Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Haziran 02, 2012 | By: ÖcG

Potkal Yazıları - SON -


Potkal Yazıları

- S O N -

Tek Hece

~ Kendine 'silâhlardan ve savaşlardan uzaklaşmış Rambo' havası veren 'bilge' ama bir o kadar da 'psikozlu' kadın... Sen boşluğa seslenip kendi sesini duymak istiyorsun; senin sorunun da bu. Ben aynı sesi veremem. Ben belki bir karıncayım o boşlukta ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum ama sen duymuyorsun! IQ'su tavan yapıp karıncaları görmeyen kadın... Senin genlerinde var 'unutmak' ve 'uyutmak'! ~                                                                              demeseydin...

O halde...: O boşluğa her düştüğümde, ne kadar bağırırsam bağırayım, yalnızca kendi sesimi duymuş olduğum ve hep ona sarıldığım için olamaz mı şimdi bu duyma bozukluğu? O boşlukta, değil bir dostun bağırmasını, bir sineğin vızıltısını duymaya bile dikkat ve yalvar kesilmişken... duyduğum her sese inanmaya hazırken... bir tek kendi sesimin yankısıydı yüreğime dolan! Buna alıştım ben, buna dayandım bununla hiç bükülmedi belim de senin tanıdığın, bildiğin, sevdiğin gibi hep dimdik ayakta kaldım. Şimdi... boşluklarımın hepsini doldurmuşken, mutlu ve düzenli kalabalıklar içinden avazı çıktığı kadar bağıran bir ses ancak bir gürültü olarak geliyor kulaklarıma. O gürültüyü duyduğumdaysa, ne söylediğini anlamaya çalışsam da; öyle düzensiz, zamansız ve şekilsiz ki, ne anlayabiliyorum ne de inandırıcı geliyor bana! 


Sen beni kaybettiğini düşünüyorsun hâlâ ya da benim senden kolayca vazgeçtiğimi. Oysa bir Mayıs akşamı o telefonun ucunda ve ertesi ay o sabah uyandığımda kendi kendini bir sihirbaz gibi ustalıkla ve kolayca yok eden sendin; bunu bile fark edemedin! Belki de sana bir tek ya da en çok bunun için müteşekkirim; bir de bir Şubat akşamı sağlam kol tarafımdaki cebime soktuğun 50YTL için... Sana başka borcum yok...


Satır satır dikte ettirdiğin değersizliği ve yalnızlığı hece hece okurken, elimde kalan o son ünlemi nereye koyacağımı hiç bilemedim. Şimdi bir ünlem hafifliyor kızgınlığım ve geçiyor kırgınlığım. Ben her şeyi çoktan helal ettim, sen kendini affet...



Tecavüz gibi bir ilişkiydi bu;
tek taraflı keyif, tek taraflı işkence...
Ayrılık sancılı ve uzun sürüyor, üzgünüm;
oysa 'aşk' ne kolay değil mi?

Tek hece!

ÖzgeCân’011



Perşembe, Mayıs 10, 2012 | By: ÖcG

Ayın On'u, On1 yıl Sonra yolun S'10'u


“Ayın 10unu hiç unutmayacağız. 
Sana adayacağım kendimi tam bir günn kocaman bir gün 
ve kimse anlamayacak bu günü senden ve benden başka.” 








Yazmıştın, gelmeden, gelirken… Ben sözümü tuttum, hiç unutmadım!
Ne kimse anladı, ne sen anladın!

Özlemedim, sadece sözümü tuttum ve hatırladım...

"John Lee Hooker" dinlenip 'Sen Bana Mevsimlerden Söz' et okunur...
İkiz Kuleler gelir akla, eksik parça hatırlanır... gülümsenir; salondaki tablo canlanır gözlerimin öünde, daha geniş gülümsenir...
İçim burulur sonra biraz, soluğum yer yer tıkanır ama gider o masaya bir bira bir sigara içerim...

Ve kaldığım yerden mutlu olurum :o)

İşte bu yüzden 'hayallerimi bırak'tım, 'Umut'lar senin olsun'....

10.Mayıs'012 (11 yıl sonra yine Perşembe!)


Cumartesi, Eylül 17, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XI- Il y'a trop de Gens qui t'Aiment*

Potkal Yazıları

-XI-

Il y a Trop de Gens Qui t’Aiment*
ya da
Son Sahne Oynanmadan

Seni yollarca, şehirlerce, insanlarca uzağından sevdim. Seni kelimelerince, yüreğimce yakınımdan sevdim. Seni, dünya üzerinde sanki ilk kez benim için yazdığın o şiirlerce sevdim. Seni hafif esrik buğulu sesince, mavi bakan masum ve derin gözlerince sevdim. Seni umutsuz, beklentisiz, hayallerce sevdim, hep uzağından. Seni kendimden bile saklarcasına sevdim bunca zaman…

“Beklersen gelmez”, dedi falcı kadın.
Beklemekten vazgeçtiğimde geldi(n).
“Sonuç?”, diye sorar gibisin(iz), biliyorum. Sonuç?
“Arabın derdi,” diyorum, "kırmızı pabuç"!

Sana, ölüm öncesi sarılmaya… hayattan üç-beş nefes çalabilmek için akrebi yelkovanla bağlamaya gelmiştim sıkı sıkı; üşüyen bedenime sarılman için değil, ayaza dönük yüreğimi azat etmen için gelmiştim iç cehennemime. Sen kedileri beslemek için balıklar biriktirirken peçete aralarına, üşümüş parmaklarımın arasında kalın bir kalem, bir şiir kitabının arkasına karaladım içime peydahlanan hemen her şeyi. Okumayacağını söylediğin için yazıyorum, sevmeyeceğini bildiğim için gidiyor olduğum gibi. Eğer bir ‘son an’sa boğaza karşı, çiçekli bir kapı ağzından varlığını almadan kaçan, bir balık sürrealizminin eşiğinde yavaş yavaş yok olan… Bu, seni sana söyleyemeyecek kadar çok sevdiğimdendi(r). İyi ki anlamadın! Senin bir suçun yok(tu) zoraki susuşlarımda, ‘yılların yorgunluğu’ ya da ‘mecburi istikamet’ diyelim adına. “Aksi ispat edilene kadar vazgeçişimsin!”, yazdım başucu kâğıtlarıma; her ihtimale karşı kurşunkalem vardı parmaklarımın arasında!

