güçlü yerimizden. Farkında değildik kan kaybettiğimizin. Öperiz ve iyileşir sanıyorduk.

İlk geceler kalbim ufkuna battı uysal salınışlarla. Çiğnemeden yuttum kırgınlığımı. ‘Uyurum ve geçer’di; hep öyle olmadı mı? Ama insanı uykusundan eden o sancılı hazımsızlık başladı. Tek nefeste içime çektiğim bu rutin kabulleniş kronik astıma çevirdi, ne zaman aklıma gelsen, soluksuz kalıyordum! Çaresizliğin öfkesi infilâk başkaldırısıyla kabarıyordu ciğerlerimde. Her ağlayışım ayrı bir umudun ırzına geçiyordu, her iç çekişte kanımı zehirliyordu yokluğun. Seni düşünmek yoksunluğumu azaltmıyordu hiç, ilk kez, kendi sesimde yankı buluyordu yok olmuşluğ-um-un-umuz…

Sanrılarımdan silinmiyordu sesindeki öfkenin rengi. Yaşamadığın bütün kışlar adına ayaza bileyerek yüreğini, sokulduğun sessizliği sırtına saplayarak, arkamda gece bırakıp gitmeyi isteyecek kadar.. gerçekten acı istiyordum. Yapamadım. Sessizlik gitmekle eküriydi nasılsa.. Sustum… Severken susabiliyor da, sevdiğini kasten yaralayamıyor insan. Hayatımı sensizliğin, yüreğimi öfkemin hışmından, seni can havlimden sakınmaya çalışıyordum. Ama unutuşla çaktığım tüm isyanlar bir bir çıkıyordu yerinden; sadece izi kalan eski yaralar da sızlıyordu ince ince. Kime baksa azarlıyordu gözlerim, sana bilediğim bıçaklar başkalarının vücudunda kan buluyordu… Ya bitmeliydi.. ya, bitmeliydin! Yıllık iznimi aldım hayattan. Günlerce süren bir gece yarattım ikimize kapalı perdelerin ardında. Işıkları hiç açmadım, içinde titreyen mumu yaktım başucuma. Haberin bile yoktu;  seni, harflerini, göz dizimlerini yatırdım uykuya yasak yatağıma. Koca yudumlar aldım tek buzlu rakılardan ve kesif soluklar, yıllanmış anılardan.. Tutunmak lazımdı bize bir yerinden, tutmalıydın beni. Dilimin ucundaydı gözyaşlarım; hani kendimi tutamayıp bıraksam, yüzünü dökecekti o küçük kız… Boğulacaktık!

“O korkunç sessizlik beynimde kaçıncı kez yankılanıyordu” hatırlamıyorum, “içimdeki çaresiz umuda bu kez sarılamayacak” kadar uyuşmuştu kollarım.. “Senin adın ‘aşk’, dar ağacında bile gülümsemeyi bilen küçük kız”, diye fısıldadı akvaryumdan sözsüz bir ses.. “Balık olmayı bile beceremediğini” reddettim; fırtınasız deniz mi vardı!… “Cam kırılınca başlamayacak mıydı hayat balıklara”? Camı kırdım! “Sevmek mi, sevilmek mi?”diye sordu, belki son bir kez daha, içimdeki direniş… Perdeleri açtım, rakıyı lavaboya, cam kırıklarını çöpe döktüm, balıkların suyunu değiştirdim; mumu söndürmedim, seni uyandırmadım. Vazodaki gülü kurumaya, mektupları hep kapanan bavuluma bıraktım. Balkona çıktım, güneşin parmak uçları dokunmaya çalışıyordu geceme bir yerinden. Bir sigara yaktım, omuzlarımda ürperirken sabah serinliği, kafamı gökyüzüne yaslayıp “sevmek” diye bağıra bağıra ağladım. Özge bir dirilişle.. Gün/doğdu, sen var oldun.

