SON etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SON etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Haziran 02, 2012 | By: ÖcG

Potkal Yazıları - SON -


Potkal Yazıları

- S O N -

Tek Hece

~ Kendine 'silâhlardan ve savaşlardan uzaklaşmış Rambo' havası veren 'bilge' ama bir o kadar da 'psikozlu' kadın... Sen boşluğa seslenip kendi sesini duymak istiyorsun; senin sorunun da bu. Ben aynı sesi veremem. Ben belki bir karıncayım o boşlukta ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum ama sen duymuyorsun! IQ'su tavan yapıp karıncaları görmeyen kadın... Senin genlerinde var 'unutmak' ve 'uyutmak'! ~                                                                              demeseydin...

O halde...: O boşluğa her düştüğümde, ne kadar bağırırsam bağırayım, yalnızca kendi sesimi duymuş olduğum ve hep ona sarıldığım için olamaz mı şimdi bu duyma bozukluğu? O boşlukta, değil bir dostun bağırmasını, bir sineğin vızıltısını duymaya bile dikkat ve yalvar kesilmişken... duyduğum her sese inanmaya hazırken... bir tek kendi sesimin yankısıydı yüreğime dolan! Buna alıştım ben, buna dayandım bununla hiç bükülmedi belim de senin tanıdığın, bildiğin, sevdiğin gibi hep dimdik ayakta kaldım. Şimdi... boşluklarımın hepsini doldurmuşken, mutlu ve düzenli kalabalıklar içinden avazı çıktığı kadar bağıran bir ses ancak bir gürültü olarak geliyor kulaklarıma. O gürültüyü duyduğumdaysa, ne söylediğini anlamaya çalışsam da; öyle düzensiz, zamansız ve şekilsiz ki, ne anlayabiliyorum ne de inandırıcı geliyor bana! 


Sen beni kaybettiğini düşünüyorsun hâlâ ya da benim senden kolayca vazgeçtiğimi. Oysa bir Mayıs akşamı o telefonun ucunda ve ertesi ay o sabah uyandığımda kendi kendini bir sihirbaz gibi ustalıkla ve kolayca yok eden sendin; bunu bile fark edemedin! Belki de sana bir tek ya da en çok bunun için müteşekkirim; bir de bir Şubat akşamı sağlam kol tarafımdaki cebime soktuğun 50YTL için... Sana başka borcum yok...


Satır satır dikte ettirdiğin değersizliği ve yalnızlığı hece hece okurken, elimde kalan o son ünlemi nereye koyacağımı hiç bilemedim. Şimdi bir ünlem hafifliyor kızgınlığım ve geçiyor kırgınlığım. Ben her şeyi çoktan helal ettim, sen kendini affet...



Tecavüz gibi bir ilişkiydi bu;
tek taraflı keyif, tek taraflı işkence...
Ayrılık sancılı ve uzun sürüyor, üzgünüm;
oysa 'aşk' ne kolay değil mi?

Tek hece!

ÖzgeCân’011



Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | By: ÖcG

It won't be Long...

I'll see u soon...
It won't be long...

Hope won't be long... 


Oh the sound is fading in my ears
And I can't believe I've lasted all these years
But I still remember which way to go
I'm on the road, the road to home..

 _ Unknown Way to a Lost Home _
Perşembe, Mayıs 10, 2012 | By: ÖcG

Ayın On'u, On1 yıl Sonra yolun S'10'u


“Ayın 10unu hiç unutmayacağız. 
Sana adayacağım kendimi tam bir günn kocaman bir gün 
ve kimse anlamayacak bu günü senden ve benden başka.” 








Yazmıştın, gelmeden, gelirken… Ben sözümü tuttum, hiç unutmadım!
Ne kimse anladı, ne sen anladın!

Özlemedim, sadece sözümü tuttum ve hatırladım...

"John Lee Hooker" dinlenip 'Sen Bana Mevsimlerden Söz' et okunur...
İkiz Kuleler gelir akla, eksik parça hatırlanır... gülümsenir; salondaki tablo canlanır gözlerimin öünde, daha geniş gülümsenir...
İçim burulur sonra biraz, soluğum yer yer tıkanır ama gider o masaya bir bira bir sigara içerim...

Ve kaldığım yerden mutlu olurum :o)

İşte bu yüzden 'hayallerimi bırak'tım, 'Umut'lar senin olsun'....

10.Mayıs'012 (11 yıl sonra yine Perşembe!)


Cuma, Eylül 30, 2011 | By: ÖcG

ÖLÜ'M-Cü-L

15 Şubat 2005
ÖLÜ'M-CÜ-L 

18.05'1976 - 29.09'995
ÖzgeCan


'Elveda' demiyorum melek çocuk; sadece... tekrar buluşuncaya kadar 'hoşçakal'....




:DCEI:

Burnumun ucuna güle oynaya konan, umarsız, minik bir yağmur damlası getirdi seni bana. Öyle ki, bu en karanlık ânımda bile aydınlık bir gülümseme oluverdin buruk dudaklarımda.

Hatırlıyorum...

Çizdiğimiz resimler dans ederdi, söylediğimiz şarkılar ağlardı, bakışlarımız yıldız yıldız parlardı; sözlerimiz güneş gibi sarı-sıcak ve güçlüydü. Gülmenin en derinlerdeki anlamını, birlikte ağlamanın anlatılmaz yakınlığını, hatta aydedenin gözlük taktığını bile biz bulup çıkarmadık mı tozlu tavan arasından? Oyuncak atlar üstünde, bez bebeklerde, kurmalı trenlerde bile kuytulara saklanmış, çocuksu ama saf ve gerçek duygular yaşamadık, yaşatmadık mı? Neşenin şımarıklığını da, hüznün kara bulutlarını da aynı duyarlılıkla taşıyabildik beraber. Hayatın ciddiyetini bilerek ama ne zamana kadar yaşayacağımızı bilememenin verdiği serbestlikle, mesafeli fakat çocuklar gibi vurdumduymaz olabildik yıldızsız geceler bile şekerden evimizin kapısını yumrukladığında... Asık suratlara gülmeyi, ağlamayı zayıflık sananlara ağlamanın değerini biz öğrettik. Böylesi bir sevgiye inanmayanları inandırdık birbirimize verdiğimiz güvenle, bağlılıkla; etrafa saçtığımız ‘parlak mutlu’ ışıltılarla. Sevgi tarihine lekesiz harflerle geçirmeyi başardık adımızı; uzaklıklara, zamana yenilmeyerek ispatladık unutmayacağımızı, sonsuzluğu...

