~ Kendine 'silâhlardan ve savaşlardan uzaklaşmış Rambo' havası veren 'bilge' ama bir o kadar da 'psikozlu' kadın... Sen boşluğa seslenip kendi sesini duymak istiyorsun; senin sorunun da bu. Ben aynı sesi veremem. Ben belki bir karıncayım o boşlukta ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum ama sen duymuyorsun! IQ'su tavan yapıp karıncaları görmeyen kadın... Senin genlerinde var 'unutmak' ve 'uyutmak'! ~ demeseydin...
O halde...: O boşluğa her düştüğümde, ne kadar bağırırsam bağırayım, yalnızca kendi sesimi duymuş olduğum ve hep ona sarıldığım için olamaz mı şimdi bu duyma bozukluğu? O boşlukta, değil bir dostun bağırmasını, bir sineğin vızıltısını duymaya bile dikkat ve yalvar kesilmişken... duyduğum her sese inanmaya hazırken... bir tek kendi sesimin yankısıydı yüreğime dolan! Buna alıştım ben, buna dayandım bununla hiç bükülmedi belim de senin tanıdığın, bildiğin, sevdiğin gibi hep dimdik ayakta kaldım. Şimdi... boşluklarımın hepsini doldurmuşken, mutlu ve düzenli kalabalıklar içinden avazı çıktığı kadar bağıran bir ses ancak bir gürültü olarak geliyor kulaklarıma. O gürültüyü duyduğumdaysa, ne söylediğini anlamaya çalışsam da; öyle düzensiz, zamansız ve şekilsiz ki, ne anlayabiliyorum ne de inandırıcı geliyor bana!
Sen beni kaybettiğini düşünüyorsun hâlâ ya da benim senden kolayca vazgeçtiğimi. Oysa bir Mayıs akşamı o telefonun ucunda ve ertesi ay o sabah uyandığımda kendi kendini bir sihirbaz gibi ustalıkla ve kolayca yok eden sendin; bunu bile fark edemedin! Belki de sana bir tek ya da en çok bunun için müteşekkirim; bir de bir Şubat akşamı sağlam kol tarafımdaki cebime soktuğun 50YTL için... Sana başka borcum yok...
Satır satır dikte ettirdiğin değersizliği ve yalnızlığı hece hece okurken, elimde kalan o son ünlemi nereye koyacağımı hiç bilemedim. Şimdi bir ünlem hafifliyor kızgınlığım ve geçiyor kırgınlığım. Ben her şeyi çoktan helal ettim, sen kendini affet...
Ayazmaların kutsallığı suyun kaynağındna gelir.. ki o kaynağa ağlar yarım kalanlar geceleri... Nereye giderse gitsin yol, eğer kendine doğruysa yolculuk, gerçektir... diğerleri sadece yer değiştirmedir...
Artık kimse konuşamıyor Birinin söyleyecek sözü yok (olsa kayıp!) Öbürünün konuşacak yüzü kalmadı (varsa ayıp!)
Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımın son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son hikâyemdir!
Gece… Sularda bir yosun gibi hıçkıra hıçkıra, son bir umutla, gelmeyişini beklerken, dönmeyişini özlerken… kalbim ufkuna battı, gözüme uyku… Gözlerimi araladığımda, biri çoktan altını yakmıştı güneşin, tavşankanı bir gün demleniyordu ufukta. Vazgeçmek ve direnmek zar atıyordu terasta. Bir paragraf içine yerleşmeyi bekleyen söz dizimlerim ve çoktan noktası konmuş yazıların sabah gazetesi niyetine bırakılmıştı kahvaltı masasına. Bir yudum aldım orta şekerli sabah yalnızlığımdan… kalemi belinden kavradım.
Badem ağaçlarından bahar dalları toplamıştım dün, sana rağmen, sana. Sana göndermek için aldığım kitabın arasına kurumaya bırakırken fark ettim: Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir… Saat değil, zaman farkı var aramızda.
Ağrılı bir geçmiş, sancılı yarınlar… ‘Nereye kadar?’, diye sordu nicedir paylaşamadığımız gökyüzü, nereye kadar! Bir neşter kadar keskin ve temiz oldu kararım; orada kış, burada neredeyse bahar. Seni bilmem ama ben artık pek üşümüyorum.
Evet, “şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, ‘bütün gerçekliğiyle’ geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.” Haklısın; “hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.” Hak ettiğimi değil, hakkım olanı bile alamıyorum! İsteyemiyorum.. nefsim kırılıyor.
