Ayrılığa Yakın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayrılığa Yakın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Mart 19, 2012 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XIV - Yürek Manikürü


Potkal Yazıları

-XIV-

Yürek Manikürü

- tam da uzadığı yerden.. kesip atmalı(ydı)m… -

Kâğıtların üzerinde davetsiz bir uykuya dalmışım. Gözlerimi gün sonuna açıyorum, masa lambasının kısık ışığı altında, kaldığı yerden kalemi uyandırıyorum anlama…

Telefon çalıyor… istemiyorum kimsenin sesine dokunmak…
Elim yarı uzanıyor telefona. Parmakların kavramayı reddettiği anda gözler yakalıyor ekranı.
Bir isim… Eskilerden, ama her daim kendini yenileyen, yineleyen… canlanan anlarım… anlarımda canlanan düş adam.. ‘sınırsız düş ada’m…
Üç boğucu tereddüt anından sonra yanıtlıyorum. Giydiremiyorum sesimi…
“Nasılsın?”, diye soruyor; bir soru olmaktan öte, beklediği cevabı almayı umut eder gibi… 
“İyiyim”, diyorum. İstesem de, başka bir şey, ya da beynimin içinde yalpalayan konuşma balonlarını ekleyemiyorum. Virgüller, kuyruklarını sıkıştırıp kaçıyorlar apar topar. Söyleyecek sözüm yok değil de, sanki sesim çıkmıyor.
“Bunu yapma”, diyor; “Boyutsuz kelimelerle geçiştirme beni!”.

“Ne duymak istiyorsun?”

Bu kez o susuyor. Onunkisi geçiştirmek için değil ama, onun kelimeleri artık hiçbir şeyi yansıtmayan sırsız bir ayna gibi artık, o bunu çoktan beri biliyor.

“O halde konuşalım. Denize düşmüşken, zehirlerine ekmek bandıkların… taşıyamadılar değil mi seni? Sen söylemeden bilemediler her şeyi. Benim gibi, sen “keşke” diyemeden öpemediler mi gözlerindeki nemi? Çıkaramadılar mı göklere? Ne yazık, ne zamansız hayal kırıklığı… Arka sokaklarında hangi filmler kapalı gişe oynuyor, hangi şarkılar listeden düşüyor biliyorlar mı? Yoksa tek kanal televizyon günlerindeki gibi, sen ne seyrettirirsen onunla mı yetiniyorlar? Aslında bunların önemi yok; ama, gerçekten iyi misin? Bana ihtiyacın mı var? Peki başka bir şeye… yoksa biraz gerçek sevgiye mi örneğin?

Oyunlarım, kurgularım, kostümlerim ve küçük hesaplarım yok. Çırılçıplağım, aynaya baktığımda ne görüyorsam, onu görsün istiyorum insanlar. Sen istediğinden farklı hiçbir şey göremiyorsun! Es kaza bir şeyler görsen de, yorumlayamıyorsun. Yoruldum. Attım kum torbalarımı, döktüm yapraklarımı… Hayır, gitmiyorum bu kez, ilk kez gitmiyorum. Mevsim değiştiriyorum sadece. Seninle Güneş bile buz kesiyor yüreğimde.

Bu tek kişilik olduğunu son sahnesinde anladığım oyunda, belki de senliliğin başladığı andan itibaren ilk kez, sahnedeki, sahnendeki, yalnızlığımdan ve savunmasızlığımdan korkmuyorum. Çünkü kesinlikle bildiğim tek bir şey var: Sevgiyi, dostluğu, ilişkileri hiç oynamadım. İyi-kötü hiçbir şeyin çetelesini tutmadım. İhtiyaç duyulduğunda vermek için, ‘ihtiyaç duyduğumda verilecek mi?’ diye sorgulamadım. İstenmeden vermeye çalıştım ama istemedim hiç. Rutine bağlamadım, ‘Nasılsa böyle gider’ zihniyetiyle uyutmadım elzem sorumlulukları.. Benden vazgeçilemeyeceğini bilerek ama bu gerçeği kendime unutturarak yaşadım her ilişkiyi. Ve seninleyken, özrü kabahatinden büyük çatlakları bile sabır ve sevgiyle kapattım ben. Kendi kaoslarımın içinden sana olan bütün duygularımı tüm saydamlığı ve gerçek hissiyatıyla çıkarmayı başardım ve onlardan ne anladığımı hep çok iyi bildim. Onunla neyi anlatmak istediğimi de. Anlatamadıkların için kızgın değilim, beceremediklerin için de. Ama kurtaramadıklarımızın potasında eriyip yittiğim için de beni suçlama! Unutma ki: Gidenlere seyirci kalmaktır en büyük acı! Acınken sitemin olan acımı şimdi anlamanı beklemiyorum. Bir fincan kahveye umursamazlığımı kattım süt yerine… birinin arkasından, “dur” denmesini bekleyerek giden, seyirci olmanın arabesk tadını çıkarıyorum.. Evet, git; geç bile kaldın!