Şüphesiz, her gün güneş ışığıyla yıkanmadı duygularımız... Bazen, ister-istemez yağmurlarla bir olup sırılsıklam da oldu gözlerimiz. Acılarımız içimizi doldurdu; yaşamdan bunaldığımız, birbirimizden sıkıldığımız, hatta varlığımıza yaka silktiğimiz anlar da oldu hayatımızda. Ayrılıklara boyun eğdik, özlemleri umursamadık bazen, yolları da zamanı da soktuk aramıza... ama hepsi kısa sürdü. Karanlıklara boyun eğdik ama asla nefrete teslim olmadık, ebedi ayrılığa savrulmadık biz! Ne var ki ihanet ettin sen! Daha cümle bitmeden, gereksiz bir yerde, hatta en uygunsuz yerde noktayı koyuverdin yaşanacaklara. Daha ne üç noktalar olacaktı, daha ne parantezler açacaktık anılara, böyle apansız kırılmasaydı kalemin...

Sonbahar yapraklarının cansızlığı, güneşin can çekişen son ışıkları, kara bulutlardan boşalan hüzün kokulu yağmurlar, kan kokan akşam kızıllığı yaşama sevincini baltaladı, sen daha karşı koymaya fırsat bulamadan... Henüz duvarları sevgiye boyamadık, ağaçların dallarını birbirine düğümlemedik, karıncalara kentler kurmadık planladığımız gibi...

Hani sen kuşlara piyano çalmayı öğretecektin de, benim dans dersi! verdiğim balıklar da eşlik edeceklerdi?... “Yaşamadığımız mutluluklar, dökmediğimiz gözyaşları, kokusunu bilmediğimiz daha nice duygu var, tatmadığımız pastaları hiç mi merak etmiyor musun?” diyen sen değildin de bir başkasıydı sanki!!! Ama... gittin; hayatın senden bıkmasını bekleyemedin! İstanbul yetim, Ankara ümitsiz kaldı ve ben.. kimsesiz!

Şimdi yalnızım. Bir başına gerçekleşmiyor kurduğumuz hayaller; ortaksız çekilmiyor dertler, tek başına yaptığı en zevkli işten bile bir tat alamıyor insan... Cuma akşamları 22:00 telefonlarını nafile bekler oldum ve hiçbir hayal gücünün bulamayacağı, eşsiz sürprizlerini... Hem kendi kendime pasta savaşı yapamam ki! Kendi kendimi gıdıklayamam; sevgi sözcükleri yerleştirip dünyanın en anlamlı hediyesinin üstüne, uçan bir balona koyup kendi kendime gönderemem ki! Saç tellerimi sayma konusunda senin kadar başarılı değilim ben, hâlâ bütün yıldızların isimlerini öğrenemedim... Ya tango yapmayı? Senin yüzünden evlenemeyeceğim!!! Kendi kendimi sevemem Haki, bu sevgiye büyük hakaret olur... Lanet olsun! Pasta savaşları, salçalar, muz püreleri, hızlı arabalar, hıyar ve pijama partileri, su bombaları; omuzlarımızda yük olmuş gözyaşlarımız, hayallerimiz, umutlarımız, içimize sığdıramadığımız duygulanmalarımız, kimsede olmayan garip dostluğumuz... daha pek çok şey daha... babasız kalamazlar! Yoksun, eğer çıkıp geri gelsen, burnunu bir kez daha kırardım, bir daha böyle gideme diye...

Mızıkçısın sen, oyunbozansın, sahtekârsın! Hep öyle değil miydin sanki! Yenileceğini anladığında esrarengiz bir şeklide hastalanan, kaybetmemek için oynamayan, hile yapmaya çalışıp yakalanan yaramaz bir çocuktun sen hep... Hayat oyunundaysa okey attın Hakan, dikkat etmedin, önüne bakmadın çünkü!

Bir Jack Daniel’ s damlasının içine sıkışıp kaldım bu gece... Hiçbir şeyin gücü yetmedi kaderi yolundan dönmeye ikna etmeye... Özledim, o kadar özledim ki, seni hatırlatan her ne varsa yüreğime koydum, gözyaşlarımla dokundum bu gece..

Gökyüzünde nokta nokta yıldızlar var bu gece; hepsinin birer adı var, bir bahar akşamı koyduğumuz. Serin bir bahar yeli gıdıklıyor ensemi, ve ben, özlemini dolayıp aydedenin boynuna sana gönderiyorum tüm sevgimi...

Bahar geldi Hakan; en sevdiğin kır çiçekleri seni anıyor her köşe başında... Bu bahar, bir bahar, ilk kez ihmal ediyorsun beni...

Üzüldüğüme üzülme, ağladığıma kızma, zaman alır ama toparlanırım... Seni seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu, sevmeyi ve sevilemeyi öğreten koca adam, seni hâlâ seviyorum, yokluğunda da tıpkı varlığında olduğu gibi doludizgin...

Elveda demiyorum Hakan, sadece... 
“TEKRAR BULUŞUNCAYA KADAR HOŞÇAKAL...”
***29.06'003 _ Seni özlemenin kitabını yazabilirim.. Ama yapmıyorum. Senin bıraktığın gibi değil hiçbir şey, ne hayat, ne insanlar... üşürsün, kırılırsın diye korkuyorum.... Rahat uyu... 