“Başkasının acısına başkası olmak, ya da bir başkasının düşüne… Arta kalanları yaşamak yetti artık”. Çünkü emin ol, “kıymık gibi batıyor yüreğime”, peşime taktığın bu iğreti yalnızlık! Usandım, sadaka gibi önüme atılan paylaşımlardan. Hadi, adam gibi paylaşalım bari ayrılığı: Sen acılarını bensiz yaşa, ben sensiz düşler kurayım!
Ben de “bilmiyorum ne zaman pusuya düşürdün bizi. İçinde çözemediğin bir hesabın var, çözdürmediğin; kim kimi gırtlaklayacak…” korkuyorum, ecele faydası olmuyor. Cinayetsiz bir ölüm istiyorum, cinnetsiz. “Gidişimi sen hazırladın” ama tetikte kurşun sende kalsın. Belki bir başka vedada harcarsın! Nasılsa hep bir sonraki ayrılığın erken sızısına hazırsın…
Doğruydu; “doğduğum şehir bile…” anımsadı belki ama “tanımadı beni”. Umurumda mı? Bu kıyı kasabasının bana kucak açışı hep aynı. Yaktım gemileri, dönüş olsa da geri… dönen olmayacak! Gelmek istersen… dönmek.. otobüs terminali bekleyecek seni.
İflah olmaz bir hüzün, ne zaman (c)anıma yapışsa.. derin soluklar (ç)almak gerekiyor hayattan. Bilirsin. O zaman, hep, buraya (k)açıyorum yelkenlerimi. Burası Bodrum… burada her kediye balık, martılara simit… burada herkesten bir parça, kimseden bir bütün var. Hayatın ta kendisi lokantasında bol kepçe yalnızlıklar, Arjantin bardaklarda yudum yudum tüketilen mutsuzluklar var. Kimsenin olmayan ama herkesi sahiplenen bu kentte yüreğim özgür artık. Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yosunlu akşamüstleri… Seni yalnızlığıma dâhil etmeyi de öğrendim, yokluğunu yok saymayı da! Öğrendim sessiz başıma yürümeyi dalgalarla, iskeleler boyunca…
‘Gitme’, deseydin de gelirdim, mecburiyetten; ama hemen dönerdim varlığına, sen gittiğimi bile fark edemeden… Hiçbir şey demedin.. Hâlâ… Şimdi kalmak için bahane de aramıyorum. Kendime iş bile buldum. Göz kenarlarımda yürürken anıların sessiz turistleri; yokluğunu bir kokart gibi astım boynuma.. antik acıları, yüreğimdeki cam batıkları, mumyalanmış umutları kapsayan istikâmetlerde rehberlik yapıyorum. Bilirsin, müşterisi her zaman bulunur, dramı kıvamında hikâyelerin; çok şükür, işsiz de kalmıyorum.
Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımı(n) son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son tuhaf hikâyemdir!
Ve sen... damarlarımdaki balıkadam… eski bir umutla boğulduğunu sanıyorken hâlâ… ne yazarak, ne sesine dokunarak… ulaşamıyorum sana! Sırf bu yüzden bile kızamazsın yokluğuma. Senin her suskunluğunun bir bahanesi, benim her yok oluşumun bir aslı, bir anlamı var. Yazdıklarını yaşayan sen, yaşadıklarımı yazıyorum diye mi bir türlü anlamak istemiyor beni! Kitap aralarında nice heyecanla kuruyan ama mutfak raflarında unutulan bahar çiçeklerine iyi bak. Çünkü sahip çıkamazsan, onlar da, hep acıtacaklar seni!
*Anlamı bize saklı olsun ama Aperatif Şiir’e istinaden sen de bu yazının isim babası ol. Şiir adam, sevgili İsmail ÖRNEK…
Hüznün insan yüreğine taarruza geçebilmesi için tüm ayrıntıların ‘Hazrol!’da durduğu pusuda bir zaman ihtilâli… Anılar tekmil veriyor…
(“Terörist bir zihniyet yüreğinize hain bir bomba yerleştirir, duygularınız nice şehitler verir.” dedi sonuncu kolordu komutanı; “Ve hayatlarınıza döşedikleri mayınlar başka yüreklerde patlar bir bir...”)