Ben, yeterince kelime israf ettiğimden; o, söylenebilecek tüm sözleri çoktan tüketmiş olduğunu bildiğinden… vedasız kapanıyor telefon… hayır, ağlamıyorum; ağlamıyorum çünkü tanrıların ne vakti ne tahammülü yok boşa savrulmuş yüreklerden akan gözyaşlarına.

Uzun zaman sonra…

“Bir çiçeğe verdim adını... ve çiçeği sulamıyorum... penceremin önünde duruyor ve hayata karışıyor.. bitkisel hayata...” Öğrenmiş olmalısın: Zamanla azalmayan mutlaka çoğalır. Biliyorum, şimdiden özlüyorsun!

Dedim ya, bambaşka bir yerde, eskisine nazaran neredeyse tek başıma bir hayat sürdürüyorum artık. Yalnız değilim ama kalbim boş…  Tek kişilik yataklarda çok kişilikli bir ilişki belki, hepi topu bu! Dışarıdaki Ay’ı, hani dolun olan, camın önüne özenle yerleştirdiğim mumların ışık oyunlarıyla beraber seyrederek kaleme sarıldığım bu sabaha az kala, belki de onca seneden sonra ilk kez her şeyi kabulleniyorum… Boşa harcanmış zamanı, havaya savrulmuş anıları… Senin yüksek varyantlı siyahlarını da…

Seçilmiş olmak zordur, elenmiş olmaktan bile zor. Bu sensizliğin adı kimsesizlik değil. Ne sensizliğimden mesulüm, ne yalnızlığımın faili meçhul!  Özlediğimin yarısı kadar kalabilseydin kendini… Olmadı; birlikte neredeyse her şeyi başaran biz, bir arada kalmayı beceremedik! Bazen çok sevmek de yetmiyor balığım, bazen yaşatmak gerekiyor! Bazen, şapkadan çıkan tavşan misâli şaşırtmak gerekiyor. Bazen, kimi şeyleri ‘son kez’miş gibi yaşa(t)mak gerekiyor… Bazen.. çoğu zaman.. her istenen, istenildiği anda, düşlendiği şekilde ve yerde olmuyor, olamıyor. Belki kocaman bir bez parçasına yazıp duyguları Boğaz Köprüsü’ne asmak gerekiyor. Aslında sanırım önce hak etmek ve yine de kaybetmekten korkmak gerekiyor. Fazla güvenmemek gerekiyor, ne sevgiye, ne sabra, ne tarihe… Çünkü rutin sandığımız şeyler bir anda yok olabiliyor ve insanın dengesini en çok da bu kanıksanan alışkanlıklar bozuyor. Pişman olmayı öğretiyor insana gerçekliğin yok oluşu ve son pişmanlık hiçbir yalvarışa fayda etmiyor.
Deniz’i(mi)/zi/ özledim..
Deniz ki, ölürsem bir tek onadır, done(bil)ecek olsaydım.. bir tek.. sana!
Sana nasıl sarılıyorum, nasıl!
Gözaltlarından öpüyorum bıraktığın son hasretle... 







         ÖzgeCân’006 -Son Günleri- 
Salı, Kasım 15, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XIII - Metazor'ak'i

 Potkal Yazıları

-XIII-

Metazor’ak’i

  Satır aralarımı hiç okumadın sen ve bakışlarımdaki soluklanmayı hiç duymadın. Görünen hep yeterliydi senin için… Derinliklerde ne saklı olursa olsun, dinlemek istemezdin, ne de inanmak; görmediğin için! Ve görmekten de korkardın belki, bu yüzden kapardın gözlerini…

   Zamanın, kelimelerin ya da olguların bu kadar dışından ya da belki tam tersi, tam içinden/en derinden seslenirken… nasıl oluyor da söylenenler benden çıkıp sana gelene kadar bu denli anlam değişikliğine uğrayıp bu dünyanın, rutinlerin, klişelerin dilinde bambaşka duygulara ve düşüncelere dönüşebiliyorlar, bilemiyorum… senin sandığının aksine, senin aynanı da benimkinin yanına koyarak bakmaya çalışıyorum biz’e. Bakışları, gözbebeklerinin ardındaki kızgın kırıklıkları ve gözlerindeki pırıltılar aynı olan iki çift göz görüyorum: Birbirine gerçek ve içten bakan ama nedense bir türlü aynı anda aynı yöne bakmayı başaramayan…