Kulaklarıma Fransızca bağırıyordu şarkısını, vedanın serzeniş dolu suskun çığlığı; “İstamboul”, diyordu adını öğrenemediğim(iz) bir boğuk ses, sen dokuz telefon sesine uyanamazken… Sisli bir sabaha uyandı İstanbul, ben nemli gözlerle… Bu sabah aynaya bakmadım, baksam seni orada bulmaktan korktum; seni ait olduğun çizginin gerisinde bırakamamış olmaktan! Senin gözlerine dolacağım bir zaman dilimi yok, söylemesen de ben anladım; bu yüzden ikimizden de vazgeçiyorum. Tüm sebeplerden, bahanelerden ve ‘belki’lerden… “Keşke”lerim yok. Korkmaktan vazgeçiyorum seni kaybetmekten.

O kadar çok gecikmişim ki… erken kalmaktan korktum, korkuyorum! Ellerimi istediğim gibi tutmandan bile korkuyorum avuçlarımdan bir kuşun su içmesini beklerken…

Ne kendine, ne bana.. kızma! Sana kırgın ya da kızgın olduğum için değil, kendimle uzlaşamadığım için gidiyorum. Her şeye rağmen, sana rağmen.. gidiyorum. Yıllar sonra, bulmak istediğim gibi bir sahnede başrolde olduğun için.. tüm oyunu bozduğun için. Son sahne oynanmadan…

* Seni seven çok insan var – Hélène Ségara’nın bir şarkısının ismi.


Je te regarde parler avec les gens
Tu me sembles si léger même transparent
J'regarde passer les jours, la vie en me disant
Je n'cherche pas l'amour, je m'y attends
J'te regarde t'amuser et je fais semblant
Mais je n'peux pas t'empêcher d'être un enfant
Toi tu fais de grands gestes, tu as l'air si content
Tu vois des fois j'déteste ce que je ressens
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Tous les mots d'amour
Que je sème tu ne les entends pas
J'me sens si loin de toi à des moments
Je n'voudrais pas qu'tu crois que je t'attends
J'me force à espérer, mais je me mens
Alors je te regarde t'éloigner tout doucement
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Et moi évidemment,
Je t'aime à mes dépends
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
D'cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
Que je mène chaque jour ce drôle de combat
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
que je mène chaque jour ce drôle de combat.
 Söz: Christian Vié Beste:Thierry Geoffroy.

ÖzgeCân'006
Pazar, Ağustos 28, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları IX - Ada*'ya Doğru

Potkal Yazıları 

-IX-

Ada*'ya Doğru

-I-
Geçmişin Tecrit Odasından Kurtuluş
Kamera Arkası

Nicedir farkındaydım, son nefesini veriyordu U/mut, soğuyordu ayrılıklardan çaldığımız artı’k zaman… Soluyordu mevsim, yılların yorgunluğundan… Son demine savaşıyordu cân, ikimizden doğan, habersiz sonsuzkunluğa yol aldığından! Çaresizliği yadsımayan o küstah imkânsızlığa inat, heba edilmiş duygulardan, mucizelerden ve zamandan medet umarak, direniyordum yok oluş/un/a…

Eceli gelen aşk… susar. Ve, gittiği yerden dön/ül/mez geriye!

Önce düşlerin dili tutuldu, sonra tenhalaştı ve derin bir sessizlikle karardı yürek koridorları. Sabrın tehlike çanları, aleni, çalmaya başladı. Alış/tır/mıştım her isyan öncesi başlayan bu her tatlı düşe kan/ay/an suskunluğa. Bir gün, sonunda isyana gerek kalmayacak ve o sessizlik hiç sonlanmayacaktı; biliyordum. Beklediğimden erkendi sadece, yoksa hiç şaşırmadım! O gece, koca bir hıçkırık olup çıktı ayrılık boğazımdan. Her şeye rağmen devam eden zaman, sensiz bir hayata başlamıştı sen derin, ben rutin uykularımızdan uyan/a/madan.

Bazı gecelerin sabahı olmaz. Kendi karanlığında kalır maz-i-nsan. Aldanma, yalnızca gökyüzüdür aydınlanan!

Ölüye saygı adına, son kez anımsıyorum seni bu gece… C’ansız bir sevinin başucunda sabahlayacağım bu gece, ve yarın sabah kıvırcık kızıl saçlarını omuzlarına sarkıtmış, kırıta sırıta doğacak Güneş; perdelerim kapalı olsa bile! Ve ben, içimdeki tüm kirli kanı gözlerimden akıtmış olarak, tertemiz bakışlarla okumaya başlayacağım her satırın sonunda devamını yazmaya kurulu yeni bir hikâyeye…

Çünkü artık ne tutulacak bir söz, ne bir umut… direnç kalmadı.
Bitti (c)esaret!

-II-
Mevsimini Arayan Düş
(Heye)Canlı Yayın

( Bastille Palace’da bekliyorum / Aşka bilenmiş kör bıçağı / Sana kavuşmak umuduyla / Sen umuduyla… yazmıştın yeşil bir kalemle, sarı bir kâğıda. Ve o zaman fark ettik ikimizin de büyük A’ları aynıydı ‘Aşk’ yazarken.)

İlk ayrılığımızdı, ilk ve en zamansız. Sonrasında ne çok umut girdi aramıza ve ne çok yabanıl soluklanma… Dışarıda kar vardı. O yılın ilk karı, yılın son takvim yaprakları… Bir kar düellosunun sonrasıydı. Sırtı birbirine dönük, üçten geriye heyecanla saydıktan sonra fırlatılan kartoplarıyla birbirini vuramayan kahkahalar… -‘Kazanan kadını alır’dı-. Bir kar korkuluğu yaratmıştınız benden, hunharca devirip o sokak lambasının hemen altında; yarım ekmek döner ve üç ayranın üzerine, tatlı niyetine yedirdiğinizi söylemiştiniz karları… Gürültülü neşemizi yer yer sessiz bir hüzün devralıyordu ama hemen başımızdan savıyorduk. Son âna kadar, hepimiz farkındaydık ama tadını çıkarıyorduk. Gece yarısına yaklaşıyordu zaman. Merdiven boşluğuna bakan masada, ikimiz, iğreti oturuyorduk. Kapının yanında duran bavulları bir telâş almıştı; garson, hesap kutusunu… O ana borçlu kalmak, geri dönmeye mecbur olmak adına o gece belki de hesabı ödememeliydik… Ne z’amansız bir gidişti o, ne hesapsız… Oysa ‘re’ telinden mırıldanırken biz içre şiirleri… belki de-keşke kar kapasaydı yolları, ben gidemesem… Ortası camdı masanın, şimdi öyle değil sanırım. Her şeyi değiştirdiler, Lamba 3’ün yerini bile! Her şey değişti. Biz de (mi) aynı kalamadık o günlerden hayata farklı bir fotoğraftan yansıyan… Hoş geldin!