Sen penceresiz bir duvar.. ben duvarsız bir pencere… Öncesi denizdi, ötesi okyanusun bir adım gerisi… Ama burası çok önemliydi. Marjlar ve boşluklar dahil, satır aralarını da oku diye.. Burada susu(yorum)!

*Hindu öğretisinde ruh ve maddenin birliği.

ÖzgeCân’005

Pazartesi, Mart 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları V - En Çok Sen Yakıştın Yalnızlığıma

Potkal Yazıları 

-V-

En Çok Sen Yakıştın Yalnızlığıma

“ay farzındayım
tırnaklarımın arasına dünya birikti
kimseye koyduğum ad da yok
ve bu gece
ilçeyken il oluveriyor yalnızlığım”
küçük İskender

Uzun zamandır yalnızlıktan tasarruf etmeye çalışıyorum geceleri. Bu gece erken girdim diye eve belki, biraz daha erken indi gibi karanlık... Uyku zorlarken gözkapaklarımı, inat ettim ilk kez uykuya... Çıkıp biraz dolaşmak için, üşendiğimden ve hava soğuk olduğundan, biraz geç.. ama uyumak için de bir hayli erken; üstelik sen bu kadar aklıma düşmüşken ve özlemin çat kapı girivermişken yürek sancılarımın arasına... Biliyor musun, bu gece en çok sen yakıştın yalnızlığıma... Tıpkı senin cümlelerindeki gibi; sana dair sayfalara dokunmak beni de yüzleştirdi sensizlikle ve her dâim geride bıraktıklarımla.

Ne kadar uzun zaman oldu, sen de fark ettin mi; elektronik posta kutuna değil de apartmanınızın girişindeki, hani o kredi kartı ekstrelerinden, faturalardan ve köşeye açılan yeni pizzacının fiyat yazılı renkli reklâm broşürlerinden başka pek bir şey gelmeyen,  ahşap, hani olmadı metal posta kutusuna benden de birkaç satır ulaşmayalı... Ben fark ettim ve bu biraz burdu içimi, henüz yenilmedim çünkü ben ne zamana, -el yazımı çok beğenmesen de- ne de klavye yazılarına... Mekanik yürekler familyasından değilim hâlâ...

Sana senin kelimelerinle yazmak istedim, aynı harflerden oluşan kelimelere yüklediğimiz anlamların birbirlerinden ne kadar uzak olacağını fark edip gülümseyerek... Yine de, inanıyorum ki, senin kelimelerinle, sana pek de fazla uzak düşmeden yazabilecek kadar içindeyim yüreğinin...

Seni düşündüm... Her yönünle.. Sabah evden çıkıp, geceleri harflere sığınışını, yemekte ne yediğini mesela, elmalı çay içip içmediğini düşleyerek... Akşamın ilk saatlerinden beri yağan kara yüklediğin ve yükleyebileceğin anlamları nasıl da tahmin ederek... Sonra, bir tuhaf düştün aklıma, “O olmadığı müddetçe mutsuzluk daha anlamlı”, satırlarını okuyunca... Belki de kendimizi oyalamamızdan ibaret, bu inandığımız. Anlamlarımız kendine mutluluk bulamadığından, mutsuzluklara anlam çıkarma çabamız belki de, yanılıyor muyum?

Bilmem, kırık kanatlarını yeniden maviliklerle buluşturacak biri çıkacak mı karşına, yoksa sen ardında hep gece bırakanları mı özleyeceksin içinden boğularak ve içinden boğarak o sessiz çığlıkları; sonrasında içinden kanayarak... Severken gidenlere mi tutunacak yine yüreğinin sırça elleri, dudaklarında çatlaklar, yüreklerinde buzul yalnızlıkları olsa da... Öğrenebilecek misin sen de severken gitmeyi, ya da açıklayabilecek misin kendine, severken niye ve nasıl gidilebildiğini... Gidecekler ve kalan, sadece onlardan arta kalan mı olacak? Gece yarıları camın aksinden yalnızlığınla yüzleşmek acıtmaya devam edecek mi canını? Birileri çıkıp da karşına toplayacak mı yoksa canındaki cam kırıklarını?  Daha ne kadar isyan edeceksin gökyüzünün maviliğine; oysa mavi denizler de, benim en sevdiğim renk de... İki küçük toka.. iki küçük yaprak belki.. iki küçük nokta da olsa (üç değil..).. daha ne kadar midende o bildik burulmayı yaratacak kendilerini sana bir şekilde hatırlattıklarında... Onlar, harflerinde bulacaklar mı ‘Ölü Şair’in yüreğini, ya da ‘Kaptan Naricelli’nin bir martıyı bile ağlatan yanılgısını?