*** Kasım'006
Kaç gecedir uykularımda renkleniyor gülüşün...
Kanıp.. gecenin en karanlık ânına uyanıyorum: YOKSUN !
İşte o zaman sabah ayazı ben oluyorum!
Gittin belki ama terk etmedin, buralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum.
Hani bir yıldız göz kırpar, bir balık kuyruk sallar, olmadık anda bir şey beni mutluluktan çılgına çevirircesine şaşırtır diye.. belki de ufacık bir mucize bekliyorum: YOKSUN!
Bu gece hiç yıldız da yok!
İşte o zaman yalnızlık ben oluyorum!
Portakal suyu sıkıp kabuklarından kolye yap bana yine ne olur; bak hastayım, iyileşsin yaralarım...
Kesme şekerden diş yapıp öpmeye çalış beni; hüznümü al da dudaklarımdan, neşeye bulanayım...
Arabayı durdurup bir alt geçitte, zorla şarkı şarkı söylet bana; "heyhat hayat" diye bağırıp unutayım soğuğu, zira donmaktayım...
Uçan bir balonun ucunda o pamuk helvadan yolla bana, imdat, ölüyor çocuk yanım...
Çağırıyorum işte, yalvarıyorum bakıp her sokak tabelasına... 
Rüzgâr bile dokunup gözyaşlarımı kurulamıyor!
Çok uzun zaman oldu : YOKSUN !
L A N E T O L S U N !
Anladım, sen de küstün oynamıyorsun! 
 
***30.09'011 _ Biliyorum gidenlerle ölünmez ama kalanlarla da yaşanmıyor! ... Artık, son bir dalga beklerim; beni de alıp götürsün diye... (Zakkum)
Cumartesi, Eylül 17, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XI- Il y'a trop de Gens qui t'Aiment*

Potkal Yazıları

-XI-

Il y a Trop de Gens Qui t’Aiment*
ya da
Son Sahne Oynanmadan

Seni yollarca, şehirlerce, insanlarca uzağından sevdim. Seni kelimelerince, yüreğimce yakınımdan sevdim. Seni, dünya üzerinde sanki ilk kez benim için yazdığın o şiirlerce sevdim. Seni hafif esrik buğulu sesince, mavi bakan masum ve derin gözlerince sevdim. Seni umutsuz, beklentisiz, hayallerce sevdim, hep uzağından. Seni kendimden bile saklarcasına sevdim bunca zaman…

“Beklersen gelmez”, dedi falcı kadın.
Beklemekten vazgeçtiğimde geldi(n).
“Sonuç?”, diye sorar gibisin(iz), biliyorum. Sonuç?
“Arabın derdi,” diyorum, "kırmızı pabuç"!

Sana, ölüm öncesi sarılmaya… hayattan üç-beş nefes çalabilmek için akrebi yelkovanla bağlamaya gelmiştim sıkı sıkı; üşüyen bedenime sarılman için değil, ayaza dönük yüreğimi azat etmen için gelmiştim iç cehennemime. Sen kedileri beslemek için balıklar biriktirirken peçete aralarına, üşümüş parmaklarımın arasında kalın bir kalem, bir şiir kitabının arkasına karaladım içime peydahlanan hemen her şeyi. Okumayacağını söylediğin için yazıyorum, sevmeyeceğini bildiğim için gidiyor olduğum gibi. Eğer bir ‘son an’sa boğaza karşı, çiçekli bir kapı ağzından varlığını almadan kaçan, bir balık sürrealizminin eşiğinde yavaş yavaş yok olan… Bu, seni sana söyleyemeyecek kadar çok sevdiğimdendi(r). İyi ki anlamadın! Senin bir suçun yok(tu) zoraki susuşlarımda, ‘yılların yorgunluğu’ ya da ‘mecburi istikamet’ diyelim adına. “Aksi ispat edilene kadar vazgeçişimsin!”, yazdım başucu kâğıtlarıma; her ihtimale karşı kurşunkalem vardı parmaklarımın arasında!

Kulaklarıma Fransızca bağırıyordu şarkısını, vedanın serzeniş dolu suskun çığlığı; “İstamboul”, diyordu adını öğrenemediğim(iz) bir boğuk ses, sen dokuz telefon sesine uyanamazken… Sisli bir sabaha uyandı İstanbul, ben nemli gözlerle… Bu sabah aynaya bakmadım, baksam seni orada bulmaktan korktum; seni ait olduğun çizginin gerisinde bırakamamış olmaktan! Senin gözlerine dolacağım bir zaman dilimi yok, söylemesen de ben anladım; bu yüzden ikimizden de vazgeçiyorum. Tüm sebeplerden, bahanelerden ve ‘belki’lerden… “Keşke”lerim yok. Korkmaktan vazgeçiyorum seni kaybetmekten.

O kadar çok gecikmişim ki… erken kalmaktan korktum, korkuyorum! Ellerimi istediğim gibi tutmandan bile korkuyorum avuçlarımdan bir kuşun su içmesini beklerken…

Ne kendine, ne bana.. kızma! Sana kırgın ya da kızgın olduğum için değil, kendimle uzlaşamadığım için gidiyorum. Her şeye rağmen, sana rağmen.. gidiyorum. Yıllar sonra, bulmak istediğim gibi bir sahnede başrolde olduğun için.. tüm oyunu bozduğun için. Son sahne oynanmadan…

* Seni seven çok insan var – Hélène Ségara’nın bir şarkısının ismi.


Je te regarde parler avec les gens
Tu me sembles si léger même transparent
J'regarde passer les jours, la vie en me disant
Je n'cherche pas l'amour, je m'y attends
J'te regarde t'amuser et je fais semblant
Mais je n'peux pas t'empêcher d'être un enfant
Toi tu fais de grands gestes, tu as l'air si content
Tu vois des fois j'déteste ce que je ressens
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Tous les mots d'amour
Que je sème tu ne les entends pas
J'me sens si loin de toi à des moments
Je n'voudrais pas qu'tu crois que je t'attends
J'me force à espérer, mais je me mens
Alors je te regarde t'éloigner tout doucement
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Et moi évidemment,
Je t'aime à mes dépends
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
D'cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
Que je mène chaque jour ce drôle de combat
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
que je mène chaque jour ce drôle de combat.
 Söz: Christian Vié Beste:Thierry Geoffroy.