    Kızgın değilim sana, ne de kırgın; temkinli bile değilim daha önce olan/olmayan hiçbir şey için. Aksine, umulanın ve olması gerekenin inadına; kendimden, diğer tüm insanlardan, duygusuzluktan ve şu ‘bitse de gitsek hayat’dan intikam alırcasına… kendi yaralarımı kendim onarak, hatta belki acılarımdan bile soyunarak, yüreğimin hırpalanan derisini atarak kabullendim seni. Tatlı iki rüyanın arasına girmiş kısa bir kâbustan uyanır gibi uyandım hayatım(d)a yeniden var oluşuna. İnsan hep son gördüğü rüyayla uyanırmış; şimdi gözlerimin ardında tatlı bir düş var. İşte bu yüzden… değil sana uzun metrajlı ve yüksek tonajlı, hırçın cümleler kurmak, kendi yaptığım gürültüden uyanır ve düş yarım kalır korkusundan aslında belki de hep susmak istiyorum. Ama olmuyor! Olmayacak gibi… Ne yaparsam yapayım, içimde tutunamayacak gibi yüreğimdeki noktürn. Seninle yaşanamamış, dudaklarımda birikmiş, yüreğime sinmiş ve hayatıma yapışmış bunca şey varken suskunluğun arkasına sığınarak korumaya alamıyorum kendimi. Artık korunmak ya da bir şeyleri ispatlamak bağlamında “kendimi savunmak” da istemiyorum.

   Yıllardır kuşatma altındaki bir kaleyi umutla ve canhıraş savunan bir asker kadar yaralıyım ve bitkin… ve hâlâ, ne şekilde olursa olsun, direnebildiğim için de gururluyum. Fakat artık, zor nefes alıyorum; ölmekten değil belki ama bu kadar zaman uğruna çabalanmış, fazlasıyla hak edilmiş ve belki de aslında gelmesi çok yakın o zaferi göremeden ölmekten korkuyorum. Hayata yenilmekten! Hiç olmadı, içimde tutmayı başarabildiğim o son umudu da yitirirsem eğer, hep içime akıttığım o zehri içerek kendi zaferimle ölmek istiyorum. Yeter ki galip gelemesin hayat, yeter ki ufkumda güvensizliğin, yapaylığın, küçük hesapların ve kötücül duyguların bayrağı dalgalanmasın!

  Yorgunum… O denli yorgunum ki, bazen inançları, savaşları.. her şeyi olduğu gibi (-ması gerektiği gibi değil) bırakıp bir kenara… kaderci bir kabullenişle seyirci olmak istiyorum kendi hayatıma.

   Gelişin bir boşluğu doldurmadı ama gidecek olursan bir kara delik daha açılacak hayatımda. İşte bu yüzden.. Bu kez kalmak için gelmediysen, git Ada’m, kapladığın alan sınırlar(ım)ın dışına taşmadan, yeterince hırpalanmış inançlarımızı, ruhlarımızı daha fazla yıpratmadan git! Saati geldiği için kalkan bir trenin arkasından bilet bulamadığı için hayal kırıklığıyla bakakalan bir yol heveslisi olarak kalayım ardında. Ağlayarak ve acıyarak belki.. ama kanayarak değil, asla nefret ederek değil!

   Seni neden sevdiğimi sormuştun; buna cevap veremem, çünkü bilmiyorum; iyi ki de bilmiyorum çünkü inanıyorum ki, birini neden sevdiğimizi söyleyebildiğimiz an bitiyor her şey… Ama sende neyi sevdiğimi, neleri sevmediğimi biliyorum ve bu ikisinin sentezinden doğan ‘bendeki sen’de neyi sevdiğimi de… Ben senin her türlü halinin bendeki yansılarını seviyorum!

Gidersem.. bil ki susmak zorunda olduğumdandır.
-          (bende) her gidiş bir susuştur.
Kalamadıysam.. zaten duymuşsundur.
-          (yürekte) her susuş, bir yok oluştur.

  Bazen yalnızca mevsime karşı konulamadığı için göç zamanıdır. 
      Yani ne gidenin günahı vardır, ne de suçlu, kalandır.

……….: Sen düş kurabilmek için bir ortak arıyormuşsun kendine, düşlerine değil!

Seni hep çok seviyorum ama korkarım, kendimi sevmeyi ihmal ediyorum nicedir…

ÖzgeCân’006 -Son Günleri-
Cumartesi, Eylül 17, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XI- Il y'a trop de Gens qui t'Aiment*

Potkal Yazıları

-XI-

Il y a Trop de Gens Qui t’Aiment*
ya da
Son Sahne Oynanmadan

Seni yollarca, şehirlerce, insanlarca uzağından sevdim. Seni kelimelerince, yüreğimce yakınımdan sevdim. Seni, dünya üzerinde sanki ilk kez benim için yazdığın o şiirlerce sevdim. Seni hafif esrik buğulu sesince, mavi bakan masum ve derin gözlerince sevdim. Seni umutsuz, beklentisiz, hayallerce sevdim, hep uzağından. Seni kendimden bile saklarcasına sevdim bunca zaman…

“Beklersen gelmez”, dedi falcı kadın.
Beklemekten vazgeçtiğimde geldi(n).
“Sonuç?”, diye sorar gibisin(iz), biliyorum. Sonuç?
“Arabın derdi,” diyorum, "kırmızı pabuç"!