‘Hâlâ mavi’ o deniz kasabasından yazıyorum şimdi, erken inmiş bir akşam vakti, bulutlar yağmura, yüreğim aşka gebe. Gittikçe kabarmakta olan denizde iniltili balık sessizlikleri.. Sırtımda rüzgâr, burnumda keskin bir fırtına kokusu, yüreğimde kıştan ayaz bir ilkbahar… Bir mevsimin dökümünü yapıyorum ve yiten umutların _geç de olsa kendimi savunmasız yakalamışken hazır_ yağmurdan, deniz suyundan ve hüzünden neme doymuş bu bomboş sahilde, bir balıkçı iskelesinde. Okyanus derinliğindeki ve ayrılık sessizliğindeki kelimelerden gözyaşları bırakıyorum denize; kimi ıslatır, bilmem. Balıkları mı? Sanmam…
(“Ne iş yaparsınız?”, diye sordu adam.
“Hayatkârım”, dedi kadın, “serbest çalışıyorum”.)
Derin düşüncelerin engininde denizsiz ve çorak bir ada sanki yüreğim. Yolların bile gözleri kapanıyor uykusuzluktan ama ben nöbetindeyim gecenin… Litrelerce kahve ve paketlerce sigaradan ince ince sızlıyor midem, günlerin uykusuzluğu baş ağrısı olarak eklendi yürek yaralarıma.. katlime 4. arıyorum şimdi. Ama hiçbir acı yakmıyor canımı çaresizlik gibi.
(Doktor, Güneş’i yasakladı bana…
“Peki”, dedim, “şimdi ben nasıl kurutacağım gözyaşlarımı?...”
“Mendille!”, demeseydi eceli olmayacaktım konuya biHâkim Bey, yemin ederim!”)
Yüreğimde vadesi dolmak üzere olan eksik teşebbüs yaraları, masamın üzerinde o ‘beklenen tango’nun güftesiz notaları, ciğerlerimde dışarı atılması kasten unutulmuş koyu bir duman.. dilimde ‘Kundurama kum dolmuş, atmaya kürek gerek…’ nakaratı… Kahve, pasta, kazık, yazık..derken…. Kimyam karıştı anlayacağınız.
(“Burada mısın?”, diye sordu adam.
“Hayır” diye yanıtladı kadın, “burası dönmek için çok uzak!”. )
Sessiz sitemleri de bilirim elbet, hem de müneccimiyim suskunluklarda neler bağırıldığının! Tek kişilik sevmelerin içtenliğime detone tınısını onarabileceğimi sanarak sığınırım yüreğimin notalarına. Oysa sonunda ortaya çıkan hep, o son valsin yarım senfonisi olur, ne başından ne sonundan hiçbir şey anlaşılmayan. Kuru gürültüden ibaret kalır kalp atışlarım. Ben yorulurum, enstrümanlar bozulur.. grup dağılır… Bir ben kalırım gidenlerin artıklarıyla, düş kırıntılarımla.. yine de hayatı selamlarım günebakan yürek çırpınışlarımla… Alkışsız.
(“Peki vicdanın nasıl sığıyor yüreğine?”, diye sordu kadın.
“ViCdanjör tutuyorum.” dedi adam.)
Elmalı çayların tütsülü büyüsüne kendiliğinden refakat eden o derin anlamlar yok artık; birlikte içilen bir sigaranın ciğer serinleten keyfi, Usta’ların bana bizi anlatan altı çizgili satırlarının size aksi yok. Patates püresine sığdırdığım anlamları ya da beyaz Milka’larda tükettiğim çocuksu heyecanımı, az sütlü koyu bir kahvenin (Gold olacak illâ ki) bir bana farklı kokan manevîyatını kimseyle paylaşamıyorum nicedir… Yoruldum artık insanların antik meydanlarında ‘eminim bir şeyler bulurum’ kör inancıyla, özenle ve binbir sabırla kazı yapmaktan. Kendi kendime maddî manevî sponsor olmaktan. Sonuçta kimsenin kimse için ne zamanı, ne yüreği, ne sabrı.. ve cesareti yok!
(“Ben şaraptan üzüm taneleri toplayabilirim.”, dedi adam.
“O da bir şey mi?”, dedi kadın, “Ben gözyaşlarından balık tutabilirim!”
Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…”)
Düşlerime umutlanmayı özledim, uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. farklı sözcüklerle aynı şeyi konuşmayı, aynı kelimelerle farklı anlamları tartışmayı… Susarken her şeyi anlatmış olmayı ve duymadan anlamayı… Bir de.. kısacık saçlarımda rengârenk tokalarımı özledim, ceplerimde -paslı bile olsa- gazoz kapaklarını. Ne Şirinler, ne Şeker Kız Candy yok artık; Terminator’ler öldürüyor Polyanna’ları……….
(“Bir gün bir bilet alacağım ve hayatımız değişecek.”, dedi adam, umutla..
Öyle de oldu. Bindiği otobüs hiçbir yere gidiyordu…”)
“ ‘Boşlarını attığım şişelerden sarhoş olmuş denizin kenarındaki kırgın sabahçı kahvesinde, bir başıma girip yalnızlığımla kol kola çıktığım barların tekil kalabalıklarından uzak bir masada, gözyaşlarını bulutlara kurulayan sezonunu şaşırmış martıların TDK’ya muhalefet alfabesiyle yazdım bu satırları hiçbir ifadeyi hakkıyla nitelemeyen yetersiz ithamlara inat!’ cümlesini öğelerine ayırın, tamlamaların türünü yazın…”, dedi öğretmen…
Bu yazıyı ‘sen’e yazacaktım ben Bay Gofret, ama kime niyet, neye kısmet, O’na nispet oldu...
Vedaları sevmeyen cümleleri tercih ettim her zaman ama niyeyse hep ayrılık yüklemli paragraflar oluşturdu uzun, nemli mektuplarımı... Bir önemi kaldı mı gidişlerin, asla bir işe yaramayan dönüşlerin? Oysa vedalar bile tekrar buluşmak içindi, böyle öğretmişlerdi bize. Bir kez daha anladık ki tecrübe edilemeyen tek şey duygularımız; ne öğrendiysek bilelim, ne yaşadıysak yaşadık.. ama yeniden sevecek, yine yanılacağız!
Hayat garip be canımın Ankara köşesi.. Anaforlarda yitiyor duygularımız, bu vazgeçilmezimiz denizde bile.. Baksana, acıların sessiz-sözsüz kuşları kaldı fırtına sonralarına. Şimdi... Seslerimizi örten tesellisiz hüzünleri, sıkıntılı kaygıları, bizi zehirleyen ve ufkumuzu kesen kuşkuları besliyor yüreklerimiz. Yazık! Sahip çıkacak bir tek acılarımız mı kaldı?
Duyulmadı okyanuslarda bir denizkızının karaya vurmuş ağlayışı. Beyaz köpüklü dalgalar, her şeyi huzura bulayan ve alaca karanlıkta yuvarlanan sahtekâr ayışığı.. Mümkün değildi toplamak, bir denizkızının ağlarken geceye döktüğü denizyıldızlarını... Hissettin mi hiç, sen de, sanki kıyılarda bilmeden yalnızca bizim bastığımız denizkestaneleri acıtıyor adımlarımızı...
Ne zaman tatlanacak balığım bu yaşam, ne zaman rüzgârını bulacak yelkenlerimiz, upuzun bir öpücük gibi dudaklardan? Ben yitirdim yönümü, sen söyle ne zaman? Artık.. Düşlerim belki kış ölüsü, belki hazan.. kırlara bahar yetmese de içimde, yalnızca sobalık odunlar var biriktirdiğim, bir sonraki mevsime kalan... Kırağı düşmüş bir sabahı çağrıştırıyor ne varsa gördüğüm, hep ayaz, hep üşümüş bir yanım; yürek kışa kördüğüm...
Güzeldi’li geçmiş zamanlarımız vardı, bizim de, değil mi? Sahi! Kimbilir o yaşanmışlık nerelerde şimdi!!!
Bir yasemin kokusunda duyumsamak mutluluğu ve çiçeklerin kışın açmadıklarını kabullenebilmek.. Zamanı geldiğinde tüm zorluğuna rağmen, bir gökkuşağı renginde seyredebilmek fırtına yağmurlarını.. bazen de bir annenin şefkatiyle sarılmak acılara.. her ayrılığı bir kavuşmaya döndürebilmek en zor anlarda... ayrılıklarda veda edebilmek, dönüşler olmasa da.. mutluluğun resmini çizebilmek, başka kimse anlamasa da.. Zor!