Ne zaman bitecek dostum bu uyuyunca bile doyurulmayan uykusuzluk; bir şeyler yudumladıkça artan kavurucu susuzluk; ne zaman yerleşecek sesine animato bir bahar rüzgârı? Bekliyorum, kör bir inançla... Mutluluğunla mutlu olacakmışım gibi geliyor. Nedense.. Ayrı hayatlardan benzer yaşantıları, farklı söz dizimlerinden aynı anlamları paylaştığımızdan belki; mutluluğun senden sonraki ilk adresi ben olacağım sanki. Her şeye bu kadar boş vermişken böylesi bir umuda yaslanabilmek güzel, en azından bir parça olsun dinlendiriyor direncimi.

Düşlerime umutlanmayı özledim balığım; uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. Seni özledim Mare... farklı kelimelerle aynı şeyleri konuşmayı, aynı kelimelerde farklı anlamları tartışmayı.. susarken her şeyi anlatmış olmayı, daha bakışları söze dökmeden ne düşündüğümüzü anlamayı... ‘Özgecan55!’ deyişindeki melankolik ironiyi belki de! Belki de sadece yan yana olmayı özledim seninle. Trio yaşanmış bir karlı Ankara gecesini düet olarak yeniden yaşamak ve yaşatmak için belki.. Ve işte,  bu gece sana misafirim bir klavyeden birkaç sayfa Bodrum kokulu kâğıda ve o kâğıtlardan bakışlarının değdiği yere... Ki bilirim, yalnızca balıkların yürekleridir gözleri; bilirsin işte, kapanmışlarsa durmuştur yürekleri de..

“Gökyüzüne ambargo koyan karanlığa, öfke dolu, şişman bulutlara... önüne herhangi bir şey çıkmasına tahammül edemeyecek kadar gözü dönmüş rüzgâra... denizine başkaldıran isyankâr dalgalara inat... Sığ bir denizin mavisiydi, o uzaklardan gelen, gelirken yüreğini de beraberinde getiren sesin... Dibi kum olan sığ suların mavisi... gibi huzurlu; gibi kıpır kıpır, gibi kendiliğinden.. kadar tarifsiz... ‘İyi ki varsın’ ın hem mutluluktan hem özlemden burun sızlatan kokusuydu yüreğime dolan....” yazmıştım, Fransız kelimelerden hemen sonra. Sanırım şimdi de aynı şeyleri duyumsar olduğumdan, böylesi bir mektup yayıldı kalemden kâğıda. Komik gelecek belki ama, bir şair gibi düşünüp bir roman gibi yazmak istedim içime çöreklenen her şeyi... Başarabildim mi peki; bilmem, sadece yazabilmiş olmak bile yetiyor inan bana, bir de sana ulaşabileceğimi biliyorum....

Sen Bastille Palace’da bekleyedur, aşka bilenmiş bıçağını hazır tutarak, içinde o umutla.. Ben E tipi bir cennette kendimle daha sıkı kucaklaşıyorum yiten ümitlerimin inadına! Yeni yeni çok daha iyi kavrıyorum ki, her an felaketim olacak mucizelerle karşılaşma ihtimaliyle dolu hayatım ve ben artık felaketlerin mucizeye dönüşme ihtimaline inanmak için kendimi kandırmaktan -gerçekten- yoruldum... Yazıyorum, okuyorum, çalışıyor, geziyor, yiyor, içiyor, uyuyorum. Özeti gibi oluyor belki ama, yaşıyorum balığım, yaşıyorum... Tüm samimiyetimle söylüyorum, daha ötesini beklemek açgözlülük oluyor biraz, içtenlikle kabul ediyorum!