Bil ki: Bensiz mutlu olmayı beceremediğin için kırgın ve kızgındım sana; sensiz bıraktığın için değil!

Seni sevdiğim için değil, seni sevdiğim gibi sevmeye cesursan beni… Hadi! Tabiri de tatbiki de caiz artık infazı uzatmalı ayrılıkların. Her yarın kendini bir diğer yarımla tamamlar. İşte bu yüzden, gitme!
Bu kez bırak
koparsın
yürek
ipini
benden değil
/benden değil/
bizden
gitme!

Dönüşüm bir tren istasyonuna olsun istiyordun belki, bir sabah ayazına… Gelişim bir vapur çığlığı şimdi, bak, yüzerek vuruyorum kıyılarına… Sen, İstanbul’un hangi ucundan tutuyorsun kimbilir… Ben, ne zaman dokunmaya çalışsam bir yerinden, yapışıp kalıyor Boğaz’(ım)da bir eski hüzün… Göğünde martıların kanat çırpmadığı o şehrin… ben, bizim deniz/imiz/i özledim.
Deniz ki..
Ölürsem bir tek onadır;
dönersem..
Yalnız sana…

Tamamlanacak o şehir de, geri dönebilirsek
//geri döndüğümüzde//
birbirimize…

Yürüyorum Ada’ya doğru, ardıma hiç bakmadan. Uçan balonlardan bile vazgeçebilirim ya da pamuk helvadan. Üstelik sarı lâleler falan da istemiyorum Çiçek Pazarı’ndan… Sadece, adam gibi “Seni Seviyorum”, demek istedim; sen sormadan, beklenmedik ve bu kez telefonu kapamadan…

* Yerini hatırlıyorum ama adı çok zordu. Sahi, neydi o adanın ismi? Bu arada, adanın dışişleri bakanlğından hâlâ cevap gelmedi :)
ÖzgeCân'006
Çarşamba, Haziran 08, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VIII - Ben Söyler(d)im Kendime

Potkal Yazıları

-VIII-

Ben Söyler(d)im Kendime

Mevsimlerden soğuk. Tenha bir saati gecenin... Gün damlamakta ay ışığından, yürek içeri. ‘Eski’ diyebileceğimiz bir yılın son günleri. İnsan, içindekiler kabarmaya görsün, bir bavulun üzerinde de yazabiliyor demek. Bavul… bu, bu yılbaşı da birbirimizsiziz demek!

Artık zamanıdır, gidiyorum. Bir süre yine yazacağım sana belki, her zamanki gibi. Yaşadığım yeri anlatacağım uzun uzun, kendimi biraz da. Bazı geceler, kafam fazla güzelleşmişken - yorgunluktan, yaşamdan ya da aşktan-, asla yanıt alamayacağımı bile bile mesajlar atacağım sana… neme doymuş kesif söz dizimleri… Çoğu telefonuma belki yine, elinde olmayan kimbilir hangi sebepten dolayı cevap ver(e)meyeceksin. Elbette arayacaksın sonra, biliyorum, ama, duygular durulmuş olacak, kelimelerin sureti eskimiş… Ne elektronik, ne kanlı canlı bir postacı beklemeyeceğim ama bu kez, eskidi çocuksu heyecanlarım. Kızmayacağım da sana, sevmeyi beceremediğini söylediğin (için) kendim adıma!

Sonra… alışacağım ben. ‘O her şeye iyi gelen’ zaman, köreltecek özlemin keskin ucunu. Adına ‘hayat’ denen o bataklık beni de emecek içine. Diz boyu karların içinde seni düşünerek yürürken, elimdeki kahvenin ısrarlı dumanına bakıp gülümseyeceğim. İçimi ısıtacaksın. Aradığında elbet deliye döneceğim sesinin tılsımından. Aramadığındaysa sitem edemeyecek kadar unutmuş olacağım takvim hesabını. Yazık, ne yaparsak yapalım, affetmiyor akrep yelkovanını!

            İnsan.. kaçtığını mı seçiyor yoksa? Sabıkalı ilişkiler gibi mevsimsiz bir hüzün… Buradan her ayrılışımda iki kişi yola çıktığımı ve nedense yola hep yalnız devam ettiğimi ayrımsa. Bir tek, sen varsın diye bu şehre dönmelerim.

            Gidiyorum balığım, aynanda gözlerimi, sana balık kalbimi bırakarak… Ne senden, ne kendimden.. sadece bu kentten gidiyorum; zamansızlığın, hüznün, kalabalık yalnızların ve küçük hesapların başkentinden.
           
            Beni çok sevdiğini biliyorum; her dile getirişinde yürekten duyuyorum… ama, olsun. Bana, beni sevdiğini söyleme… Sadece sev beni.. sen sev, ben söylerim kendime!

ÖzgeCân’005’in son günleri…


Pazar, Mayıs 15, 2011 | By: ÖcG

Dile Kolay...

"Ayın 10unu hiç unutmayacağız. Sana adayacağım kendimi tam bir günn kocaman bir gün ve kimse anlamayacak bu günü senden ve benden başka." (SMS)
Bir on Mayıs ve bir de deli gibi yağmuru olan yarım 11 Mayıs...
Bir tek bu bilet kalmış, atmadığım... bir de yazılar... notlar... yazılar... anılar... notlar... yazılar...


Daha önce tatmadığım ve tanımadığım halde sanki zamanlardır aradığım bir duygu bu... TANIDIK...



Anlatılması, yaşaması kadar karmaşık, ifadesi güç...

TANIMSIZ ve İLGİNÇ...



Hani hemen her gün gittiğin bir caféde gözüne ilk defa çarpan etkileyici bir tablo gibi, ya da yıllardır görmediğin eski bir dosta yolda yürürken çarpıp özür diler gibi...

ÇOK AZ TANIDIK ama fazlasıyla ŞAŞIRTICI...



Tam “yaz geliyor” derken, sabah arabanın üstünde incecik bir kırç tabakası bulmak gibi.... BEKLENMEDİK ve biraz da GICIK...



Derecesi yüksek alkol gibi...

GENİZ YAKAN ama ETKİLEYİCİ...



Yaz yağmuru altında şemsiyesiz yürümek kadar...

EĞLENCELİ ama densiz şakalar gibi CAN SIKICI...



Kimsesiz bir kumsalda ay ışığını takip ederek yürümek kadar...

MUTLU  ve HUZURLU...

ama en önemli sınavın sonucunu beklemek kadar...