Sana, ölüm öncesi sarılmaya… hayattan üç-beş nefes çalabilmek için akrebi yelkovanla bağlamaya gelmiştim sıkı sıkı; üşüyen bedenime sarılman için değil, ayaza dönük yüreğimi azat etmen için gelmiştim iç cehennemime. Sen kedileri beslemek için balıklar biriktirirken peçete aralarına, üşümüş parmaklarımın arasında kalın bir kalem, bir şiir kitabının arkasına karaladım içime peydahlanan hemen her şeyi. Okumayacağını söylediğin için yazıyorum, sevmeyeceğini bildiğim için gidiyor olduğum gibi. Eğer bir ‘son an’sa boğaza karşı, çiçekli bir kapı ağzından varlığını almadan kaçan, bir balık sürrealizminin eşiğinde yavaş yavaş yok olan… Bu, seni sana söyleyemeyecek kadar çok sevdiğimdendi(r). İyi ki anlamadın! Senin bir suçun yok(tu) zoraki susuşlarımda, ‘yılların yorgunluğu’ ya da ‘mecburi istikamet’ diyelim adına. “Aksi ispat edilene kadar vazgeçişimsin!”, yazdım başucu kâğıtlarıma; her ihtimale karşı kurşunkalem vardı parmaklarımın arasında!

Kulaklarıma Fransızca bağırıyordu şarkısını, vedanın serzeniş dolu suskun çığlığı; “İstamboul”, diyordu adını öğrenemediğim(iz) bir boğuk ses, sen dokuz telefon sesine uyanamazken… Sisli bir sabaha uyandı İstanbul, ben nemli gözlerle… Bu sabah aynaya bakmadım, baksam seni orada bulmaktan korktum; seni ait olduğun çizginin gerisinde bırakamamış olmaktan! Senin gözlerine dolacağım bir zaman dilimi yok, söylemesen de ben anladım; bu yüzden ikimizden de vazgeçiyorum. Tüm sebeplerden, bahanelerden ve ‘belki’lerden… “Keşke”lerim yok. Korkmaktan vazgeçiyorum seni kaybetmekten.

O kadar çok gecikmişim ki… erken kalmaktan korktum, korkuyorum! Ellerimi istediğim gibi tutmandan bile korkuyorum avuçlarımdan bir kuşun su içmesini beklerken…

Ne kendine, ne bana.. kızma! Sana kırgın ya da kızgın olduğum için değil, kendimle uzlaşamadığım için gidiyorum. Her şeye rağmen, sana rağmen.. gidiyorum. Yıllar sonra, bulmak istediğim gibi bir sahnede başrolde olduğun için.. tüm oyunu bozduğun için. Son sahne oynanmadan…

* Seni seven çok insan var – Hélène Ségara’nın bir şarkısının ismi.


Je te regarde parler avec les gens
Tu me sembles si léger même transparent
J'regarde passer les jours, la vie en me disant
Je n'cherche pas l'amour, je m'y attends
J'te regarde t'amuser et je fais semblant
Mais je n'peux pas t'empêcher d'être un enfant
Toi tu fais de grands gestes, tu as l'air si content
Tu vois des fois j'déteste ce que je ressens
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Tous les mots d'amour
Que je sème tu ne les entends pas
J'me sens si loin de toi à des moments
Je n'voudrais pas qu'tu crois que je t'attends
J'me force à espérer, mais je me mens
Alors je te regarde t'éloigner tout doucement
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Et moi évidemment,
Je t'aime à mes dépends
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
D'cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
Que je mène chaque jour ce drôle de combat
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
que je mène chaque jour ce drôle de combat.
 Söz: Christian Vié Beste:Thierry Geoffroy.

ÖzgeCân'006
Çarşamba, Eylül 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları X - İç/dökümü

Potkal Yazıları

-X-

İç/dökümü

Sürekli nükseden bir geçmiş, hepsi bu!

Şimdi sen, kırgın yüreğinin yorgun kanatlarını dinlendirirken yabani ağaç dallarında; ben kesik kesik soluyorum mutluluğu. Göçmen düşleri izliyorum hüznün güvertesinden. Bu seferden kimse sağ çıkamayacak!

Çünkü çok özledim.

Eskisi gibi cümleler kuramıyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil zaten nicedir. Başımı dayadığım gökyüzü avutmuyor, kokunu soluyan rüzgâr dindi, ve deniz… ben yokum diye mi yanında, sinsi, sessiz ve bu kadar kimsesiz?

Sevmekle kabullenmek arasında, ani git-geller girdabında, kendimi arıyorum. Bir tek sözcük arıyorum her şeyi kapsayacak… Olmuyor; bu kadar büyük bir iştahla kitaplar okumanın o kelimeyi bulmaya hiçbir faydası yok! Umutsuzca deniyorum. Boşuna okuyorum sanki hayatı, insanları ve satır aralarını. Kimse ve hiçbir şey, yazık ki, asla göründüğü gibi değil.