Gittikçe artan bir özlem, zaman geçtikçe yuvasına daha da oturan bir sevgi ve zaafla.. sımsıkı sarılıyor sana, kocaman öpüyorum...

“ecel olur gelirim sana artık adressiz bir zarf gibi
zarfı yalayıp kapatırken dudaklarımı kâğıtla keser gibi
çünkü ben orda cellâdım, biraz katil
seri haldeyim sana, paralel haldeyim
bütün suçlar üstüme yıkıldı, hataların altında kaldım
hayatım hayatına düşüp patlamayan
hayali bir bomba gibi!”
küçük İskender

ÖzgeCân’004

Pazar, Mart 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları III - Balıksız Deniz Yoktur!

Potkal Yazıları

-III-

Balıksız Deniz Yoktur


Gece teslim ederken kendini günün en uykusuzlarından birine, yokluğuna üzülmenin ya da uzaklaşmalarına sinirlenmelerin boşuna olduğunu midemde bir yanmayla ayrımsıyorum. Kedileri neden ve nasıl sevmediğimi sormuştun bir gün, dişe dokunur bir şey söyleyememiştim. Ama şimdi söyleyebilirim. Kediler, bağımsız hayvanlardır. Giderler.. sessiz, habersiz, nereye olduğunu bile bildirmeksizin, küçük olsun bir iz bırakmaksızın yok olurlar uzun bir süre.. ta ki üşüyünceye, karınları acıkıncaya, sevgiye ve şefkâte susayıncaya kadar.. Sonra, en az gittikleri kadar sessiz sâkin ve inadına, hiçbir şey olmamış gibi, dönerler. Döndüklerinde her şeyin; yemek taslarının, kumlarının, kalorifer önündeki yastıklarının, daha da ötesi.. onlara olan sevgi ve sadakatin yerli yerinde olmasını beklerler... Senin ondan ne beklediğinin, ya da onun yokluğunda mırıltıları özleyen sessizliğinin onun için bir önemi yoktur, dönmüştür ya, ötesi anlamsız!

Şöyle etraflıca, gerçekten, bir düşünsene; ne farkın var senin onlardan? Canı çekince apansız giden, keyfi isteyince yeniden teşrif eden o kedilerden diyorum, ne farkın kaldı!

            Sana ihtiyacım vardı anlıyor musun, hiç olmadığı kadar! Belki kollarına alıp avutamazdın beni, gözyaşlarımı sevemezdin şefkâtle.. ama dokunabilirdin yüreğime, kelimelerime... Olmadı balığım, biz bu işi beceremedik! Yıllardır birbirini arayıp sormayan ama zamanlar sonra bir araya geldiklerinde kaldıkları yerden aynen devam eden dostlar, hiçbir şeye yenilmediği düşünülen dostluklar vardır. Bizimki ancak onlardan biri olabilir. O halde, işi zamana, şansa ve kadere bırakalım ve bir gün, aynı çizgi üzerinde karşılaşırsak, kaldığımız yerden başlayalım. Araya hiç zaman, hiç acı, başka insanlar, mutluluklar, hastalıklar, hüzünler girmemiş gibi... Kar hiç yağmamış, ağutosun en sıcağını yaşamamış gibi.... Telefon konuşmalarına sığdırdıklarımızı, senin notalarını, posta kutularında mektupları unutarak.. yoldan geçen bir adama “merhaba”, köşedeki butiğin sahibine “hayırlı işler” der gibi.. kolay, çabasız ve karşılıksız olsun bizimkisi.. sen güneş falan da çizme, kandırmayalım kendimizi!