Bir balıkçı gibi ‘ne çıkarsa bahtıma’ya doğru ağ atmak ve bir denizyıldızının yorgunluğunda kıyıya vurduğunda, kendini yeniden maviliklere teslim etmek, hiç değilse umut edebilmek, hayatın ta kendisi sanki. Bir martı edasıyla, yaşananların üstünden pervasızca geçebilmek hayatın özü belki. Belki de geçmişi ve geleceği masal tadında yaşayabilmektir aslolan, gerçek tadının kekremsi olduğunu unutmayarak.
Biliyor musun? Şöyle bir bakıp etrafıma, gamzelerimin içini iyice boşaltarak: “Hayır, denizler mavi değil turuncu!” diye haykırsam, hayrete düşmeyip, dudaklarında ufak bir gülümseme belirecek nadir insanlardan olduğun için.. Hadi! Hüzünleri yükle gemilere, yükle, açılsın meçhul denizlere... En yakın liman en bilinmez yerde olsun; endişelenme, kalemi ver yüreğine, o çizsin, orda kalsın. Çiz bizi de; ama öyle bir çiz ki, ne çıkar yalansa, biz Güneş’ten büyük olalım, öyle çiz, öyle olsun...
Yokluğun... Kelimelere dökülebildikçe, varlığını ifade edebildikçe kendime.. yıpratmıyor nicedir. Yine de parmak uçlarımız dona dona, balığın kılçıklarını birlikte ayıklayabilirdik, rakı kadehinde parmaklarımızın izi rahmetli bir balığın pulları... Yine de paylaşımları beklemek, ‘sıra bize de gelecek!’, demek de güzel...
Olduğun yerde, en azından sadece senin olduğun şehirde bambaşka bir renge bürünen gecelerde, yalnızca aklından değil, yüreğinden de iz bırakarak geçmek dileğiyle... Sabırsız bir özlem ve yoğun bir sevgiyle...
Selam, mutsuzluğunu bile terk edemeyen, hüzne sınırsız abone; yüreği okyanus, bakışları yakamoz balıkadam.... Bir kez daha Bodrum, ve bir kez daha yüreğim sana atıyor, oturduğum aynı masadan... Sana yazıyor olmanın verdiği o tarif edilemez duygu bir yana, karşımda bir de fotoğrafın olsaydı, kahvenin bana verdiği o müthiş enerjinin nasıl bir hazza dönüşebileceğini düşündüm az önce... Tuhaf! Yan yana çekilmiş bir fotoğrafımız bile yok diye kapris yapmıyorum, hayır; biliyorum kimsenin yüreğinin yoktur somut bir kavrama yansıması... Yine de, biliyorum ki, bir çift kara göz nasıl da aydınlatacaktı satır aralarımı...
Sesin... Uzakta, çok uzakta yağan bir yağmurdan bulutların taşıdığı serin bir nefes gibi geliyordu. İçime yaydığı mutluluk kadar, yanında olamamanın, hüzne birlikte vuramamanın ‘lanet olsun!’ unu da getiriyordu beraberinde... Cezmi geldi aklıma; bizim Cezmi... Hani elmalı çayların dumanı, kahvenin kreması Cezmi...
“Bazen aşk gider. Ve hayat da gider onun peşinden. Sen terk edildiğin yerde öylece kalakalırsın. Bir sabah uyanırsın ki, gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir. Aynada tek parça görünen bedenin, aslında içinde lime limedir.”, diyen Cezmi;
“Bazen aşk gider. Ve sen yıllardır içinde yaşadığın yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın.”
“Bazen aşk gider. Ve adresi değişir evinin. Sesinin tonu değişir. Yüzünün rengi… Yatağının sıcaklığı… Yediğin yemeğin tadı… Uykuların değişir. Ve rüyaların…”, satırlarıyla adeta seni anlatan Cezmi;
ve: “Bazen aşk gider… Ya da siz gittiğini sanırsınız...”, diye yüreğime su serpen Cezmi....
Bazen aşk gider balığım, ya da biz gittiğini sanırız... Ama biliyorum, sen de benim gibi erken yaşlanmış ama hiç büyümeyen bir çocuksun. Tapıyorsun yaşamaya, tapıyorsun nefes almaya, bağlısın yürek ısılarına... Onca acı çekmene rağmen AŞKA AŞIKSIN sen de deniz kenarları gibi… BENİM GİBİ… Sen varken, yüreğin varken, içinde bir yerlerde o sonsuz ısı ve ışık kaynağı varken... Ne aşk seni bırakıp bir yere gidebilir; ne sen bir adım ötesine geçebilirsin aşkın!