Gerçekçi masallar, hepsi bu!
Aslında hepsi bu de değil!

Şimdi, neredeyse aynı kokuyu duyumsarken gözkapaklarımızda, böylesi bir özlemin farklı bir adı olmalı değil mi? Bunca uzun bekleyişin, böylesi kadim bir bağımlılığın bir farkındalığı… Belki de ikimizden biri fazla bu hikâyede. Ya da, daha doğru bir deyişle, korkarım bu hikâye fazla ikimize de! Cümleler bizi taşıyamayacak kadar boyutsuz, fakında mısın; artık hiçbir tümce heyecanlandırmıyor bizi. O kadar yalın, alışılmış ve ifadesiz… Anlamları genişletemeyecek kadar kendi içimize kapandık biz de. Pes etmeliyiz artık, tek bir sözcük bile bırakmadan birbirimize.

Uzun yürüyüşlere çıkmalıydık seninle. Geçmişin o çocuk elini bırakıp deniz kenarına kadar yürümesine izin vermeliydik.

Bizim yarınımız yok, biliyorum ama bugünümüz de, bugünümüz bile yok!

Sürekli nükseden bir alışkanlık, hepsi bu!

Hepsi bu olsaydı keşke!

ÖzgeCân’006
Çarşamba, Haziran 08, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VIII - Ben Söyler(d)im Kendime

Potkal Yazıları

-VIII-

Ben Söyler(d)im Kendime

Mevsimlerden soğuk. Tenha bir saati gecenin... Gün damlamakta ay ışığından, yürek içeri. ‘Eski’ diyebileceğimiz bir yılın son günleri. İnsan, içindekiler kabarmaya görsün, bir bavulun üzerinde de yazabiliyor demek. Bavul… bu, bu yılbaşı da birbirimizsiziz demek!

Artık zamanıdır, gidiyorum. Bir süre yine yazacağım sana belki, her zamanki gibi. Yaşadığım yeri anlatacağım uzun uzun, kendimi biraz da. Bazı geceler, kafam fazla güzelleşmişken - yorgunluktan, yaşamdan ya da aşktan-, asla yanıt alamayacağımı bile bile mesajlar atacağım sana… neme doymuş kesif söz dizimleri… Çoğu telefonuma belki yine, elinde olmayan kimbilir hangi sebepten dolayı cevap ver(e)meyeceksin. Elbette arayacaksın sonra, biliyorum, ama, duygular durulmuş olacak, kelimelerin sureti eskimiş… Ne elektronik, ne kanlı canlı bir postacı beklemeyeceğim ama bu kez, eskidi çocuksu heyecanlarım. Kızmayacağım da sana, sevmeyi beceremediğini söylediğin (için) kendim adıma!

Sonra… alışacağım ben. ‘O her şeye iyi gelen’ zaman, köreltecek özlemin keskin ucunu. Adına ‘hayat’ denen o bataklık beni de emecek içine. Diz boyu karların içinde seni düşünerek yürürken, elimdeki kahvenin ısrarlı dumanına bakıp gülümseyeceğim. İçimi ısıtacaksın. Aradığında elbet deliye döneceğim sesinin tılsımından. Aramadığındaysa sitem edemeyecek kadar unutmuş olacağım takvim hesabını. Yazık, ne yaparsak yapalım, affetmiyor akrep yelkovanını!

            İnsan.. kaçtığını mı seçiyor yoksa? Sabıkalı ilişkiler gibi mevsimsiz bir hüzün… Buradan her ayrılışımda iki kişi yola çıktığımı ve nedense yola hep yalnız devam ettiğimi ayrımsa. Bir tek, sen varsın diye bu şehre dönmelerim.

            Gidiyorum balığım, aynanda gözlerimi, sana balık kalbimi bırakarak… Ne senden, ne kendimden.. sadece bu kentten gidiyorum; zamansızlığın, hüznün, kalabalık yalnızların ve küçük hesapların başkentinden.
           
            Beni çok sevdiğini biliyorum; her dile getirişinde yürekten duyuyorum… ama, olsun. Bana, beni sevdiğini söyleme… Sadece sev beni.. sen sev, ben söylerim kendime!

ÖzgeCân’005’in son günleri…


Pazartesi, Mayıs 16, 2011 | By: ÖcG

Madem bilet'den girdik mevzuya...

Mart'009  - İ P T A L




Ayazmaların kutsallığı suyun kaynağındna gelir.. ki o kaynağa ağlar yarım kalanlar geceleri...
Nereye giderse gitsin yol, eğer kendine doğruysa yolculuk, gerçektir... diğerleri sadece yer değiştirmedir...
Artık kimse konuşamıyor 
Birinin söyleyecek sözü yok (olsa kayıp!)
Öbürünün konuşacak yüzü kalmadı (varsa ayıp!)
Çarşamba, Mayıs 11, 2011 | By: ÖcG

O yağmur...