RAHATSIZ EDİCİ...



Bekleyişleri heyecan dolu, kırgınlıkları ya da mutlulukları anlık, alınganlık diz boyu...



Sınırlı bir zaman, ya fazlasıyla yavaş, sonrası ses kadar hızlı...

Ya çok neşeli, çok açık; ya da inadına sessizlik, bir çok ünlem, bir kamyon soru işareti...



ÖZET: Gökkuşağı kadar renkli, heyecan verici, etkileyici... Ama en az onun kadar düş, en az onun kadar ulaşılmaz...



-          Dostluk mu? / - Benziyor.

-          Sevgi mi?     /  - Belki de.

-          Aşk mı?       /  - O kadar ucuz değil..



SONUÇ: Yıllardır beklediğin, seni o hep hayalini kurduğun yere götürecek trenin gelişini görmek ama yanlış peronda beklediğin için onun ardından baka kalmak...



Ö.G. Mayıs’001




Bir şişe Ankara Gazozu’ na, bir saatlik Tunalı Hilmi turuna, bir kadeh Çubuk Şarabı’ na, bir kutu Çiftlik Dondurması’ na, bir gecelik Kale Faslı’ na.... Samsun sigarasına, ağaç dallarında tüttürülen ilk cigaraya, ilk düşlere, penecere kenarında yuvalayan martılara, kocaman kelimesinin KOMACAN yazılışına, Orhan Veli'nin satırlarına, ve belki de en çok o Göktaşı'na... selâm niyetine... bu bilet ilk defa canlı yayında :)))))
Çarşamba, Mayıs 11, 2011 | By: ÖcG

O yağmur...

11.Mayıs'001 tıpkı şu anda bastıran gibi 'deli' bir yağmur yağıyordu...
Yalnızca Ankara'ya mı?

Hayır...

Bu akşam, işten kafamı kaldırabilip eve gidebilirsem eğer...
Şimdiye kadar hiçbir yazıma  konu olmamış o günü anlatmak için uğraşacağım...


Pazartesi, Mart 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları V - En Çok Sen Yakıştın Yalnızlığıma

Potkal Yazıları 

-V-

En Çok Sen Yakıştın Yalnızlığıma

“ay farzındayım
tırnaklarımın arasına dünya birikti
kimseye koyduğum ad da yok
ve bu gece
ilçeyken il oluveriyor yalnızlığım”
küçük İskender

Uzun zamandır yalnızlıktan tasarruf etmeye çalışıyorum geceleri. Bu gece erken girdim diye eve belki, biraz daha erken indi gibi karanlık... Uyku zorlarken gözkapaklarımı, inat ettim ilk kez uykuya... Çıkıp biraz dolaşmak için, üşendiğimden ve hava soğuk olduğundan, biraz geç.. ama uyumak için de bir hayli erken; üstelik sen bu kadar aklıma düşmüşken ve özlemin çat kapı girivermişken yürek sancılarımın arasına... Biliyor musun, bu gece en çok sen yakıştın yalnızlığıma... Tıpkı senin cümlelerindeki gibi; sana dair sayfalara dokunmak beni de yüzleştirdi sensizlikle ve her dâim geride bıraktıklarımla.

Ne kadar uzun zaman oldu, sen de fark ettin mi; elektronik posta kutuna değil de apartmanınızın girişindeki, hani o kredi kartı ekstrelerinden, faturalardan ve köşeye açılan yeni pizzacının fiyat yazılı renkli reklâm broşürlerinden başka pek bir şey gelmeyen,  ahşap, hani olmadı metal posta kutusuna benden de birkaç satır ulaşmayalı... Ben fark ettim ve bu biraz burdu içimi, henüz yenilmedim çünkü ben ne zamana, -el yazımı çok beğenmesen de- ne de klavye yazılarına... Mekanik yürekler familyasından değilim hâlâ...

Sana senin kelimelerinle yazmak istedim, aynı harflerden oluşan kelimelere yüklediğimiz anlamların birbirlerinden ne kadar uzak olacağını fark edip gülümseyerek... Yine de, inanıyorum ki, senin kelimelerinle, sana pek de fazla uzak düşmeden yazabilecek kadar içindeyim yüreğinin...

Seni düşündüm... Her yönünle.. Sabah evden çıkıp, geceleri harflere sığınışını, yemekte ne yediğini mesela, elmalı çay içip içmediğini düşleyerek... Akşamın ilk saatlerinden beri yağan kara yüklediğin ve yükleyebileceğin anlamları nasıl da tahmin ederek... Sonra, bir tuhaf düştün aklıma, “O olmadığı müddetçe mutsuzluk daha anlamlı”, satırlarını okuyunca... Belki de kendimizi oyalamamızdan ibaret, bu inandığımız. Anlamlarımız kendine mutluluk bulamadığından, mutsuzluklara anlam çıkarma çabamız belki de, yanılıyor muyum?

Bilmem, kırık kanatlarını yeniden maviliklerle buluşturacak biri çıkacak mı karşına, yoksa sen ardında hep gece bırakanları mı özleyeceksin içinden boğularak ve içinden boğarak o sessiz çığlıkları; sonrasında içinden kanayarak... Severken gidenlere mi tutunacak yine yüreğinin sırça elleri, dudaklarında çatlaklar, yüreklerinde buzul yalnızlıkları olsa da... Öğrenebilecek misin sen de severken gitmeyi, ya da açıklayabilecek misin kendine, severken niye ve nasıl gidilebildiğini... Gidecekler ve kalan, sadece onlardan arta kalan mı olacak? Gece yarıları camın aksinden yalnızlığınla yüzleşmek acıtmaya devam edecek mi canını? Birileri çıkıp da karşına toplayacak mı yoksa canındaki cam kırıklarını?  Daha ne kadar isyan edeceksin gökyüzünün maviliğine; oysa mavi denizler de, benim en sevdiğim renk de... İki küçük toka.. iki küçük yaprak belki.. iki küçük nokta da olsa (üç değil..).. daha ne kadar midende o bildik burulmayı yaratacak kendilerini sana bir şekilde hatırlattıklarında... Onlar, harflerinde bulacaklar mı ‘Ölü Şair’in yüreğini, ya da ‘Kaptan Naricelli’nin bir martıyı bile ağlatan yanılgısını?