ÖzgeCân'006
Çarşamba, Haziran 08, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VIII - Ben Söyler(d)im Kendime

Potkal Yazıları

-VIII-

Ben Söyler(d)im Kendime

Mevsimlerden soğuk. Tenha bir saati gecenin... Gün damlamakta ay ışığından, yürek içeri. ‘Eski’ diyebileceğimiz bir yılın son günleri. İnsan, içindekiler kabarmaya görsün, bir bavulun üzerinde de yazabiliyor demek. Bavul… bu, bu yılbaşı da birbirimizsiziz demek!

Artık zamanıdır, gidiyorum. Bir süre yine yazacağım sana belki, her zamanki gibi. Yaşadığım yeri anlatacağım uzun uzun, kendimi biraz da. Bazı geceler, kafam fazla güzelleşmişken - yorgunluktan, yaşamdan ya da aşktan-, asla yanıt alamayacağımı bile bile mesajlar atacağım sana… neme doymuş kesif söz dizimleri… Çoğu telefonuma belki yine, elinde olmayan kimbilir hangi sebepten dolayı cevap ver(e)meyeceksin. Elbette arayacaksın sonra, biliyorum, ama, duygular durulmuş olacak, kelimelerin sureti eskimiş… Ne elektronik, ne kanlı canlı bir postacı beklemeyeceğim ama bu kez, eskidi çocuksu heyecanlarım. Kızmayacağım da sana, sevmeyi beceremediğini söylediğin (için) kendim adıma!

Sonra… alışacağım ben. ‘O her şeye iyi gelen’ zaman, köreltecek özlemin keskin ucunu. Adına ‘hayat’ denen o bataklık beni de emecek içine. Diz boyu karların içinde seni düşünerek yürürken, elimdeki kahvenin ısrarlı dumanına bakıp gülümseyeceğim. İçimi ısıtacaksın. Aradığında elbet deliye döneceğim sesinin tılsımından. Aramadığındaysa sitem edemeyecek kadar unutmuş olacağım takvim hesabını. Yazık, ne yaparsak yapalım, affetmiyor akrep yelkovanını!

            İnsan.. kaçtığını mı seçiyor yoksa? Sabıkalı ilişkiler gibi mevsimsiz bir hüzün… Buradan her ayrılışımda iki kişi yola çıktığımı ve nedense yola hep yalnız devam ettiğimi ayrımsa. Bir tek, sen varsın diye bu şehre dönmelerim.

            Gidiyorum balığım, aynanda gözlerimi, sana balık kalbimi bırakarak… Ne senden, ne kendimden.. sadece bu kentten gidiyorum; zamansızlığın, hüznün, kalabalık yalnızların ve küçük hesapların başkentinden.
           
            Beni çok sevdiğini biliyorum; her dile getirişinde yürekten duyuyorum… ama, olsun. Bana, beni sevdiğini söyleme… Sadece sev beni.. sen sev, ben söylerim kendime!

ÖzgeCân’005’in son günleri…


Çarşamba, Mayıs 11, 2011 | By: ÖcG

O yağmur...

11.Mayıs'001 tıpkı şu anda bastıran gibi 'deli' bir yağmur yağıyordu...
Yalnızca Ankara'ya mı?

Hayır...

Bu akşam, işten kafamı kaldırabilip eve gidebilirsem eğer...
Şimdiye kadar hiçbir yazıma  konu olmamış o günü anlatmak için uğraşacağım...


Cumartesi, Ekim 09, 2010 | By: ÖcG

Kanadı Kırık Pencereler Uçamaz

Yazdıklarımın arasında, belki de bir tek bunu severim....

Nedensiz yere içimiz sıkılacak, ruhumuz daralacak, yüreğimiz sıkışacak… Uyku ve enerji yok/sun/luğu çekeceğiz; yediklerimizden haz alamayacak, birbirimize saldırıp duracağız. Daha bir anlayışsız olacağız, daha bir öküz… Bu yağmur, bu gündüz vakti yağmayacak, hissediyorum. Bu nâlet hava, gömleğimizin iki yakasına sıkıca yapışıp… boğacak bizi! Şişirip göğsünü, afakımızı kara-rtacak bulutlarıyla… Bu gün, bitebilirse eğer, bu gece uzun olacak…

- ‘Kimi sevsem, sensin’, demiş o büyük şair. Şairlikten değil, büyüklükten hiç değil ama diyorum ki: “Kimi sevsem daha çok kendime benziyorum.” 

Siz, hayatın ne çok kapısı var, bilirsiniz…

“Kanadı kırık pencereler uçamaz!”, yazmışım kâğıda, az önce hiç kimsenin anlamadığı bir dilde telefonda konuşurken… Gülümsedim… “Duvarların gözleridir pencereler” yazdım hemen altına ve ekledim: “Kör odalarındayım hayatın!”. Odamın pencereleri hep geceye açılıyor bu kente geldiğimden beri. Sabah aydınlığını karşılayamadan çıkıyorum evden, günü yakalayamadan dönüyorum. Ama gözlerimin pencereleri var, gözlerim açık olduğu müddetçe içim daha aydınlık; bu yüzden uyu(ya)mıyorum. Küçükken de bozulmazdım hiç ‘dört göz’ dediklerinde; şimdiyse seviyorum camların ardında acısını saklayan göz düşümlerimi…

Sabah sabah ne gereksiz, ne abuk subuk duygulanımlar bunlar değil mi? Ama gece gece çöken karabasanların hiç aydınlanmayan sabahlara yan etkisi bunlar…