Aynada kendinle yüzleştiğin gece yarıları, hüzünlerin durmaksızın acı veren paslaşmaları... Bitmediyse eğer... Hala uzak kıyıların feneriyse bir çift gözün hayali... Yanılmadığımı anlayacaksın. Kanatsa da yüreğindeki can kırıkları...
Kendi içinde dönüp duran ve hep okyanusu hayal eden bir nehir gibisin sanki. Ve nedense, hüzünlerinden, kendini yalnız hissetmelerinden, sesinin üzerine inmiş yoğun sisten sorumlu tutuyorum kendimi. Hayır, bütün bunlara ben sebep değilim, biliyorum ama tüm bu yaşanmazlığı üzerinden çekip alacak güce ulaşamadığım için kızıyorum kendime... Neden mi bu kadar önemsiyorum? Hangi kelimeler ne kadar doğru anlatır bilemiyorum; ama özetleyeyim: “Sende bana ait bir şey var. Ne, bilmiyorum. Ama seni her düşündüğümde.. yokluğunu hissediyorum.”
Belki de yitirdiklerimi sende bulduğumdan, belki de bende olmayanı sende yakaladığımdan... Belki de... ikimiz bir arada olduğumuzda çok yoğun bir şekilde duyumsadığım ama asla ne olduğunu anlayamadığım o tarifsiz duygudan... İçine dolan acıyı paslaşamamamızı anlayamıyorum...
Sanırım, şu ana kadar yazdığım, anlaşılması en zor, edebi kalitesi en düşük ve cümleleri birbirinden en bağımsız ilk mektup bu. Komik gelecek belki ama, kendimi en iyi ifade ettiğim mektup da bu!
Biliyorum, hırçın bir okyanusu bardağa doldurup kana kana içemedik; rüzgârla bir olup saldıramadık yel değirmenlerine daha... Ama satır aralarına nice duyguyu sığdırdık biz, kahve molalarına hayatın bizzat kendisini... Anlamsızca konuştuğumuzu sanırken bile, anlamın ta kendisiydik..
Geceler.. Ne kadar uzun olursa olsun, yağmur ne kadar sürerse sürsün, hasret de bıraksan neşeye... Mutluluktan bıktırıncaya kadar, kelimelerimde, özlemimde, paylaşımlarımdasın... Sen kaçıp yakanı kurtarana kadar da, senin bulamayacağın kadar kuytuda ama ne zaman ihtiyacın olsa hissedebileceğin kadar.. yanındayım..
Gittikçe artan ama gittikçe daha az acıtan bir özlemle.. balık kalbiyle...
Özgecan#55
*NOT: Bu mektubu out of archive yap pls. Çünkü bu satırlar, uykusuz, yorgun, hafif alkollü bir geceden doğma, yazanın bile tam olarak anlayamadığı kadar karmaşık; Orhan Baba’nın bile aşırı bulacağı kadar arabesk bir yazı kümesi :pP
SISMIKI sarılıyor; KOMACAN öpüyorum...
Sancılı ayrılıklardan geriye sâkin sularda durgun yüzen bir balık kaldı.
Oysa denizler iklimiydi aşkın ve güneşti bakışları ilkbaharın.
Yine de kardelenleri düşün, ya da kaktüsler yok mu çölde?
İliklerine kadar turuncu bir sonbahar, pastırma yazının terini soğutan akşam esintisiyle hissettiriyordu kendini. Lodosun habercisiydi deniz fenerlerinin bakıma girişi. Zor, bilenlerin sandığından çok daha zor bir yaz bitiyordu. “İyi ki varsın” dedirten bir can simidiydin sen, ben dingin denizlerde sinsi anaforlarla didişirken. Kendine alıştırmayan ve kendini sevdirmeyen… Ama varlığı her daim, sevginin ötesinde hissedilen. ‘Düş’, desem değil; ‘düşme’, desem, zaptedilemeyen!