Ne zaman bitecek dostum bu uyuyunca bile doyurulmayan uykusuzluk; bir şeyler yudumladıkça artan kavurucu susuzluk; ne zaman yerleşecek sesine animato bir bahar rüzgârı? Bekliyorum, kör bir inançla... Mutluluğunla mutlu olacakmışım gibi geliyor. Nedense.. Ayrı hayatlardan benzer yaşantıları, farklı söz dizimlerinden aynı anlamları paylaştığımızdan belki; mutluluğun senden sonraki ilk adresi ben olacağım sanki. Her şeye bu kadar boş vermişken böylesi bir umuda yaslanabilmek güzel, en azından bir parça olsun dinlendiriyor direncimi.

Düşlerime umutlanmayı özledim balığım; uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. Seni özledim Mare... farklı kelimelerle aynı şeyleri konuşmayı, aynı kelimelerde farklı anlamları tartışmayı.. susarken her şeyi anlatmış olmayı, daha bakışları söze dökmeden ne düşündüğümüzü anlamayı... ‘Özgecan55!’ deyişindeki melankolik ironiyi belki de! Belki de sadece yan yana olmayı özledim seninle. Trio yaşanmış bir karlı Ankara gecesini düet olarak yeniden yaşamak ve yaşatmak için belki.. Ve işte,  bu gece sana misafirim bir klavyeden birkaç sayfa Bodrum kokulu kâğıda ve o kâğıtlardan bakışlarının değdiği yere... Ki bilirim, yalnızca balıkların yürekleridir gözleri; bilirsin işte, kapanmışlarsa durmuştur yürekleri de..

“Gökyüzüne ambargo koyan karanlığa, öfke dolu, şişman bulutlara... önüne herhangi bir şey çıkmasına tahammül edemeyecek kadar gözü dönmüş rüzgâra... denizine başkaldıran isyankâr dalgalara inat... Sığ bir denizin mavisiydi, o uzaklardan gelen, gelirken yüreğini de beraberinde getiren sesin... Dibi kum olan sığ suların mavisi... gibi huzurlu; gibi kıpır kıpır, gibi kendiliğinden.. kadar tarifsiz... ‘İyi ki varsın’ ın hem mutluluktan hem özlemden burun sızlatan kokusuydu yüreğime dolan....” yazmıştım, Fransız kelimelerden hemen sonra. Sanırım şimdi de aynı şeyleri duyumsar olduğumdan, böylesi bir mektup yayıldı kalemden kâğıda. Komik gelecek belki ama, bir şair gibi düşünüp bir roman gibi yazmak istedim içime çöreklenen her şeyi... Başarabildim mi peki; bilmem, sadece yazabilmiş olmak bile yetiyor inan bana, bir de sana ulaşabileceğimi biliyorum....

Sen Bastille Palace’da bekleyedur, aşka bilenmiş bıçağını hazır tutarak, içinde o umutla.. Ben E tipi bir cennette kendimle daha sıkı kucaklaşıyorum yiten ümitlerimin inadına! Yeni yeni çok daha iyi kavrıyorum ki, her an felaketim olacak mucizelerle karşılaşma ihtimaliyle dolu hayatım ve ben artık felaketlerin mucizeye dönüşme ihtimaline inanmak için kendimi kandırmaktan -gerçekten- yoruldum... Yazıyorum, okuyorum, çalışıyor, geziyor, yiyor, içiyor, uyuyorum. Özeti gibi oluyor belki ama, yaşıyorum balığım, yaşıyorum... Tüm samimiyetimle söylüyorum, daha ötesini beklemek açgözlülük oluyor biraz, içtenlikle kabul ediyorum!

Gittikçe artan bir özlem, zaman geçtikçe yuvasına daha da oturan bir sevgi ve zaafla.. sımsıkı sarılıyor sana, kocaman öpüyorum...

“ecel olur gelirim sana artık adressiz bir zarf gibi
zarfı yalayıp kapatırken dudaklarımı kâğıtla keser gibi
çünkü ben orda cellâdım, biraz katil
seri haldeyim sana, paralel haldeyim
bütün suçlar üstüme yıkıldı, hataların altında kaldım
hayatım hayatına düşüp patlamayan
hayali bir bomba gibi!”
küçük İskender

ÖzgeCân’004

Potkal Yazıları IV - Pacta Sund Servanda

Potkal Yazıları

-IV-

Pacta Sund Servanda

Pencerenin önünde okumaya çalışıyorum yazdıklarını, kazımaya anlam anlam dağarcığıma…

Pacta Sund Servanda diye başlamışsın ve devam etmişsin benim şarkımla…

Yüzünü Dökme Küçük Kız
 “Paylaştığımız gökyüzü, bizi birbirimize bağlayan... Uzak diye bir şey yok, olmayacak, unutma!” (Bu da benim en büyük yalanımmış, üzgünüm! 29.01’011) Özge Gündoğdu

Şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, bütün insanlığıyla geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.
Hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.

Tek mevsimdi hayat... soğuk bir gece yarısı, ürperen bedeni en huzurlu uykusuna dalıyordu. Üşüdüğünden habersizdi adam. Üşümek hiç bu kadar yalnız, hiç bu kadar dayanılmaz olmamıştı...
Öykü böyle başlamıştı...

Ben hep gitmek istedim, kaçıp gitmek bir kedi gibi sessiz, habersiz, nereye olduğunu bile bildirmeksizin, küçük olsun bir iz bırakmaksızın. Sen haklıydın, diğerleri gibi... Her zehirlenişimde ve büyüdüğümü hatırlatan bütün işgal mevsimlerinde yok oldum her seferinde. Balıklar için ağlamayı anlamsız kılan gerçekti belki de bütün sürgünlerimin nedeni...

Diğerleri gibi haklı oluşun söndürür içimde titreyen mumu, sen bunu bilemedin. Çünkü sen ve diğerleri vardı her gidişimde ve ben her gittiğim yerde bir tek sana razıydım.
“Önemli olan uzaklaşmak, kaybolmak, kaçmak hatta...
Gitmek özgürlüğü seçmek, bir şehri tam kalbinden, tam beyninden vurup gitmek...
Ama gün batımlarının hüznü, nereye gidersen git aynı çökecek yüreğine...
Gidenler değil, kalanlar terk edecek.”
Kalanlar da gitmeyi terk edildikçe öğrenecek küçük kız. Ve bil ki ardımda bıraktığım her suskun gece sandığından çok daha sancılı değdi yüreğime ve bakışlarıma.