11.Mayıs'001 tıpkı şu anda bastıran gibi 'deli' bir yağmur yağıyordu...
Yalnızca Ankara'ya mı?

Hayır...

Bu akşam, işten kafamı kaldırabilip eve gidebilirsem eğer...
Şimdiye kadar hiçbir yazıma  konu olmamış o günü anlatmak için uğraşacağım...


Pazar, Mayıs 01, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VII - Agrutra Mirva

Potkal Yazıları

-VII-

Agrutra Mirva*

“Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir…”  ÖcG

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımın son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son hikâyemdir!

Gece… Sularda bir yosun gibi hıçkıra hıçkıra, son bir umutla, gelmeyişini beklerken, dönmeyişini özlerken… kalbim ufkuna battı, gözüme uyku… Gözlerimi araladığımda, biri çoktan altını yakmıştı güneşin, tavşankanı bir gün demleniyordu ufukta. Vazgeçmek ve direnmek zar atıyordu terasta. Bir paragraf içine yerleşmeyi bekleyen söz dizimlerim ve çoktan noktası konmuş yazıların sabah gazetesi niyetine bırakılmıştı kahvaltı masasına. Bir yudum aldım orta şekerli sabah yalnızlığımdan… kalemi belinden kavradım.

Badem ağaçlarından bahar dalları toplamıştım dün, sana rağmen, sana. Sana göndermek için aldığım kitabın arasına kurumaya bırakırken fark ettim: Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir… Saat değil, zaman farkı var aramızda.

Ağrılı bir geçmiş, sancılı yarınlar… ‘Nereye kadar?’, diye sordu nicedir paylaşamadığımız gökyüzü, nereye kadar! Bir neşter kadar keskin ve temiz oldu kararım; orada kış, burada neredeyse bahar. Seni bilmem ama ben artık pek üşümüyorum.

Evet, “şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, ‘bütün gerçekliğiyle’ geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.” Haklısın; “hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.” Hak ettiğimi değil, hakkım olanı bile alamıyorum! İsteyemiyorum.. nefsim kırılıyor.

“Başkasının acısına başkası olmak, ya da bir başkasının düşüne… Arta kalanları yaşamak yetti artık”. Çünkü emin ol, “kıymık gibi batıyor yüreğime”, peşime taktığın bu iğreti yalnızlık! Usandım, sadaka gibi önüme atılan paylaşımlardan. Hadi, adam gibi paylaşalım bari ayrılığı: Sen acılarını bensiz yaşa, ben sensiz düşler kurayım!

Ben de “bilmiyorum ne zaman pusuya düşürdün bizi. İçinde çözemediğin bir hesabın var, çözdürmediğin; kim kimi gırtlaklayacak…” korkuyorum, ecele faydası olmuyor. Cinayetsiz bir ölüm istiyorum, cinnetsiz. “Gidişimi sen hazırladın” ama tetikte kurşun sende kalsın. Belki bir başka vedada harcarsın! Nasılsa hep bir sonraki ayrılığın erken sızısına hazırsın…

Doğruydu; “doğduğum şehir bile…” anımsadı belki ama “tanımadı beni”. Umurumda mı? Bu kıyı kasabasının bana kucak açışı hep aynı. Yaktım gemileri, dönüş olsa da geri… dönen olmayacak! Gelmek istersen… dönmek.. otobüs terminali bekleyecek seni.

İflah olmaz bir hüzün, ne zaman (c)anıma yapışsa.. derin soluklar (ç)almak gerekiyor hayattan. Bilirsin. O zaman, hep, buraya (k)açıyorum yelkenlerimi. Burası Bodrum… burada her kediye balık, martılara simit… burada herkesten bir parça, kimseden bir bütün var. Hayatın ta kendisi lokantasında bol kepçe yalnızlıklar, Arjantin bardaklarda yudum yudum tüketilen mutsuzluklar var. Kimsenin olmayan ama herkesi sahiplenen bu kentte yüreğim özgür artık. Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yosunlu akşamüstleri… Seni yalnızlığıma dâhil etmeyi de öğrendim, yokluğunu yok saymayı da! Öğrendim sessiz başıma yürümeyi dalgalarla, iskeleler boyunca…

‘Gitme’, deseydin de gelirdim, mecburiyetten; ama hemen dönerdim varlığına, sen gittiğimi bile fark edemeden… Hiçbir şey demedin.. Hâlâ… Şimdi kalmak için bahane de aramıyorum. Kendime iş bile buldum. Göz kenarlarımda yürürken anıların sessiz turistleri; yokluğunu bir kokart gibi astım boynuma.. antik acıları, yüreğimdeki cam batıkları, mumyalanmış umutları kapsayan istikâmetlerde rehberlik yapıyorum. Bilirsin, müşterisi her zaman bulunur, dramı kıvamında hikâyelerin; çok şükür, işsiz de kalmıyorum.

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımı(n) son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son tuhaf hikâyemdir!

