Küçüktüm... Saçlarımı iki yanından ayırıyor, rengârenk tokalar takıyor, pantolon askılarıyla tutturulmuş bermudalar giyiyordum. Vücudumda taşıdığım tek aksesuar dizlerimdeki ve dirseklerimdeki çürüklerdi. Gamzelerim daha belirgindi o zamanlar. Ya da belki daha sık gülüyordum...
Nereden geliyorduk, hatırlamıyorum, demir bahçe kapısının kenarında duruyordu. Minik bir kedi yavrusundan biraz daha büyük bir kaplumbağa… Önce kaplumbağaya baktım heves dolu bir sevgiyle; sonra babamın gözlerine, istekle; ve “istersen ona evde bakabilirsin”, diyen annemin yüzüne, minnetle… Şimdi, elimde bir toz beziyle onun kabuğunu ve ayaklarını silerken ne kadar önemli bir şey yaptığımı zannettiğimi, gülümseyerek hatırlıyorum.
Başlangıçta mutluydum. Köpekler gibi sevgi dolu ve hareketli değildi, kediler gibi yumuşacık tüyleri ve eğlendiren numaraları yoktu. Hatta neredeyse biblodan farklı bir hali de yoktu. Sesi bile çıkmıyordu ama seviyordum onu ben, varlığı yetiyordu; evdeki dostumdu! Kabuğundan seviyordum yumuşacık dokunuşlarla, hikâyeler anlatıyordum ona. Geceleri iyi uykular diliyordum, eğilip yatağımın altına.
Ama zamanla kırılır olmuştum kaplumbağaya. Çünkü onca sevgime, ilgime rağmen, hâlâ, ne zaman yanına gitsem kafasını içine çekip ağır ağır uzaklaşıyordu benden ve uzun bir süre çıkmıyordu yerinden. Anlatmaya çalıştım, cevap vermesini bekledim; olmadı. Sonra sebeplerini bulmaya çalıştım; neden beni sevmediğini anlamaya. Biraz düşünüp çook ağladıktan sonra, sevgimle, ilgimle, varlığımla onu sıktığıma, ona yetemediğime karar verdim. Onun beni sevmeyeceğine.
Babamın yanına gittim ve kaplumbağayı nereye bırakabileceğimizi sordum. Kaplumbağadan sıkıldığımı sandı önce, oysa ben sahiplendiğim hiçbir şeyden kolay kolay sıkılmazdım. Bana onun kedi ya da köpek gibi bir hayvan olmadığından falan bahsetti. Benim çocuk aklım bunları hesaplamıştı zaten. Babama, ondan sıkılmadığımı ama kaplumbağanın benimle birlikte yaşamaktan mutlu olmadığını düşündüğümü ve hissettiğimi söyledim. Sevgim onu mutsuz ediyorsa, ısrar etmemizin anlamı olmayacağını; bu tür zoraki bir dostluğun beni de mutlu etmeyeceğini söyledim. Babamın bir arkadaşının hiç sevmediğim bir kızı vardı, onlara gittiğimizde neler hissettiğimi ve kaplumbağanın da aynı şeyleri hissetmesini istemediğimi anlattım. Babam, ancak şimdi isimlendirebildiğim -gurur- bir gülümsemeyle sımsıkı sarılıp bana, derin bir nefes aldı. Ve bana:
-“Yaratılan her şeyin bir doğası vardır cimcimem”, dedi, “onun sana diğer canlılardan görmeye alıştığın tepkileri vermemesi seni sevmediği ya da senden sıkıldığı anlamına gelmiyor. Bak, aslına bakarsan hepimize aynı şekilde davranıyor. Bence o mutlu, yoksa kaçıp giderdi. Ve bence o da seni seviyor ama onun yapısında bu sevgiyi gösterebilecek bir yeti yok; ne konuşabiliyor, ne sarılabiliyor, ne gülümseyebiliyor… Bunu anlamanı çok isterdim, seni çok sevse bile, istese de gösteremeyeceğini ve bunun seni üzmemesi gerektiğini…”.
-“O halde, onu bir oyuncak bebek gibi mi görmeliyim? Bebeklerim de benimle konuşmuyorlar, beni sevmiyorlar ama ben onları çok seviyorum ve onlarla birlikte vakit geçirmekten çok mutluyum… Hem bakarsın, belki öğrenebiliyordur bazı şeyleri ve bir gün belki sevgisini gösterebilir, ne dersin?”.