Sen hâlâ ‘ne yaparsan yap gri’ bir şehirde yaşıyorsun... Sokakları neredeyse cetvelle çizilmiş, caddelerin ablukasındaki köşeli parkları sahte yeşillere boyanmış, göğünde martıların kanat çırpmadığı, deniz kenarı çay bahçeleri olmayan ve hiç olamayacak o şehirde... Belki de sırf bu yüzden, bazen ben de yitip gidiyorum sende, o grilerin yüreğine sinsice sindiği zaman dilimlerinde...

Oysa benim şehrimin göğsünde martılar uyuyor geceleri, iyotlu buruk bir deniz kokusu dolduruyor ciğerlerimi, ne yöne baksam deniz görüyorum ve biliyorum: Balıksız deniz yoktur! Belki de bu yüzden, hayır sadece bu yüzden, özlüyorum seni!

ÖzgeCân’004

Potkal Yazıları II - Cân'ımın Ankara Köşesi

Potkal Yazıları

-II-

Cân’ımın Ankara Köşesi

Vedaları sevmeyen cümleleri tercih ettim her zaman ama niyeyse hep ayrılık yüklemli paragraflar oluşturdu uzun, nemli mektuplarımı... Bir önemi kaldı mı gidişlerin, asla bir işe yaramayan dönüşlerin? Oysa vedalar bile tekrar buluşmak içindi, böyle öğretmişlerdi bize. Bir kez daha anladık ki tecrübe edilemeyen tek şey duygularımız; ne öğrendiysek bilelim, ne yaşadıysak yaşadık.. ama yeniden sevecek, yine yanılacağız!

Hayat garip be canımın Ankara köşesi.. Anaforlarda yitiyor duygularımız, bu vazgeçilmezimiz denizde bile.. Baksana, acıların sessiz-sözsüz kuşları kaldı fırtına sonralarına. Şimdi... Seslerimizi örten tesellisiz hüzünleri, sıkıntılı kaygıları, bizi zehirleyen ve ufkumuzu kesen kuşkuları besliyor yüreklerimiz. Yazık! Sahip çıkacak bir tek acılarımız mı kaldı?

Duyulmadı okyanuslarda bir denizkızının karaya vurmuş ağlayışı. Beyaz köpüklü dalgalar, her şeyi huzura bulayan ve alaca karanlıkta yuvarlanan sahtekâr ayışığı.. Mümkün değildi toplamak, bir denizkızının ağlarken geceye döktüğü denizyıldızlarını... Hissettin mi hiç, sen de, sanki kıyılarda bilmeden yalnızca bizim bastığımız denizkestaneleri acıtıyor adımlarımızı...

Ne zaman tatlanacak balığım bu yaşam, ne zaman rüzgârını bulacak yelkenlerimiz, upuzun bir öpücük gibi dudaklardan? Ben yitirdim yönümü, sen söyle ne zaman? Artık.. Düşlerim belki kış ölüsü, belki hazan.. kırlara bahar yetmese de içimde, yalnızca sobalık odunlar var biriktirdiğim, bir sonraki mevsime kalan... Kırağı düşmüş bir sabahı çağrıştırıyor ne varsa gördüğüm, hep ayaz, hep üşümüş bir yanım; yürek kışa kördüğüm...

Güzeldi’li geçmiş zamanlarımız vardı, bizim de, değil mi? Sahi! Kimbilir o yaşanmışlık nerelerde şimdi!!!

Bir yasemin kokusunda duyumsamak mutluluğu ve çiçeklerin kışın açmadıklarını kabullenebilmek.. Zamanı geldiğinde tüm zorluğuna rağmen, bir gökkuşağı renginde seyredebilmek fırtına yağmurlarını.. bazen de bir annenin şefkatiyle sarılmak acılara.. her ayrılığı bir kavuşmaya döndürebilmek en zor anlarda... ayrılıklarda veda edebilmek, dönüşler olmasa da.. mutluluğun resmini çizebilmek, başka kimse anlamasa da.. Zor!