Üşüyünce, sevgiye ve susayınca şefkate ya da sessiz sakin ve inadına hiçbir şey olmamış gibi dönmedim hiçbir zaman sana. Ben sana beş yaş düşlerimin her can verişinde, yüzgeçlerimde katran her kıyıya vuruşumda döndüm, her ölüşümde, her sürgün öncesinde. İçimde titreyen mumu bir kez olsun yaşatman için değil. Beni sessiz anlaman için... Ben bir tek sana döndüm her gidişin sonunda. Her dönüşümde bir sonraki gidişin erken acısını yaşadım seninle. Ben gitmeyi hiçbir zaman beceremedim, seni sevmeyi beceremediğim gibi...

Öznelerden geçeli çok oldu biliyorsun, oysa sessiz sevişlerimde bile sen hep vardın. Kar bir tek senin için yağdı Ankara’ya ve Ağustosun sıcağı senin için yaşandı bir tek.. garip, bilemedin. Hüznün mekânı olan café’de, defalarca başa sarılan o sessizliklerimizde hep anlamıştık oysa birbirimizi ve sevmiştik tükenen gözyaşlarımızı şefkatle...

Ve ben balığım bu şehirde öğrendim yalnız üşümeyi ve sevilmenin aksine sevmenin değerini. Her sürgün dönüşünde bu şehri yeniden özlemeyi...

Göğünde martılar hep kanat çırptı bu şehrin ve denizin kokusu hep karıştı soluğuma aksine.. Dediğin gibi balıksız deniz yoktur, balık varsa emin ol deniz de vardır! İşte bu yüzden beni özlediğin kadar özlersin bu şehri de ve beni sevdiğin kadar içten...

Hep karşı kıyıda yaşadım içimde yaşattıklarımı, yüreğimin kırsallarında ama karşı kıyıda. Nedenleri bırakalı çok oldu, sitemleri, isyanları.. Tek acı içinde taşıdığın. Başkasının acısına bir başkası olursun ya da bir başkasının düşüne. Biz sadece anlamayı başardık, oysa “anlamak çözmeye yetmez” ve haklısın yetmedi de balığım.

Bir gün gitmeyi, bir fırsatını bulur bulmaz ardıma bile bakmadan kaçmayı bekliyorum. Namluda kurşun gibi... Umarsızca saplanıp adına yaşam koyulan bedene ve bütün bir geçmişi tek hamlede buruşturup atıvermeyi turuncu belediye çöplüğüne...

“Gitmek düş demek, hiçbir yere gidilmese bile düşlere gidilecek”

Yüzünü dökme küçük kız, paylaştığımız gökyüzü bizi birbirimize bağlayan ve saçlarına dokunan benim, incitmeden kırmızı tokalarını.

Güvercinler uçar martıların yerine
Ne erkekler ağlamaktan
Ne kadınlar ayrılıktan korkar
İçindeki mum bir söner bir yanar
Kime dair çizgiler göz kapaklarında!
Güvercinler martı, balıklar kedi olur
Ne onlar duyar ne de ruhun
Umutlar da unutulur kuytularda
aynadaki hüzün sırasıyla sancılar
korkak alıştırdığın düşler vurur kapını
hayat bir kere yetim bırakır adamı
bir kez kanar kapanmayan yaralar
düşler düş olur aynalar sancın

GhD

Potkal Yazıları
–IV-

“Koskoca bir okyanusun ortasında, tam olarak nerede olduklarını bilmezler balıklar; ama yine de kaybolmazlar... Ne nerede olduğumu biliyorum dostum, ne de kayboldum. Geçtiğim yerlerde bıraktığım o kuyruk izi yeni bir dalgayla siliniyor gibi. Nereye gittiğime dair en ufak bir fikrim yok. Bildiğim; daldım okyanusa, saldım akıntıya... Akıntıya karşı koymak değil ki işim: Balıklar kürek kullanmazlar!” ÖzgeCân

Ne kar, ne kor güneş.. turuncu çöp tenekelerinin de dediği gibi.. Ankara hazan, Ankara hüzün kenti... Bak ne çok ayrıntı değişti benden sonra, ben giderken yeşildi, şimdi hazana kesen o çöp tenekeleri. Bir kez daha düşün şimdi: Giden miydi terk eden, kalan mı gideni ‘nasılsa giden tek eder’ yanılgısıyla daha önce terk etti? Benim için durum biraz farklı galiba... Ben giderken bile kalan tarafı oynadım hep; bırakılırken de gidenin yerine koydum kendimi. Acıları hafifletmek için değil, nefretin dozunu azaltmak için belki. Kimsenin hesabı tutmadı bende ve öğrenilmiş bütün kuramlar hurafe oldu. Bu yüzden kimse neden gittiğini ya da kendisinden neden gidildiğini bilemeden yaşadı vazgeçmeyi... Sen bile! Baksana, ‘diğerleri’ öznesinde herhangi bir imgeyim ben de! Hâlâ mı anlamadın balığım; gerçekten sevmiş ve ‘her şeye rağmen hâlâ’ seven insanlar, birbirlerini, isteseler de, asla terk edemezler. Nefret ya da sevgi, duygular yoğun oldukça, aslında fark eder mi? Dönüşlerin olduysa gidebildin demektir, ben daha deneyemedim bile senden gidebilmeyi!!!

Balıklar için ağlamayı anlamsız kılan o gerçek, balıklara ağlamayı unutturur diye korkuyorum. Kim garanti verebilir nebula yüreklerin bir gecede kurutamayacağını tüm denizleri?! Haklısın, balıksız deniz yoktur. Peki hiç düşündün mü denizsiz balıkların yosun bağlamaz çaresizliğini!!?

Beni sevmeyi beceremediğinin doğru olmadığı gibi gitmeyi beceremediğin de yalan! “Gitmek” bırakmaktır birini kendine, yerinden hiç kıpırdamadan bile! Beş yaş düşlerini yitirdiğini söylerken ne kadar yanıldığını diğer düşlemelerin anlatmıyor mu sanıyorsun! Boş versene; o şehrin göğünde martılar hiç kanat çırpmadı, hiçbir zaman bir deniz sesi olmadı kulaklarımızı yalayan, yalan mı? Yalan tabi, düşler yaşamanın ta kendisiydi ve biz bastıra bastıra yaşadık. Hayat biraz da ‘en çok kendimizi kandırmak’ tan ibaret değil mi?! Öznelerden de vazgeçemezsin balığım, yüklemleri kim sırtlanacak onlar olmasa! Ne Ankara’nın ayazı, ne Ağustos sıcağı.. bilmez olur muyum nelere gebeydi o hazin hüzün sabahları! Kırgınlığım, doğumlarda hep yalnızdık ve küvezlerde büyürken yalnız doğurduğumuz acılarımız, hâlâ paylaşmakta zorlanıyoruz. Karşı kıyıların ışıkları hep daha çekici, daha duygudaş görünür, deniz çocuğuyum, bilirim. Ama yine de kimse tek bir kulaç atıp tek bir kürek sallamaz, ona yanarım. Sorarım sana, sen de mi balığım? Kalmadı mı yüzgeçlerinde karşı kıyılara geçme hayali, yok mu solungaçlarını hayata açan o farklı rüzgarın nefesi? İlginç olan ne biliyor musun? Bakışlarımızın değdiği yer aynıyken gözlerimizin birbirine farklı yansıması. Nedenleri bırakabilmiş olsan, isyanları ve sitemleri.. bu satırlar yayılır mıydı buruk mürekkep kokusunu her bir noktasında taşıyan? ‘Anlamak çözmeye yeterdi’, diye karşı koymak bile fazla! Aynı şeyi anlamayı başarabilsek, çözümlere ihtiyacımız olmayacaktı...