“Sen o şehrin en güzel yürekli m’artısıydın…
Yelkendendi k’an’atların…”
Şimdi… Bambaşka bir deniz kıyısında, hayatı bir kez daha sorgularken ulu orta; dünyayı bir çanta gibi sırtında taşıyan, hayatı bir yolculukmuşçasına yollarda yaşayan, yüreğinin sesiyle dalaşıp, rüzgârın sesiyle konuşan, kocaman bir teleskopla uzakları yakın, düşleri olanaklı kılan o adamı özledim. Öyle çok özledim ki, her şey bu kadar değişmişken; yerler, yollar, insanlar, ben bile bunca değişmişken… korkmuyorum ne zaman “keşke” desem, sesime ses verecek sesinin sessizliğinden… -sanıyorum ki biri en umulmadık saatte beni uykumdan uyandırıp baş ucuma bıraktığı -belli ki ağaçtan toplanmamış- meyveleri yememi söyleyecek, tüm mahmurluğuma rağmen ısrarla uykumu açtıktan hemen sonra, “ben gideyim de sen uyu” diyecek. Sırtını dağlara dayamış, cephesi yola dönük o bembeyaz sitede, sandalyeleri çekip çimlerin üzerine… ayaklarımızı birbirine dayayıp bira mı, kola mı, benim seni kızdıran, benim herkesi kızdıran kahvemi mi bilmem, içtiğimiz; kâh insanlığı kurtardığımız, kâh birbirimize fazla kızıp hırlaştığımız, kâh yıldızları kovaladığımız geceleri büyük bir hızla sabahlara yaklaştırdığımız anlar hep yanımda biliyor musun? Keşke deliler gibi içsek yine ve kucaklaşıp devrilsek neon âşıklar gibi yerlere…
“Biliyorum, bizi akşam yemeğine götürmeni beklerken,
sesin gelecek bir başka şehrin denizindeki güverteden.
Başka bir kıtaya mesaj yollamaya çalışırken,
saçsız gülümsemen taşıverecek penceremden…”
Her yolculukta birçok anıyı mecburen ardımda bırakmama rağmen, seninle yaşanan neredeyse her şeye kutsal bir emanet gibi sahip çıkıyorum. Sen bana sunulmuş en vaatsiz sevgisin çünkü. Beklentisizimsin benim. Canın sevilmek istediğinde, ihtiyacın olduğunda değil, paylaşmaya gelenimsin. En çok da bunun için ikimiz içre ne varsa, gururla ve güvenle taşıyorum. Hep çok uzaklarda olacaksın biliyorum; bir gün ayaklarındaki yaraları sararken, ertesi sabah özlemine uyanacağım.
“Sen zaten bir meleksin;
sadece kanatların yok!” demiştin ya..
Kanatlarımı görmeyen bir tek sendin. Oysa sadece görenin koparması şart koşulmuş bir kara yazgıya bağlanmıştı kanatlarım. Bu yüzden melek sandın beni, kanatlarım olsaydı inanmazdın. Kanatlarımın gölgesinde dinlenen, azıcık üşüdüğünde tekrar güneşe dönenlerden olmadın hiç. Kanat kanataydı duruşumuz, habersizdik birbirimize bu kadar içten değdiğimizden…
Aralık’ın, bir yılın daha, sonu geliyor; zaman, seni düşündüğümde çok hızlı akmış gibi hissettiriyor. Kim bilir kaç asırdır bekliyordum, kim bilir daha kaç asırdır tanıyorum seni.
“Ben bu şehrin benimle tanıştırdığı herkesi.. ama en çok seni sevdim!”
Sabahları tertemiz olurdu gömleğin, bermudan ütülü; bir tek saçların bozardı bu uyku mahmuru düzeni. Akşamları okuldan dönen yaramaz erkek çocukları gibi kirlenmiş bir gömlek bermudanın üzerine salınmış, neredeyse tüm düğmeleri açık… Seslenişini hatırlıyorum bedenime isim, adıma cân verirken… Terastaki dumanı da unutmuyorum, Arşipel’e kıyısı olan, bir yanı hep ıslak yer yastığımızı da, leb-i derya; dizlerimde uyuyordun ben saçlarını tel tel canlandırırken. Haftalarca, sırf bana göstermek için gökyüzünü kim bilir kaç kere tarayıp sonunda bulduğun Venüs’ün, acemi bir heyecanın ayak darbesiyle kaybolduğunu sandın. Oysa Venüs gözlerinin içindeydi senin, hiç zorlanmadan buldum… Güneş batışına nazır sardık en keyifli cigaralarımızı da, yadsımakla / kanıksamak arasında debelenip durduk, zarlar hep bana düşeş gelirken… Şimdi yokluğunu yadsıyor, bil(dir)meden gidişlerini kanıksıyorum.