-“Sen gerçekten akıllı bir kızsın”, dedi babam, “sabrı, umudu ve kabullenmeyi bu yaşta bu kadar mantıklı anlayabilmen ne mutlu…”
Doğruydu; uzun yıllar bu kabullenmenin, anlayışın ve sabrın umut dolu gücüyle yaşadım sevmeyi ve sevilmeyi. Sevilirken, kaplumbağa gibi olmaktan kaçındım; severken karşı tarafı zorlamadım, kurcalamadım… bekleyip durdum. Mutlu olmayı da becerdim hep. Beklentisiz, karşılıksız… Ama şimdilerde, ‘doğası gereği kabullenme’ yaşlarımın, yani avunma ve avutma çağlarının bittiğinin üzülerek farkındayım. Hayat bize aynı pembe gözlüklerin arkasından bakmıyor artık. Büyüdük ve küçük heyecanları yitirmekle, samimiyetimizden vazgeçmekle cezalandırıldık. Bebeklerle oynama yaşımı çoktan gerilerde bıraktım. Artık beklentilerim doğrultusunda bir yaşam, sevgiler ve dostlar seçmeye çalışıyorum kendime., doğasını kabullenmek yerine. Her kör satıcının bir kör alıcısı vardır, demezler mi? O halde gören gözleri kapatmak, ufka bakmamak niye? Alınabilecek tek bir mutluluk, paylaşılacak ortak tek bir an bile varsa, elindekine minnet niye?
Sevgisini önce kendine, sonra karşısındakine gösterebilecek; hissettirebilecek, hep hatırlatacak yüreklerden bahsediyorum... Bu bile başlı başına 'mutluluk' demek...
Satır aralarımı hiç okumadın sen ve bakışlarımdaki soluklanmayı hiç duymadın. Görünen hep yeterliydi senin için… Derinliklerde ne saklı olursa olsun, dinlemek istemezdin, ne de inanmak; görmediğin için! Ve görmekten de korkardın belki, bu yüzden kapardın gözlerini…
Zamanın, kelimelerin ya da olguların bu kadar dışından ya da belki tam tersi, tam içinden/en derinden seslenirken… nasıl oluyor da söylenenler benden çıkıp sana gelene kadar bu denli anlam değişikliğine uğrayıp bu dünyanın, rutinlerin, klişelerin dilinde bambaşka duygulara ve düşüncelere dönüşebiliyorlar, bilemiyorum… senin sandığının aksine, senin aynanı da benimkinin yanına koyarak bakmaya çalışıyorum biz’e. Bakışları, gözbebeklerinin ardındaki kızgın kırıklıkları ve gözlerindeki pırıltılar aynı olan iki çift göz görüyorum: Birbirine gerçek ve içten bakan ama nedense bir türlü aynı anda aynı yöne bakmayı başaramayan…
Kızgın değilim sana, ne de kırgın; temkinli bile değilim daha önce olan/olmayan hiçbir şey için. Aksine, umulanın ve olması gerekenin inadına; kendimden, diğer tüm insanlardan, duygusuzluktan ve şu ‘bitse de gitsek hayat’dan intikam alırcasına… kendi yaralarımı kendim onarak, hatta belki acılarımdan bile soyunarak, yüreğimin hırpalanan derisini atarak kabullendim seni. Tatlı iki rüyanın arasına girmiş kısa bir kâbustan uyanır gibi uyandım hayatım(d)a yeniden var oluşuna. İnsan hep son gördüğü rüyayla uyanırmış; şimdi gözlerimin ardında tatlı bir düş var. İşte bu yüzden… değil sana uzun metrajlı ve yüksek tonajlı, hırçın cümleler kurmak, kendi yaptığım gürültüden uyanır ve düş yarım kalır korkusundan aslında belki de hep susmak istiyorum. Ama olmuyor! Olmayacak gibi… Ne yaparsam yapayım, içimde tutunamayacak gibi yüreğimdeki noktürn. Seninle yaşanamamış, dudaklarımda birikmiş, yüreğime sinmiş ve hayatıma yapışmış bunca şey varken suskunluğun arkasına sığınarak korumaya alamıyorum kendimi. Artık korunmak ya da bir şeyleri ispatlamak bağlamında “kendimi savunmak” da istemiyorum.