Sonunda oldu. Ters başlayıp çapraz giden ve sonunda birbirine dolanıp kalan dakikaların, işlerin, insanların, sayısız telefon konuşmasının ve yazışmaların ardından… bir tutam kahve dumanına yüklemeye hazırlanırken tüm yorgunluğunu bedenimin, ruhumun ve sabrımın… Yukarıda yazmış olduğum satırların üzerine eğiliyorum, nescafénin dumanında… “Ah bir de sigara içebilseydin!”, diyor; çünkü kendisi nefret eder sigaradan. Ne zaman sigara içip masama doğru gitmek için yanından geçecek olsam, “Şu pahalı parfümünden sık biraz.”, der; birden çok ironi bir arada. Yine de katlanırım. Ses etmem. Kazımam sözlerinin altındaki gerçekliği. Bu dert olur ya içine! Kimse düşündüğünü söyleyecek kadar dürüst, kimse duygularının arkasında durabilecek denli cesur değil! 

Son zamanlarda, bunu çok yapar oldum; kafamı cama dayayıp, iki avucumun arasında bir fincan kahve… insanları seyreder, alt yazılarını okumaya ve her devinimlerini anlam/landırm/aya çalışır oldum. Başarıyor muyum; korkarım, evet! Seyrettikçe daralıyor, seyirci kaldıkça hırslanıyor, seyirden öteye geçemeyeceğimi ayrımsayınca da kendime kaçıyorum ardıma bile bakmadan. Artık biliyorum, nicedir farkındayım ki cezalandırılıyoruz hepimiz. Kurumuz da yaşımız da aynı ateşteyiz. Sayılarını teke düşürdüğümüz tanrılar yeniden belirdiler beşeriyetin ufkunda. Her duyguya bir yargıç, bir melek, envai ceza! Küçük mutlulukları yok ediyorlar önce, sonra gerçekliğini taklit edilmiş duyguların. Ya insan olduğumuzu hatırlayacağız, ya onlar yeniden öğretecekler bize insan gibi var olmayı… 

“Kahvenin yanında da sigara ne iyi giderdi…”, diyor bu kez. Başka zaman olsa, belki bir sigara yakıp gözünde söndürürdüm! Başımı kaldırıyorum, şeytandan ödünç alınmış bir bakışla süslüyorum sıfatsız gülümsememi. Bilgisayarı kapatıp çıkıyorum...
……

Evdeyim ve üç satıra sığdırdığınız ama içime sığmayan satırlarınızı tekrar tekrar okuyorum. Yüzyıllardır tek satır okumamış gibi, sevgi içre tek bir sözcük duymamış gibi.. yudumluyorum her bir harfini.

“Seni çok özledim. _Ayrılık kuşlardır_, demiş Cemal Süreya. Göçmen kuşum benim. Hangi şehre gitsen o kadar bulamıyorsun. Yurtsuzum benim. Eve küsen çocuklar nereye gider? Bilsen bilsen sen bilirsin… Uyuyakaldığında üzerini örten ben olsaydım…- (İ.Ö..*)” 

Gün, inceldiği yerden kopmak üzere akşama… Karanlığın kendi sabahtan beri var, adını söylemeye dilim varmıyor. Satırlarınızın gölgesinde soluklanıyorum yakıcı gurbet silsilesinden. Biliyor musunuz Şiir Adam, iyi ki yazdınız o birkaç satırı ve çıkardınız kalemimi küskünlüğün inzivasından. 

- Eve küsen çocuklar düş olur… Ne güzel demişsiniz yine; hangi şehre gitsem o kadar bul’un’amıyorum. Her şehirde kendimi kaybediyorum yeniden, her yolculuk öncesi bulup bulup yitiriyorum. KederTliyim ben de Nazım Baba gibi, şaşırır oldum sılamı gurbetimi… Artık uyunmuyor geceleri! Arada bir içim geçse, kazara.. en çok omuzlarım üşüyor., uyanıyorum, gecenin en orta yerin’d’e. Biliyor muydunuz, Tanrıların cezası bu bana, onlara olan tutkumdan büyük çünkü aşkım ölümlü adamlara! Ben de sizi özledim!-

Ankara’nın ‘boozaaa’ diye bağıran sokaklarında kış ayazı etrafı selamlıyordur şimdi. Ağaçlar, ayıplarını örtsün diye, karın yağmasını bekliyorlardır. Gri ve tüm tonlarına bürünmüştür hayat. Banklar boştur, radyoda dik yaka boğazlı şarkılar… Dalgaların her rüzgâr gıcırtısına göbek atışı da olmasa, dondu sanacağım bu şehir de. Kış gereğini yerine getirmeye başladı burada da!

Dilimde ifrit, içimde hiç’lik var, felç inmiş kalemimde afyonu patlamamış aforizmalar… Özenle saklıyorum kendimi Şiir Adam, ne hastanelerde, ne karakollarda, ne herhangi bir yürekte kaydım yok. “Gecenin esrara, sevgilinin ihanete aç teşekkül mertebesinde ben, tesadüfen açan çiçekleri bile üzecek kadar yalnızım”**. Boş vermişliğe fondip gecelerim var ama hayatın önünde sızmayacak kadar ayığım hep. Çok uzaklarda çok yakın sevdiklerim, kimseye bir zararı, bana da bir yararı olmayan düşlerim var bir de. Kelimelerle aram açık. Yazacak ‘ne?’ ve ‘kim?’ yok artık. Okuyorum aralıksız. Oktay Akbal’ın dediği gibi: “Ne kadar çok kitabınız varsa o kadar yalnızsınızdır.”. O kadar yalnızım… Ama ne kimseden mesulüm, ne şikâyetçiyim kimsesizliğimden. Heyecanlarım yok, umutlarım korkak. “Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlardan korkun!”, derler; tek korkum aynaya bakmak!