Düşlere gitmeyeceğim, gidemeyeceğim biliyorum; her şey bir plana denk düşer de, kurgulanamaz hayaller! Hep düşler geldi bana, ben tek adım atmasam da onlara ve anlamadığımı düşünsen de biliyorum kırmızı tokalarımsız saç tutamlarımı şefkatle okşayan parmaklardaki sevgi dağarcığını. İşte bu yüzden duyumsuyorum o tokaların çocukluk kokan kırmızısını ve sırf ‘sen’ yüzünden izne çıkamıyor kalemim, ne de nefes alabiliyor özlemim! Bir mum, titriyorsa eğer, son ışınımlarını yaşamıyor mudur zaten! İsteyerek ya da farkında olmaksızın söndürüyorsam içindeki o cansız ışığı, seni karanlıkta bırakmak amacımdan değil, belki de hiç sönmeyecek bir yürek ateşiyle aydınlatmak içindir. Düşünmeyi bile denemedin... Hangi şehir bizim yüzümüzden kan kaybetti düşünsene! Nice yürek imitasyon nakiller yaparken kanı çekilmiş kentlerin iliklerine, senin bir akşam hüznünden intikam alma gücün var mı? Düşünsene balığım, günbatımlarının o “nereye gidersen git, aynı” çöken hüznü de olmasa, nasıl bileceğiz insanlığımızı!

Ne kadınlar ayrılıktan, ne de erkekler ağlamaktan korkmuyor artık, haklısın! Ama ben aynı balık kalbini kaybetmekten korkuyorum, uzaklık iletişimlerin önüne iyiden iyiye geçince. Bu yüzden serzenişler yüklüyorum uzun soluklanmalardan sonra her numaramı çevirişinde;  sesin, batan bir gemiden gelircesine yüreğimi de alabora ettiğinde... İstemez miyim sanıyorsun adresim olsun uyuyamadığın gecelerde bana sarılışın, ya da gülümsemeni yanaklarımdaki o iki derin izde taşıyayım?

Ciğerlerimde koyu gri bir dumanın pusu, dudaklarımda akşamdan kalma anason kokusu, gözlerimde 20’li yaşların yaşam korkusu... Ne yazarak ne sesine dokunarak anlatabilirim sana bana yazdığın bu son mektubu...  Biliyorum, hırçın bir okyanusu bardağa doldurup kana kana içemedik; rüzgârla bir olup saldıramadık yel değirmenlerine daha... Ama satır aralarına nice duyguyu sığdırdık biz, kahve molalarına hayatın bizzat kendisini... Anlamsızca konuştuğumuzu sanırken bile, anlamın ta kendisiydik..

Geceler.. Ne kadar uzun olursa olsun, yağmur ne kadar sürerse sürsün, hasret de bıraksan neşeye.. yanındayım.. bilmediğini söylerken bile... biliyorsun!

Gittikçe artan ama gittikçe daha az acıtan bir özlemle.. balık kalbiyle...


Pacta Sund Servanda         : Söze sadakat, ahde vefa anlamındaki Latince hukuk terimi
:İki tarafın yapmış oldukları anlaşmanın şartlarına uymakla yükümlü olduklarını belirten Latince kelime. ama bazen uzun süreli akitlerin sürdürülmesi, bir taraf için o kadar çekilmez olur ki, pacta sund servanda ilkesinden sıyrılıp, akdin, mahkemenin de onayıyla emprivizyona uğraması söz konusu olabilir.

ÖzgeCân’004

Pazar, Mart 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları III - Balıksız Deniz Yoktur!

Potkal Yazıları

-III-

Balıksız Deniz Yoktur


Gece teslim ederken kendini günün en uykusuzlarından birine, yokluğuna üzülmenin ya da uzaklaşmalarına sinirlenmelerin boşuna olduğunu midemde bir yanmayla ayrımsıyorum. Kedileri neden ve nasıl sevmediğimi sormuştun bir gün, dişe dokunur bir şey söyleyememiştim. Ama şimdi söyleyebilirim. Kediler, bağımsız hayvanlardır. Giderler.. sessiz, habersiz, nereye olduğunu bile bildirmeksizin, küçük olsun bir iz bırakmaksızın yok olurlar uzun bir süre.. ta ki üşüyünceye, karınları acıkıncaya, sevgiye ve şefkâte susayıncaya kadar.. Sonra, en az gittikleri kadar sessiz sâkin ve inadına, hiçbir şey olmamış gibi, dönerler. Döndüklerinde her şeyin; yemek taslarının, kumlarının, kalorifer önündeki yastıklarının, daha da ötesi.. onlara olan sevgi ve sadakatin yerli yerinde olmasını beklerler... Senin ondan ne beklediğinin, ya da onun yokluğunda mırıltıları özleyen sessizliğinin onun için bir önemi yoktur, dönmüştür ya, ötesi anlamsız!

Şöyle etraflıca, gerçekten, bir düşünsene; ne farkın var senin onlardan? Canı çekince apansız giden, keyfi isteyince yeniden teşrif eden o kedilerden diyorum, ne farkın kaldı!

            Sana ihtiyacım vardı anlıyor musun, hiç olmadığı kadar! Belki kollarına alıp avutamazdın beni, gözyaşlarımı sevemezdin şefkâtle.. ama dokunabilirdin yüreğime, kelimelerime... Olmadı balığım, biz bu işi beceremedik! Yıllardır birbirini arayıp sormayan ama zamanlar sonra bir araya geldiklerinde kaldıkları yerden aynen devam eden dostlar, hiçbir şeye yenilmediği düşünülen dostluklar vardır. Bizimki ancak onlardan biri olabilir. O halde, işi zamana, şansa ve kadere bırakalım ve bir gün, aynı çizgi üzerinde karşılaşırsak, kaldığımız yerden başlayalım. Araya hiç zaman, hiç acı, başka insanlar, mutluluklar, hastalıklar, hüzünler girmemiş gibi... Kar hiç yağmamış, ağutosun en sıcağını yaşamamış gibi.... Telefon konuşmalarına sığdırdıklarımızı, senin notalarını, posta kutularında mektupları unutarak.. yoldan geçen bir adama “merhaba”, köşedeki butiğin sahibine “hayırlı işler” der gibi.. kolay, çabasız ve karşılıksız olsun bizimkisi.. sen güneş falan da çizme, kandırmayalım kendimizi!