Yıllardır kuşatma altındaki bir kaleyi umutla ve canhıraş savunan bir asker kadar yaralıyım ve bitkin… ve hâlâ, ne şekilde olursa olsun, direnebildiğim için de gururluyum. Fakat artık, zor nefes alıyorum; ölmekten değil belki ama bu kadar zaman uğruna çabalanmış, fazlasıyla hak edilmiş ve belki de aslında gelmesi çok yakın o zaferi göremeden ölmekten korkuyorum. Hayata yenilmekten! Hiç olmadı, içimde tutmayı başarabildiğim o son umudu da yitirirsem eğer, hep içime akıttığım o zehri içerek kendi zaferimle ölmek istiyorum. Yeter ki galip gelemesin hayat, yeter ki ufkumda güvensizliğin, yapaylığın, küçük hesapların ve kötücül duyguların bayrağı dalgalanmasın!
Yorgunum… O denli yorgunum ki, bazen inançları, savaşları.. her şeyi olduğu gibi (-ması gerektiği gibi değil) bırakıp bir kenara… kaderci bir kabullenişle seyirci olmak istiyorum kendi hayatıma.
Gelişin bir boşluğu doldurmadı ama gidecek olursan bir kara delik daha açılacak hayatımda. İşte bu yüzden.. Bu kez kalmak için gelmediysen, git Ada’m, kapladığın alan sınırlar(ım)ın dışına taşmadan, yeterince hırpalanmış inançlarımızı, ruhlarımızı daha fazla yıpratmadan git! Saati geldiği için kalkan bir trenin arkasından bilet bulamadığı için hayal kırıklığıyla bakakalan bir yol heveslisi olarak kalayım ardında. Ağlayarak ve acıyarak belki.. ama kanayarak değil, asla nefret ederek değil!
Seni neden sevdiğimi sormuştun; buna cevap veremem, çünkü bilmiyorum; iyi ki de bilmiyorum çünkü inanıyorum ki, birini neden sevdiğimizi söyleyebildiğimiz an bitiyor her şey… Ama sende neyi sevdiğimi, neleri sevmediğimi biliyorum ve bu ikisinin sentezinden doğan ‘bendeki sen’de neyi sevdiğimi de… Ben senin her türlü halinin bendeki yansılarını seviyorum!
Gidersem.. bil ki susmak zorunda olduğumdandır.
-(bende) her gidiş bir susuştur.
Kalamadıysam.. zaten duymuşsundur.
-(yürekte) her susuş, bir yok oluştur.
Bazen yalnızca mevsime karşı konulamadığı için göç zamanıdır. Yani ne gidenin günahı vardır, ne de suçlu, kalandır.
……….: Sen düş kurabilmek için bir ortak arıyormuşsun kendine, düşlerine değil!
Seni hep çok seviyorum ama korkarım, kendimi sevmeyi ihmal ediyorum nicedir…
Dışarıda iki gündür nazlı bir fırtına var, gökyüzünün değiştirdiği renkleri herhangi bir palette bulmak imkânsız... Rüzgârın uğultusunun ve dalgaların sesinin tadına daha çok varabilmek için müziği de kapattım bir süredir. Aralık ayına az kaldı... Ailemi görmeye, arkadaşlarımı ve hayatı... Dinginlikten çıkıp dakikalarla hesaplanan, acele, yüzeysel ve ezbere hayatın içine girmeye de... En az yirmi günlük planladığım seyahate de az kaldı...
Dedim ya, bugün içimde nezleye yakalanmış bir serçe var. Mutsuz değil, keyifsiz de.. ama gücü yok, neşesi de...
Sigaranın ve kahvenin gözüne vurdum bugün, boğazımdaki yanma, boğazımdaki tuhaf boğulma hissiyle uyum içerisinde... Ruh halim bir tuhaf, hadi hayırlısı.. Çocuklar tekneyle balığa çıkacaklar birazdan sıkı giyinip onlara katılırsam belki iyi gelir...
Yaz bir kere daha bitti işte, takvimin son Ağustos yaprağından koparak... Geriye ne mi kaldı? Çok fazla bir şey değil! Alışılagelmiş bir yaz sonu hüznü, yağızlaşmış bir özlem, birkaç yeni t-shirt, her gün biraz daha değişen ama nasılsa hep aynı ve hep sensiz bir ben... Burada, denizin dalgalarını ondan ayrı bir şey olduğuna inanarak yaşayan insanlar var; oysa bilirsin, denizin ta kendisidir dalgalar! Dışarıda ne çok yağmur yağıyor... ve ben, sağanak yağmurlar altında deli gibi, bağıra bağıra şarkı söyleyip gizli gözyaşları dökerek denize düşmüşçesine ıslanıp, birkaç kadeh şarap, üstüne de sucuk-ekmek ziyafeti çekmek gibi küçük, masum, kolay ve zararsız bir düşü bile bilmem kaçıncı kez ertelemek zorunda kalıyorum...