Bir balıkçı gibi ‘ne çıkarsa bahtıma’ya doğru ağ atmak ve bir denizyıldızının yorgunluğunda kıyıya vurduğunda, kendini yeniden maviliklere teslim etmek, hiç değilse umut edebilmek, hayatın ta kendisi sanki. Bir martı edasıyla, yaşananların üstünden pervasızca geçebilmek hayatın özü belki. Belki de geçmişi ve geleceği masal tadında yaşayabilmektir aslolan, gerçek tadının kekremsi olduğunu unutmayarak.

Biliyor musun? Şöyle bir bakıp etrafıma, gamzelerimin içini iyice boşaltarak: “Hayır, denizler mavi değil turuncu!” diye haykırsam, hayrete düşmeyip, dudaklarında ufak bir gülümseme belirecek nadir insanlardan olduğun için.. Hadi! Hüzünleri yükle gemilere, yükle, açılsın meçhul denizlere... En yakın liman en bilinmez yerde olsun; endişelenme, kalemi ver yüreğine, o çizsin, orda kalsın. Çiz bizi de; ama öyle bir çiz ki, ne çıkar yalansa, biz Güneş’ten büyük olalım, öyle çiz, öyle olsun...

Yokluğun... Kelimelere dökülebildikçe, varlığını ifade edebildikçe kendime.. yıpratmıyor nicedir. Yine de parmak uçlarımız dona dona, balığın kılçıklarını birlikte ayıklayabilirdik, rakı kadehinde parmaklarımızın izi rahmetli bir balığın pulları... Yine de paylaşımları beklemek, ‘sıra bize de gelecek!’, demek de güzel...

Olduğun yerde, en azından sadece senin olduğun şehirde bambaşka bir renge bürünen gecelerde, yalnızca aklından değil, yüreğinden de iz bırakarak geçmek dileğiyle... Sabırsız bir özlem ve yoğun bir sevgiyle...  

Dostça kal...

Sizin Özgecan#55
‘003

Potkal Yazıları I - Sende Bana Ait Bir Şey Var

Potkal Yazıları

-I-

Sende Bana Ait Bir Şey Var

Selam, mutsuzluğunu bile terk edemeyen, hüzne sınırsız abone; yüreği okyanus, bakışları yakamoz balıkadam.... Bir kez daha Bodrum, ve bir kez daha yüreğim sana atıyor, oturduğum aynı masadan... Sana yazıyor olmanın verdiği o tarif edilemez duygu bir yana, karşımda bir de fotoğrafın olsaydı, kahvenin bana verdiği o müthiş enerjinin nasıl bir hazza dönüşebileceğini düşündüm az önce... Tuhaf! Yan yana çekilmiş bir fotoğrafımız bile yok diye kapris yapmıyorum, hayır; biliyorum kimsenin yüreğinin yoktur somut bir kavrama yansıması... Yine de, biliyorum ki,  bir çift kara göz nasıl da aydınlatacaktı satır aralarımı...

Sesin... Uzakta, çok uzakta yağan bir yağmurdan bulutların taşıdığı serin bir nefes gibi geliyordu. İçime yaydığı mutluluk kadar, yanında olamamanın, hüzne birlikte vuramamanın ‘lanet olsun!’ unu da getiriyordu beraberinde... Cezmi geldi aklıma; bizim Cezmi... Hani elmalı çayların dumanı, kahvenin kreması Cezmi...

“Bazen aşk gider. Ve hayat da gider onun peşinden. Sen terk edildiğin yerde öylece kalakalırsın. Bir sabah uyanırsın ki, gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir. Aynada tek parça görünen bedenin, aslında içinde lime limedir.”, diyen Cezmi;

“Bazen aşk gider. Ve sen yıllardır içinde yaşadığın yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın.”

“Bazen aşk gider. Ve adresi değişir evinin. Sesinin tonu değişir. Yüzünün rengi… Yatağının sıcaklığı… Yediğin yemeğin tadı… Uykuların değişir. Ve rüyaların…”, satırlarıyla adeta seni anlatan Cezmi;

ve: “Bazen aşk gider… Ya da siz gittiğini sanırsınız...”, diye yüreğime su serpen Cezmi....