Ve sen... damarlarımdaki balıkadam… eski bir umutla boğulduğunu sanıyorken hâlâ… ne yazarak, ne sesine dokunarak… ulaşamıyorum sana! Sırf bu yüzden bile kızamazsın yokluğuma. Senin her suskunluğunun bir bahanesi, benim her yok oluşumun bir aslı, bir anlamı var. Yazdıklarını yaşayan sen, yaşadıklarımı yazıyorum diye mi bir türlü anlamak istemiyor beni! Kitap aralarında nice heyecanla kuruyan ama mutfak raflarında unutulan bahar çiçeklerine iyi bak. Çünkü sahip çıkamazsan, onlar da, hep acıtacaklar seni!

*Anlamı bize saklı olsun ama Aperatif Şiir’e istinaden sen de bu yazının isim babası ol. Şiir adam, sevgili İsmail ÖRNEK…

ÖzgeCân’005
Çarşamba, Nisan 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VI - Advaita Vedanta

Potkal Yazıları

-VI-

Advaita Vedanta*

“Yüreği kaleminden, bakışları sözlerinden daha derin, daha benim adama.. SANA… Daha ilk cümlesinden anlayacaksın, bir tek sen, geri kalanının sadece sana yazıldığını…” ÖzgeCân

Şair çoktan sustu; ressam oldu şiirin kalemi; yarım kaldı beklenen senfoni… mağdur(e) sanık sandalyesinde buldu kendini. Kimse bir şey anlamadı. Hiç konuşmadıklarımızı yazı(yorum) şimdi..

Uzak bir ülkesindeydin hayatın… İlk kez benimkinden sıcak bir iklimin kollarında, kimbilir hangi efkârın büyüsünde acı dolu ayinler düzenlemekteydin düşlerine; kim bilir hangi yürek atışıyla terliyordu kasılmış avuçların… Ben, ıssız deniz kenarlarına taşlar biriktiriyordum sessiz fırtınanın sözsüz acı dalgalarıyla. ‘Yenilgiler yalnız yaşanır’ dı ve sen yine kendine has bir terk edişle, her zamankinden elzem, yoktun! Üşüyordum sırtımdan içeri. Sonbahardı. Son bahar gibi kokuyordu. Eylül bitmemişti daha. Ama kısır bir doğurganlıkla bir kez daha kışı erken yağdırmıştık damlarımıza. Kimin ne kadar çok soğuduğu değildi önemli olan.. birbirimize sığınıp ısınmaktansa, yabanıl soluklarda bambaşka üşüyorduk. Birbirimizi cezalandırdığımızı düşünürken en çok da kendimizi acıtıyorduk. Zaman kaybetmek istiyorduk sanki ‘ne olacaksa olsun’ du çabasızlığımız. Kazanacak maçlarımız vardı ama kaybetmeye razı oynuyorduk ve bu cüretkârlığımız intikam alıyordu daha uyuyamadan esir olunduğumuz kâbuslarımızda… Geçmişten bugüne tepmeye her an hazır,  eski(meyen) tecrübeler zembereğinden boşalmış ve yazık, kabuğunu kaldırmıştı zar zor yunduğumuz acıların. Çatlıyorduk en güçlü yerimizden. Farkında değildik kan kaybettiğimizin. Öperiz ve iyileşir sanıyorduk.

İlk geceler kalbim ufkuna battı uysal salınışlarla. Çiğnemeden yuttum kırgınlığımı. ‘Uyurum ve geçer’di; hep öyle olmadı mı? Ama insanı uykusundan eden o sancılı hazımsızlık başladı. Tek nefeste içime çektiğim bu rutin kabulleniş kronik astıma çevirdi, ne zaman aklıma gelsen, soluksuz kalıyordum! Çaresizliğin öfkesi infilâk başkaldırısıyla kabarıyordu ciğerlerimde. Her ağlayışım ayrı bir umudun ırzına geçiyordu, her iç çekişte kanımı zehirliyordu yokluğun. Seni düşünmek yoksunluğumu azaltmıyordu hiç, ilk kez, kendi sesimde yankı buluyordu yok olmuşluğ-um-un-umuz…