Sen hâlâ ‘ne yaparsan yap gri’ bir şehirde yaşıyorsun... Sokakları neredeyse cetvelle çizilmiş, caddelerin ablukasındaki köşeli parkları sahte yeşillere boyanmış, göğünde martıların kanat çırpmadığı, deniz kenarı çay bahçeleri olmayan ve hiç olamayacak o şehirde... Belki de sırf bu yüzden, bazen ben de yitip gidiyorum sende, o grilerin yüreğine sinsice sindiği zaman dilimlerinde...

Oysa benim şehrimin göğsünde martılar uyuyor geceleri, iyotlu buruk bir deniz kokusu dolduruyor ciğerlerimi, ne yöne baksam deniz görüyorum ve biliyorum: Balıksız deniz yoktur! Belki de bu yüzden, hayır sadece bu yüzden, özlüyorum seni!

ÖzgeCân’004

Potkal Yazıları II - Cân'ımın Ankara Köşesi

Potkal Yazıları

-II-

Cân’ımın Ankara Köşesi

Vedaları sevmeyen cümleleri tercih ettim her zaman ama niyeyse hep ayrılık yüklemli paragraflar oluşturdu uzun, nemli mektuplarımı... Bir önemi kaldı mı gidişlerin, asla bir işe yaramayan dönüşlerin? Oysa vedalar bile tekrar buluşmak içindi, böyle öğretmişlerdi bize. Bir kez daha anladık ki tecrübe edilemeyen tek şey duygularımız; ne öğrendiysek bilelim, ne yaşadıysak yaşadık.. ama yeniden sevecek, yine yanılacağız!

Hayat garip be canımın Ankara köşesi.. Anaforlarda yitiyor duygularımız, bu vazgeçilmezimiz denizde bile.. Baksana, acıların sessiz-sözsüz kuşları kaldı fırtına sonralarına. Şimdi... Seslerimizi örten tesellisiz hüzünleri, sıkıntılı kaygıları, bizi zehirleyen ve ufkumuzu kesen kuşkuları besliyor yüreklerimiz. Yazık! Sahip çıkacak bir tek acılarımız mı kaldı?

Duyulmadı okyanuslarda bir denizkızının karaya vurmuş ağlayışı. Beyaz köpüklü dalgalar, her şeyi huzura bulayan ve alaca karanlıkta yuvarlanan sahtekâr ayışığı.. Mümkün değildi toplamak, bir denizkızının ağlarken geceye döktüğü denizyıldızlarını... Hissettin mi hiç, sen de, sanki kıyılarda bilmeden yalnızca bizim bastığımız denizkestaneleri acıtıyor adımlarımızı...

Ne zaman tatlanacak balığım bu yaşam, ne zaman rüzgârını bulacak yelkenlerimiz, upuzun bir öpücük gibi dudaklardan? Ben yitirdim yönümü, sen söyle ne zaman? Artık.. Düşlerim belki kış ölüsü, belki hazan.. kırlara bahar yetmese de içimde, yalnızca sobalık odunlar var biriktirdiğim, bir sonraki mevsime kalan... Kırağı düşmüş bir sabahı çağrıştırıyor ne varsa gördüğüm, hep ayaz, hep üşümüş bir yanım; yürek kışa kördüğüm...

Güzeldi’li geçmiş zamanlarımız vardı, bizim de, değil mi? Sahi! Kimbilir o yaşanmışlık nerelerde şimdi!!!

Bir yasemin kokusunda duyumsamak mutluluğu ve çiçeklerin kışın açmadıklarını kabullenebilmek.. Zamanı geldiğinde tüm zorluğuna rağmen, bir gökkuşağı renginde seyredebilmek fırtına yağmurlarını.. bazen de bir annenin şefkatiyle sarılmak acılara.. her ayrılığı bir kavuşmaya döndürebilmek en zor anlarda... ayrılıklarda veda edebilmek, dönüşler olmasa da.. mutluluğun resmini çizebilmek, başka kimse anlamasa da.. Zor!

Bir balıkçı gibi ‘ne çıkarsa bahtıma’ya doğru ağ atmak ve bir denizyıldızının yorgunluğunda kıyıya vurduğunda, kendini yeniden maviliklere teslim etmek, hiç değilse umut edebilmek, hayatın ta kendisi sanki. Bir martı edasıyla, yaşananların üstünden pervasızca geçebilmek hayatın özü belki. Belki de geçmişi ve geleceği masal tadında yaşayabilmektir aslolan, gerçek tadının kekremsi olduğunu unutmayarak.

Biliyor musun? Şöyle bir bakıp etrafıma, gamzelerimin içini iyice boşaltarak: “Hayır, denizler mavi değil turuncu!” diye haykırsam, hayrete düşmeyip, dudaklarında ufak bir gülümseme belirecek nadir insanlardan olduğun için.. Hadi! Hüzünleri yükle gemilere, yükle, açılsın meçhul denizlere... En yakın liman en bilinmez yerde olsun; endişelenme, kalemi ver yüreğine, o çizsin, orda kalsın. Çiz bizi de; ama öyle bir çiz ki, ne çıkar yalansa, biz Güneş’ten büyük olalım, öyle çiz, öyle olsun...

Yokluğun... Kelimelere dökülebildikçe, varlığını ifade edebildikçe kendime.. yıpratmıyor nicedir. Yine de parmak uçlarımız dona dona, balığın kılçıklarını birlikte ayıklayabilirdik, rakı kadehinde parmaklarımızın izi rahmetli bir balığın pulları... Yine de paylaşımları beklemek, ‘sıra bize de gelecek!’, demek de güzel...

Olduğun yerde, en azından sadece senin olduğun şehirde bambaşka bir renge bürünen gecelerde, yalnızca aklından değil, yüreğinden de iz bırakarak geçmek dileğiyle... Sabırsız bir özlem ve yoğun bir sevgiyle...  

Dostça kal...

Sizin Özgecan#55
‘003