Biliyor musunuz, burada birazdan kıytırık bir yağmur yağacak; gözden süzülen birkaç timsah gözyaşı gibi, dokunduğu yerden ötesini ıslatmayacak. Rüzgârın uğultusu evin içinde dolaşan bir hayalet gibi… Dedim ya, bambaşka bir yerde, eskisine nazaran neredeyse tek başıma bir hayat sürdürüyorum artık. Yalnız değilim ama kalbim boş… Tek kişilik yataklarda çok kişilikli bir ilişki belki, hepi topu bu! Dışarıdaki Ay’ı, hani dolun olan, özenle yerleştirdiğim mumların ışık oyunlarıyla beraber seyrederek kaleme sarıldığım bu sabaha az kala, belki de onca seneden sonra, insanlar dışında, aslında hiçbir şeyden gerçekten korkmamış olduğumu fark ettim. Dörtten fazla bacağı olan hayvanları ya da bacaksızları saymazsak sanırım korkularım yok; bu yüzden her şey daha zor… Korkmamak’dan korkmam gerektiğini düşündüm az önce; ve bunu becerememekten korktum. Sonuçta, öyle ya da böyle, bir korku borcum var size, bu karanlık gecede satırlarınızla yüreğime değince… Hatırlatın, bir ara duvar arkasından gizlice çıkıp.. neyse, yüreğinize falan inmesin şimdi. Hem zaten hayat yeterince hazırlıksız yakalıyor herkesi, ben sıramı beklemeliyim sanırım.

Kalemi belinden kavradım yine. Hayır, Şiir Adam, size bir cevap olsun diye çıldırmıyorum. Ama söyler misiniz? Neden herkes bu kadar mutsuz? Kimin gözlerinin gülen içi bir başkasının yüreğini ısıtacak? Olmayacak değil mi? Her koyun kendi bacağından asılacak. Herkes kendi tabağından yiyecek ve yalnız geldik, yalnız mı gideceğiz? Gün be gün içine gömüldüğümüz ve iyice batmaya korktuğumuz için çırpınmaksızın kabullendiğimiz bu mutsuzluk, sonunda yaşam tarzımız olacak.

Zamanlarca, farkında olmaksızın hep bir şeyler aramış olduğumu yeni yeni anlıyorum, oysa hiçbir şey aranacak kadar gizli ve gerçek değil. Fatalizmin gölgesine sığındım ve artık biliyorum: Her şey olacağına varır! Doğru söylüyorsunuz aslında: “Hesapsızlığın sonuçları kendinden ağır!” İşte bu yüzden, yollardan, yıllardan, iç seslerinden ve satır aralarından uzaklaşıp bu dünyaya geri döndüm ben. Küçük Hesaplar Cumhuriyeti’nde anı kurtararak yaşamayı; suya girmeden, üzerindeki taşlara basarak, hiç ıslanmadan, hiç üşümeden ve hiçbir heyecan duymaksızın yaşamayı maharet sayanların arasına döndüm. Hayır, ne kadar istesem de onların oyun arkadaşı olamıyorum ama artık yadırgamayacak kadar yalama olduğunu hissediyorum duyu ve duygularımın…

‘Armut piş, zarlar hep düşeş’ adamları, ‘kısa günün kârı’ zihniyetli kadınları sevmişim. Niyeyse hep, kaypak insanlar düşmüş payıma! Ve öğrenemedim ne sev/g/ilerden ihanet yapmayı, ne de insandan şeytan çıkartmayı! Amaç kalmadı, heyecan yok, umut bitti, sevginin gidecek yeri yok, mutluluk adresini şaşırmış, güven ağır yaralı… Ne deveyi gütmek gibi bir kaygım kaldı, ne bu diyardan gitmek gibi bir şansım var… Her ne kadar yalnız olduğumuzu düşünsek de bence kimse ölümüne tek başına karar verebilecek kadar yalnız değil. Diğer yandan bakarsak, kimse kendi ölümüne karar verebilecek kadar bencil olmamalı!

Kaç yılı çoğalttım ömrümde, bilmiyorum. Ne yaşadıysam üstüne basa basa yaşadım. Her anın, her duygunun tadını çıkara çıkara… Karar vermem gerektiğinde önce iç sesimi dinledim. Aç kalmayı göze aldım iş seçerken, yol seçerken, yer seçerken; ama ruhum, o hiç acıkmasın istedim. Kalabalıklara tek başıma seyirci olduğum da oldu, tek başıma kalabalıktan bunaldığım da… Kentlerde yaşadım, yollarda geçirdim insanların uykuya harcadığı zamanları; yüzler tanıdım her renk, nefesler duydum farklı kokan ve yürekler tanıdım, her biri ayrı telden çalan… Gülümsemeyi bildim hep, ağlamayı kabullendiğim kadar… Kayıp parça yoktu, hayır, ama o puzzle bir türlü tamamlanmıyordu.

…..

Tam da umutların kâbusa dönüştüğü yerde başlıyor karanlığın ilk yaylımları ruhun gökyüzünde. Yıldızsız bir gece iniyor yüreğe; sinsi, ıssız, cân-sız bir gece… Ölü olan her şeyi uğursuzca uyandıran, yaşayan ne varsa donuklaştıran, -atsan atamazsın, satsan kim alır- bir gece: Sahne spotlarından yalnızca biri yanıyordur ve sana doğru çevrilmiştir. Sanki herkes seni izliyordur. Işığa yakalanan dağ tavşanları gibi kalakalmışsındır. Çırılçıplak hissedersin kendini; o kadar savunmasız, o kadar üryandır acıların… Ağlayamazsın. Kaçamazsın da! Susamazsın ama kelimelere de vuramazsın; derin derin solursun onun yerine.. tıkanırsın. Başını öne eğmezsin. Eğmedin hiç! Ama bakışlarınla gözlerin buluşsunlar istemezsin. Nasıl ki bazen insanın konuşacak tek lafı olmaz, bakacak gücü de olmaz aynalara; işte o hesap! Yüzümü unuttum avuçlarında okyanus bakışlı bir adamın, bu yüzden zaten tanımıyor aynalar beni. Sorana; “Vallahi ben de yabancısıyım, cinnetten yeni geldim.”, diyorum. Komik mi? Artık evet, bana da komik ve saçma geliyor.