Çık saklandığın yerden, neredeysen çık; ölmek değilse bu, bak yıpranıyorum! Yoruldum seni beklerken vakit geçirdiğim dublörlerinden. Seninle yazdığımız hikâyeyi yanlış anlıyorlar her seferinde… Bazen sarhoşken, kalabalığın içinde yüksek sesle söylüyorum adını, ya da birinin kollarındayken; bazen pencereyi açıp sokaktan geçiyormuşsun gibi arkandan sesleniyorum, hep başkaları bakıyor yukarıya, aldırmıyorum. Ben, gülümseyerek, ‘gitti’, diyorum; evine gitti. Sahi, gittin değil mi sen? Çoktan gittin… Yoksa hiç (mi) olmadın mı? … Çık saklandığın yerden, gel eski bir gecenin kapısını çal bende. En iyisi gel, geri al kurumuş dudaklarımdan (t)adını. Karanlığa da alıştım artık ben, soğuğa da. Ve hayata kaptırdıklarımdan çok daha fazla kendime kattıklarım… Çık ortaya artık kaçıp saklandığın yerden, benimle değil, kendinle buluş yeniden! Yoruldum anlıyor musun, azaldım seni beklemekten. Var mıydın sahiden, var mısın gerçekten; yoksa bu da benim Matrix’im mi? Bilmem ki, karşılaşsak bile birbirimizi hatırlayabilir miyiz o eski heyecanlarla yeniden? İkimiz de artık bir başkasıyla, belki birer başkasıyken?
Seni seviyorum. Hâlâ, hep ve daima! Ön yıkamasız, alt yazısız, yorumsuz, sualsiz-sorgusuz, kılı kırk yararcasına! Ama.. Bu aşk benim alkollü olmamdan faydalandı. Halüsinasyon bunların hepsi! Ben, iyisi mi üzerine basılacak bir mayın bulayım ve ikimiz de birbirimizi unutalım… Sonra dön bak çıkageldiğim ömre, senin el yazındır tenimdeki kırışıklıklar. Çekip gitmek tek kişilik cesarettir. Ve ‘gel’ desen, kendime, gelemem. Nasıl utangaçtır yıldızlar Ay azarlarken onları… Tutmazsan eğer beni, kendimi en iyi dizemden aşağı atacağım ve göreceksin ki, ölürsem iki kişi öleceğim…
diye yazmışım... uzun zaman önce, belli ki birçok yazar/şair'den (ç)alıntılayarak...
Bugün bilgisayarıma virüs dadanınca, olur da bir şeyleri kaybederim korkusuyla daldım bilgisayara... Artık hiç yazmadığım, yazmamakla kalmayıp çok uzun zamandır tek bir satırını bile okumadığım eski günlüğüm de çıkıverdi karşıma...
Tren yolunun kenarında bira içiyordu ve dalga geçiyordu kendiyle, benimle konuştuğunu bilerek... sesinde hayatın yorgunluğu, çoktan büyümüş olmanın korkusu, bunal/tıl/mış olmanın bıçak suskusu vardı... Hayatı sevmediği kadar seviyordu beni ama hayata karşı cesur duruşu kadar cesaretli olamıyordu bize... Dündü... Şimdi yeni bir dün... Oysa ben hiç uyumadım, o sesin yüreğime işlediği tüm renkleri tek tek yaşamak, düş olmadığını kendime hatırlatmak için. İnsan, bir düşten uyanır ancak, ya uyumazsa!
"Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim" demiş ya Pablo Neruda; ben bu gece bütün o dizelerin içinde kelebek stili yüzebilirim...
Yukarıdaki tüm o cümleler melankolinin .okunu çıkarmış depresif bir psikoloji sergiliyor belki, değil! Hatta, gayet de iyiyim aslında! Sadece.. yıllardır içinde ol/durul/duğum paradoksun devasa dalgalanmalarında bir zirvede-bir dipte olmaktan yoruldum sanırım... "Bir çınar ağacım olsaydı şimdi, yaslar sırtımı, dinlenirdim" , desem... tam da orada başlamıyor mu ikilem?... Sırtını yaslayamadıktan sonra, bahçende ağaç olsa ne olur, Kars'da bir köy okulunda kara tahta olsa sanki daha mı iyi (mi) olur...?