Bazen aşk gider balığım, ya da biz gittiğini sanırız... Ama biliyorum, sen de benim gibi erken yaşlanmış ama hiç büyümeyen bir çocuksun. Tapıyorsun yaşamaya, tapıyorsun nefes almaya, bağlısın yürek ısılarına... Onca acı çekmene rağmen AŞKA AŞIKSIN sen de deniz kenarları gibi… BENİM GİBİ… Sen varken, yüreğin varken, içinde bir yerlerde o sonsuz ısı ve ışık kaynağı varken... Ne aşk seni bırakıp bir yere gidebilir; ne sen bir adım ötesine geçebilirsin aşkın!

Aynada kendinle yüzleştiğin gece yarıları, hüzünlerin durmaksızın acı veren paslaşmaları... Bitmediyse eğer... Hala uzak kıyıların feneriyse bir çift gözün hayali... Yanılmadığımı anlayacaksın. Kanatsa da yüreğindeki can kırıkları...

Kendi içinde dönüp duran ve hep okyanusu hayal eden bir nehir gibisin sanki. Ve nedense, hüzünlerinden, kendini yalnız hissetmelerinden, sesinin üzerine inmiş yoğun sisten sorumlu tutuyorum kendimi. Hayır, bütün bunlara ben sebep değilim, biliyorum ama tüm bu yaşanmazlığı üzerinden çekip alacak güce ulaşamadığım için kızıyorum kendime... Neden mi bu kadar önemsiyorum? Hangi kelimeler ne kadar doğru anlatır bilemiyorum; ama özetleyeyim: “Sende bana ait bir şey var. Ne, bilmiyorum. Ama seni her düşündüğümde.. yokluğunu hissediyorum.”

Belki de yitirdiklerimi sende bulduğumdan, belki de bende olmayanı sende yakaladığımdan... Belki de... ikimiz bir arada olduğumuzda çok yoğun bir şekilde duyumsadığım ama asla ne olduğunu anlayamadığım o tarifsiz duygudan... İçine dolan acıyı paslaşamamamızı anlayamıyorum...

Sanırım, şu ana kadar yazdığım, anlaşılması en zor, edebi kalitesi en düşük ve cümleleri birbirinden en bağımsız ilk mektup bu. Komik gelecek belki ama, kendimi en iyi ifade ettiğim mektup da bu! 

Biliyorum, hırçın bir okyanusu bardağa doldurup kana kana içemedik; rüzgârla bir olup saldıramadık yel değirmenlerine daha... Ama satır aralarına nice duyguyu sığdırdık biz, kahve molalarına hayatın bizzat kendisini... Anlamsızca konuştuğumuzu sanırken bile, anlamın ta kendisiydik..

Geceler.. Ne kadar uzun olursa olsun, yağmur ne kadar sürerse sürsün, hasret de bıraksan neşeye... Mutluluktan bıktırıncaya kadar, kelimelerimde, özlemimde, paylaşımlarımdasın... Sen kaçıp yakanı kurtarana kadar da, senin bulamayacağın kadar kuytuda ama ne zaman ihtiyacın olsa hissedebileceğin kadar.. yanındayım..

Gittikçe artan ama gittikçe daha az acıtan bir özlemle.. balık kalbiyle...

Özgecan#55

*NOT: Bu mektubu out of archive yap pls. Çünkü bu satırlar, uykusuz, yorgun, hafif alkollü bir geceden doğma, yazanın bile tam olarak anlayamadığı kadar karmaşık; Orhan Baba’nın bile aşırı bulacağı kadar arabesk bir yazı kümesi :pP

SISMIKI sarılıyor; KOMACAN öpüyorum...




Sancılı ayrılıklardan geriye sâkin sularda durgun yüzen bir balık kaldı.
Oysa denizler iklimiydi aşkın ve güneşti bakışları ilkbaharın.
Yine de kardelenleri düşün, ya da kaktüsler yok mu çölde?
Umudunu yitirme!

(Özgecan#55)©
25.01’003