Sanrılarımdan silinmiyordu sesindeki öfkenin rengi. Yaşamadığın bütün kışlar adına ayaza bileyerek yüreğini, sokulduğun sessizliği sırtına saplayarak, arkamda gece bırakıp gitmeyi isteyecek kadar.. gerçekten acı istiyordum. Yapamadım. Sessizlik gitmekle eküriydi nasılsa.. Sustum… Severken susabiliyor da, sevdiğini kasten yaralayamıyor insan. Hayatımı sensizliğin, yüreğimi öfkemin hışmından, seni can havlimden sakınmaya çalışıyordum. Ama unutuşla çaktığım tüm isyanlar bir bir çıkıyordu yerinden; sadece izi kalan eski yaralar da sızlıyordu ince ince. Kime baksa azarlıyordu gözlerim, sana bilediğim bıçaklar başkalarının vücudunda kan buluyordu… Ya bitmeliydi.. ya, bitmeliydin! Yıllık iznimi aldım hayattan. Günlerce süren bir gece yarattım ikimize kapalı perdelerin ardında. Işıkları hiç açmadım, içinde titreyen mumu yaktım başucuma. Haberin bile yoktu;  seni, harflerini, göz dizimlerini yatırdım uykuya yasak yatağıma. Koca yudumlar aldım tek buzlu rakılardan ve kesif soluklar, yıllanmış anılardan.. Tutunmak lazımdı bize bir yerinden, tutmalıydın beni. Dilimin ucundaydı gözyaşlarım; hani kendimi tutamayıp bıraksam, yüzünü dökecekti o küçük kız… Boğulacaktık!

“O korkunç sessizlik beynimde kaçıncı kez yankılanıyordu” hatırlamıyorum, “içimdeki çaresiz umuda bu kez sarılamayacak” kadar uyuşmuştu kollarım.. “Senin adın ‘aşk’, dar ağacında bile gülümsemeyi bilen küçük kız”, diye fısıldadı akvaryumdan sözsüz bir ses.. “Balık olmayı bile beceremediğini” reddettim; fırtınasız deniz mi vardı!… “Cam kırılınca başlamayacak mıydı hayat balıklara”? Camı kırdım! “Sevmek mi, sevilmek mi?”diye sordu, belki son bir kez daha, içimdeki direniş… Perdeleri açtım, rakıyı lavaboya, cam kırıklarını çöpe döktüm, balıkların suyunu değiştirdim; mumu söndürmedim, seni uyandırmadım. Vazodaki gülü kurumaya, mektupları hep kapanan bavuluma bıraktım. Balkona çıktım, güneşin parmak uçları dokunmaya çalışıyordu geceme bir yerinden. Bir sigara yaktım, omuzlarımda ürperirken sabah serinliği, kafamı gökyüzüne yaslayıp “sevmek” diye bağıra bağıra ağladım. Özge bir dirilişle.. Gün/doğdu, sen var oldun.

Sen penceresiz bir duvar.. ben duvarsız bir pencere… Öncesi denizdi, ötesi okyanusun bir adım gerisi… Ama burası çok önemliydi. Marjlar ve boşluklar dahil, satır aralarını da oku diye.. Burada susu(yorum)!

*Hindu öğretisinde ruh ve maddenin birliği.

ÖzgeCân’005

Cumartesi, Aralık 18, 2010 | By: ÖcG

Melodramik Komedi'de Son Sahne

- Öyle bir ben ki, baştanbaşa sen… de demiş miydim?
- Sanmıyorum; onu diyen Özdemir Asaf’dı…
- Yapma ya! Sen alt alta gelen mısraları şiir sanırken…
- Başlama yine, kalbimi kırıyorsun!
- Olmayan bir şey nasıl kırılır, söyler misin?
- Ölü de olsa kalp kalptir..
- Ölen bir şey yok olmuştur. Bir şey yoksa yoktur!
- Söylemek istemediğim sözler söyletiyorsun bana, aklım karışıyor.
- Buna sevindim bak, varmış…
- Ne varmış?
- Aklın.. karışabildiğine göre, demek ki en azından o hâlâ nefes alıyor.
- Ne söylemeye çalışıyorsun?
- Hiçbir şey… Yeterince belli olmuyor mu?
- Biliyor musun?
- Sanırım bilmek istemiyorum.
- Oysa...
- Her şey için fazlasıyla geç kalmadık mı?
- Ne söyleyeceğimi nasıl anladın?
- "Biliyor musun"undaki sesli harflerin sıkıntısından.
- Neden geç peki?
- Ne kaldı senden ve benden, hayat adına, geri?
- Beni ne kadar iyi tanıyorsun.
- Seni tanıdığımı sanmıyorum, buna hiç izin vermedin; sadece, ezberini biliyorum, rutinlerini o kadar.
- Hemen mi gideceksin?
- Burada değilim ki!
- Neden hiç burada kalamıyorsun?
- Gidebildiğime göre, buradaymışım. Sen hiç burada olmadın ki!...
- Şimdi gidiyor musun?
- Hayır, hazırlanıyorum.
- Ne zaman döneceksin?
- Daha gelmedim ki; önce buraya gelmem, sonra gitmem, en sonunda da dönmem gerekecek!
- Ne demek istiyorsun.
-‘ Ne’ demek istemiyorum. Sadece yazarken değil, konuşurken de noktalama işaretlerine dikkat edelim lütfen!
- Sen bugün tersinden mi kalktın???
- Ayrıca noktalama işaretlerini de doğru kullanalım lütfen, sonu ünlemli cümleleri soru işaretiyle bitirmeyelim icabında!
- Hayda..
- Nerede?
- Yok bir şey.
- Olsa şaşardım