“Özlemek, geri getirmeye yetecekse seni;
iki portakal ve bir elma, biraz da Eti Cin tadında…
paldır küldür dal da odama,
‘uyuyor muydun’ sorusuna küfrettirerek uyandır beni!” E mi?
Hep çok uzaklarda olacaksın biliyorum, bir gün ayaklarındaki yaraları sararken ertesi sabah özlemine uyanacağım. Her şey öyle canlı ki, hep ve her zaman, adını hatırladıkça, huzura bulanacağım…
Bu ara, ne zaman içim üşüse sana sarıldım ben. Sıcacıksın, gerçeksin ve cânsın…
Şafak kaç, bilmiyorum; ama fazla kalmadı, hissediyorum.
İyi ki varsın yüreğimin Oz* Büyücüsü Sen, her insanın sahip olmak isteyeceği bir DOST'sun...
* Özgür İNAM ( Yelken(ci) Adam)
** Neredeyse 6yıl oldu bu yazıyı yazalı... Şimdi... Yine apar topar, yine dünyanın apayrı bir yerindesin... Özge'ndin... Uzun sürmesin :(
Kış ayazı kulaklarıma fısıldıyordu, sertçe, geldiğini...
Öyle sinsi...
Üşümedim bu kez, sadece gıdıklandım.
Sahile doğru yürüdüm; denize döndüm yüzümü,
bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
Gülümsedim;
yetinmedim, bir de şarkı söyledim...
Sigaramdan derin bir nefes çektim,
kahvenin büyülü soluğunu içime...
Daldaki ürkek kuşa seslendim:
“Korkma”, dedim,
“Kış gelmeden bahar gelemez.
Değil mi ama?”
O yine de korktu.
O hiçbir şey anlamadı.
Göçmen kuşları sevmem ben,
sırf bu yüzden;
işlerine gelmedi mi gittiklerinden.
Savaşamadıklarından,
değişemediklerinden...
Kırmızıkalemle yazılmış başu ucu notlarım var benim ve mavimürekkebe batırılmış notasız sözcüklerim... İstersem, güneş gibi sarı gülebilirim, üzülürsem yağmur bulutları gibi koyu gri bakar gözlerim... Seversemrengârenkolur yüreğim, ayrılığım simsiyah'dırbenim.
Oysa beyazabeyazla yazmakmış asıl sanat.....
Duyguların dozu ön plana çıkıyor tam da bu noktada.
Durulması gereken o ince hattın öte ucuna kaydığınızda...
Hiçbir şey, yazı bile, eskisi gibi olmuyor.
Sonrası...
Akşamdan kalma uyanır gibi sabaha, öyle karşılaşıyorsunuz hayatla. Biraz mahçup, başınızda ağrılarla.. ama rahatlamış, hafiflemiş ve hissizleşmiş en çok.
Bir süre idare ediyor sizi bu istifra. Sonra yeniden biriktiriyorsunuz, içip içip... de yaşam denilen bardan iç'kin'in her türlüsünü... yazıyorsunuz! kus-ar-casına!
Sonu belli olan hikâyeler vardır. Daha kitabın ilk sayfasında bilirsiniz aslında sonunun nereye varacağını. Ama bir şey, adını benim koyamadığım o şey (belki umuttur, belki bir düşe kanma ihtiyacı, bir kez olsun yanıldığını görmek isteği belki de.. her neyse…) kitabı alıp da bir kenara koymanıza, unutmanıza engel olur. Cümleler öyle güzeldir ki, kelimeler öyle yerli yerinde, kurgu öyle derin… Merakınızı engelleyemez, satır-sayfa devam edersiniz...
Son sayfalara yaklaştıkça, ifadesi zor bir sıkıntı, yazara bir sitem büyür de büyür içinizde; kahramanlara bile öfke duymaya başlarsınız, hatta en çok kendinize! Ama artık vazgeçmek için geç kalınmıştır. Sondaki lezzetin kekremsi olacağı kesinleşse de, kitabın tadı damağınızdadır. Bu ikilemdir sizi gel-gitlere iten. Sonunu okusanız da okumasanız da, yavaş yavaş ya da bir çırpıda… bilirsiniz. Yine de harcanan onca zamana, verdiğiniz paraya, belki hediye edenin hatırına ama en çok da “başladığı işi bitirmek” adına ‘SON’ yazana dek okursunuz.