Uyuyamıyorum. Bu yüzdendir göz kepenklerim hep açık, ardına dek. Veda ederken de kapatmayacağım; dünyayı, onu, sizi ne durumda bırakıyorum, görmek isterim. Zaten ne yaparsam yapayım, başaramıyorum uyumayı. Hani ölecek olsam, başarabilecek miyim, ondan da emin değilim. Ölüm, uykunun en derin hali değil mi? Yastık sayısını dörde çıkarttım ama yoo, üstüm açılınca üşüyen omuzlarıma kimse dokun(a)mıyor. Annemi özledim sanırım. Sevginin daha gerçeği yok çünkü. Gerçek bir aşkı -nasıl- öldürebilir(miy)iz?

Realist damarım çoktandır kafa tutuyor Polyanna yanıma! Bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Hem yosun tutmuş sularda, hem izbe mağaraların duvarlarında ve metropoliten sokaklarda yalnızca aksi var aşksız çığlıkların! Aşkı iki cinsin arasındaki duygu sanacak kadar alçaktan bakarken yürekler hayata, ana ve kendilerine.. mümkün mü gözlerini kapattıklarında bile dolunayı görebilenlere öykünmemek?

Masalı gerçekten, düşleri hayattan ayıran çizgiyi yitirdim yeniden… Sonra o yağmur başladı. Boyayıp görünmez kıldığım (-ı sandığım) her şeyin karası akmaya başladı en olmadık yerden… Duygularım, geçmişim ve sen… Hatırladım her şeyi, tam da kaldıkları yerden! Yatağımın sen yarısı yeniden ısıtır oldu hep boşluğa kapanan avuçlarımı. Umutlarım baş kaldırır oldular talihime. Düşler sığmaz oldular kaplarına, gökyüzü dar gelir oldu aydınlığa. Sevgiyi hatırladım ben, çıkardım kimsede olmadığı için yadırganır korkusuna sakladığım yerden.

Gördüğünüz gibi susamıyorum da! Uyumak gibi, ne kadar istesem de bunu da başaramıyorum. Es kaza, biraz içimde tutsam dilimin ya da kalemin ucuna kadar varmayı başaranları.. bir anda büyük bir patlama oluyor ve hiç söylemeyeceklerimi yazıyorum. Oluşan gürültü geçici arsızlık yapıyor. Bu yüzden kimse anlamıyor, anlamaya da çalışmıyor. Oysa bulaşıcı değil!

“Yalnızlık kendiyle baş başa kalamayanların hastalığıdır.”, derdim -nereden duyduysam- hep yalnızlıktan şikâyet eden ama gerçek yalnızlığın ne olduğunu bilmeyen bir dosta.. şimdi fena hastayım. Kendimle baş başa kalamadığım için değil ama… kendimle başa çıkamadığım için benim hastalığım. Üstelik çok da sigara içiyorum. - Gözden kalbe bir sıvı akar.-, derdi biri, -Gözyaşının özsuyu. Kalp ki, gözyaşı kadar duru, tutmaz kiri.- … Sigarayı da bırakmayacağım. Hayır, size inat değil, tamamen kendime işkence ediyorum. Birileri birazdan yemeğimi hazırlayacak, ben fotosentez yapacağım, Güneş açacak, yeşerecek yanaklarım.. bitkisel hayat.. kollarındayım! Alıştım kendimi kendimle bölüştürmeye, ha bire… 

İşte, sonunda ömre de mi alıştırdılar? Ah, sıkıntıdan kullarıyla sitcom tarzı hayatlar kurgulayan hayal gücü korkunç tanrılar! Vay, kötücül tanrıların elinde, alışkanlıklarına bile sorgu sual gereksinmeyen biz arlanmaz, biz şaşkın, biz her mutsuzluğa müstahak kullar… Hayatı sevmeyi meziyet, varlığımızdan çalmayı maharet eyler olduk. Doğal olan her şeyi yadırgar, küçümser, tuhaflık varcasına sorgular olduk… Karamsar cümleler kurduğumu düşünecek yine. Oysa çok iyi tanır beni, bilir en büyük hayalimin lunaparkta pamuk şeker olmak olduğunu.. Bilir uçan bir balonun kuyruğundan tuttuğumda nasıl acemice mutlu olduğumu… Bilir de, ondan anlam veremez bu çelişkiye. Hayatın en kötü yanlarını görüp de nasıl en iyi şekilde devam ettiğime şaşırır, anlam veremez bu enerjiye. Ben hiç umursamam onun bu gel-gitlerini. Bir gün ya gidecek gelmeyecek geri, bir günse gelecek ve gidemeyecek… ‘Alışacak o da’, diyorum. Olduğu gibi kalsın istiyorum ama.. ya birimiz ya ötekimiz alışacak her şey gibi her şeye.. Sorarım da cevaplayamaz bir türlü: Alışkanlıktan daha asalak bir duygu var mı? Alışmaktan daha aciz bir duygu?

* είθ’ έξήν όπόΐός τις ήν έχαστσς                                        * Keşke herkesin kalbini
τό στηθος διελόντ’, έπειτα τόν νούν                                      Ve aklını açıp
έσήθος διελσαντα πάλιν                                                        Tekrar kapatabilseydin;
άνδρα ψίλον νομίζειν άδόλω φρενί.                                      Öğrenirdin kim sadık bir dost.

Bunları kopyalamışım, antik bir Yunan lirikleri kitabından, yıllardır kullanmaya kıyamadığım, samanî yapraklı bir defterin ilk sayfalarına… İnsan biriktirilebilir bir şey olsaydı, koleksiyon yapardık. Fena da olmazdı; yeşil gözlü afetler sayfası, edebi kalemler rafı, sevme de yanında yat bölümü… Hoş, yapanlar da vardır belki, büyük konuşmamalı, bunca değişmişken beşeriyetin seyri… Doğru insanları biriktirmekten bahsediyorlar. Salt gerçek diye bir şey var mı ki mutlak doğru olsun ölçütlerimizin içinde? Sorarım size, test tekniğiyle, dört yanlış insan götürür mü bir dostu? İnsan seçtiği insanlar kadar parçaya sahip gibi görünür belki ama sayıları çok da olsa, hiç kimsesi olmasa da… en nihayetinde insan yalnız kendi kadardır! Zıpkın bakışlar vardır, zıpkın kaçışlar, zıpkın deyişler… Zıpkını sadece balık katili bir silah olarak imgelerseniz; külahları çoktan değişmişiz demektir. Gerçek doğru her insanın kendi doğrularının ve genel geçer kuralların toplamı ya da karışımıdır, kabul ama bu toplam salt değil, özneldir. Ölüme âşık kadınlar tanıdım, nefrete âşık adamlar, aşka âşık genç kanlar, sanata âşık ablalar, çocuklarına âşık babalar… kine âşık düş magandaları… İster nesnel, ister tinsel, ister cinsel; tasavvufi ya da ticari, mantıklı ya da abes… İnsanın olduğu her yerde aşkın bir hali mutlaka vardır. -Aşk, nerde aşk?-, diye bir şarkı bestelemişti***, kendinden son bahsettiğinde… Aşk her yerde… ‘Aşk’ dedim de. Aşk hecelenemeyen bir kelime… Asal kelime… Kendinden başka hiçbir şey(l)e bölünmüyor.

“Neden?” sorusundan vazgeçmiştim, sonra, “ne’den?” diye sormaya başladım; kaynak araştırmaya bir bakıma tüm evrensel bahanelere. Onu bulmak çok daha güçtü. Es kaza yanıt bulabilsem, sormaktan ve aramaktan çok daha yıpratıcı oluyordu cevapları… Şimdilerde sormuyorum, yanıt falan da istemiyorum. Soran olursa cevaplıyorum ama. Ben cevaplamaktan hiç kaçmadım, hiç korkmadım. 

Edilgen bir devinim içerisindeyim. Rüzgârın inisiyatifinde şimdi, saldığım yelkenlerin kaderine keyfî seyri… İnsaf ederse esecek adam gibi, yok hâlâ aşmam gereken yollar varsa.. kıracak dümenimi, sürecek beni uzağına limanların, bırakacak yine okyanusun ortasında dalgalarla gırtlak gırtlağa.. Olsun, dedim ya; madem geldik, gidemiyoruz.. ne olacaksa olsun, ne gelecekse gelsin! Azaminin ötesi de azami değil midir? O halde, daha ne kadar solabilir ki denizimin rengi? 

Kalemimi dillendirdiğiniz için mi teşekkür borçluyum size Şiir Adam, yoksa ruhumun uzun zamandır uçamayan kanatlarını en azından açmama yardım ettiğiniz için mi? Kâğıdına dürüst kaleminizi seviyorum ve yüreğinizi de… O halde söyleyin şimdi bana; gemilerin de burun direği sızlar mı Şiir Adam, ağlar mı lumbozlar sessizce? Kaptanını yitiren bir dümen, vurur mu gövdesini kıyılara, yoksa rotasız adreslere mi kırar kendini?

Ne zaman böyle iki ucu… neyse.. sorular çıksa önüme… Edebi(yatı)m aşar kelimelerimi. Hiçbir dilde söyleyemem ama her dilde yaşayabilirim ben. Daha fazlasını sorana, daha ne demeli ki! Bunun üzerine bir sigara yakarım ben ve sonra, gemileri.. Yok yok, endişelenmeyin, daha fazla daldan dala konmayacağım. Tam da burada kapatacağım konuyu.

Gece sabaha dokunmaya çalışıyor üşümüş parmak uçlarıyla. Bedeni uykuya ikna etmek gerek. Satırların uykusuzluğu, gözlerin yorgunluğuna muhalefet olsa da, Pazartesi iş demek, güç demek, en tatlı uykulardan kâbus bir haftaya uyanmak istememek demek…

Yine yazacağım. Belki o zaman size, gülmeyi henüz unutmamış palyaçolardan, kendini lunaparkta pamuk şeker sanan ihtiyarlardan, ayrılıklardan sadakat, aşklardan dünya kurmaya çalışan çocuklardan bahsedeceğim. Belki, mektubu koyup çok okunmuş bir kitabın arasına, karışıp o kara kentin kuru havasına, kendim okuyacağım size satır aralarını.

……….

Dokuz telefon sesinde duyulmalı umudun son çığlığı ve rutine bağlamalı senin vurdumduymazlığını… Esas kadın, bordo eşarbı olmaksızın, elinde bavulu… buruk bir gülümsemeyle bakmalı… burmalı bakışları… bir parça yağmur yağmalı, yağmuru rüzgârla dağıtmalı ve -SON- yazısına müteakip: İtilmek istediniz belki de, çünkü atlamaya cesaretiniz yoktu, yazmalı, inadına k ı r m ı z ı!

Kostüm masumiyetti, dekor Ankara ayazı; sahne denize karşıydı, metin Paraguayca. Yönetmen yazara düpedüz abartıyordu; biliyordu ki en kolay roldü ayrılığı yazmak!
Canımın nefesi dökülüyordu ciğerlerimden… kimse sahip çıkmıyordu!

Film bitti…

Kimsenin gözleri dolmasın, ayakta falan da alkışlanmasın, devamı çekilsin diye ısrar edilmesin, övülerek ya da yerilerek eleştirilmesin… sadece… susulsun… düşünülsün ve saygı duyulsun…

En derin saygılarımla Şiir Adam, en yürekten sevgilerimle…

* Şiir Adam – İsmail Örnek (Sevgiler)
** Küçük İskender (Saygılar)
*** GhD 

ÖcG'006 - Çorlu