Karmaşık... Epey...
Çapraşık... Fazlaca...
Tek söylemek istediğim: Çok özlediğimdi, hepsi bu!
Ama hepsi o değilmiş demek ki!
*Dolunay var gibiyim... Sıkışmış gibiyim bir yere, bir duyguya, bir şeye... Daralmış, bunalmış, sıkılmış gibiyim... Yorulmuş gibi beynim, düşünmekten.... Aklım.. karışmış gibi... Düşüncelerim dağılmış gibi. "Bana bir şey olmuş gibi"yim. - Geçer mi? - Geçer !
(*Yasemin PULAT)
İçimde bir şey var. ÇOK KOCAMAN !
Ciğerlerimden nefes boruma doğru büyüyor.
Nefes alabilmek için derin soluklar almama sebep oluyor.
Çevremdeki insanlar 'of' çekiyorum sanıyorlar, meraklı bakışlarla süzüyorlar.
'Yok bir şey', diyorum; bazısı kafalarını çevirip işlerini dönüyorlar, gerçekten tanıyanlar inanmadıklarını sessizce bakarak onaylıyorlar. Nasılsa anlatırım!
Tamam, "evet var"!!!...
ÇOK GERÇEK!
*****
Belki de dönüyor her şey, değil yolun yarısında, yolun sonuna belki ramak kala… hazan kışa… yol yokuşa… dönüyor da… bir ben mi dönemiyorum kendime.. hayata ve o eski Umud'a…
‘Öfkeler vazgeçerek ama affederek geçer. At kum torbalarını ve havalan.’ diye mırıldanıyorum kendime ve öyle de yapıyorum...
"Ayın 10unu hiç unutmayacağız. Sana adayacağım kendimi tam bir günn kocaman bir gün ve kimse anlamayacak bu günü senden ve benden başka." (SMS)
Bir on Mayıs ve bir de deli gibi yağmuru olan yarım 11 Mayıs...
Bir tek bu bilet kalmış, atmadığım... bir de yazılar... notlar... yazılar... anılar... notlar... yazılar...
Daha önce tatmadığım ve tanımadığım halde sanki zamanlardır aradığım bir duygu bu... TANIDIK...
Anlatılması, yaşaması kadar karmaşık, ifadesi güç...
TANIMSIZ ve İLGİNÇ...
Hani hemen her gün gittiğin bir caféde gözüne ilk defa çarpan etkileyici bir tablo gibi, ya da yıllardır görmediğin eski bir dosta yolda yürürken çarpıp özür diler gibi...
ÇOK AZ TANIDIK ama fazlasıyla ŞAŞIRTICI...
Tam “yaz geliyor” derken, sabah arabanın üstünde incecik bir kırç tabakası bulmak gibi.... BEKLENMEDİK ve biraz da GICIK...
Derecesi yüksek alkol gibi...
GENİZ YAKAN ama ETKİLEYİCİ...
Yaz yağmuru altında şemsiyesiz yürümek kadar...
EĞLENCELİ ama densiz şakalar gibi CAN SIKICI...
Kimsesiz bir kumsalda ay ışığını takip ederek yürümek kadar...
MUTLU ve HUZURLU...
ama en önemli sınavın sonucunu beklemek kadar...
RAHATSIZ EDİCİ...
Bekleyişleri heyecan dolu, kırgınlıkları ya da mutlulukları anlık, alınganlık diz boyu...
Sınırlı bir zaman, ya fazlasıyla yavaş, sonrası ses kadar hızlı...
Ya çok neşeli, çok açık; ya da inadına sessizlik, bir çok ünlem, bir kamyon soru işareti...
ÖZET: Gökkuşağı kadar renkli, heyecan verici, etkileyici... Ama en az onun kadar düş, en az onun kadar ulaşılmaz...
-Dostluk mu? / - Benziyor.
-Sevgi mi? / - Belki de.
-Aşk mı? / - O kadar ucuz değil..
SONUÇ: Yıllardır beklediğin, seni o hep hayalini kurduğun yere götürecek trenin gelişini görmek ama yanlış peronda beklediğin için onun ardından baka kalmak...
Ö.G. Mayıs’001
Bir şişe Ankara Gazozu’ na, bir saatlik Tunalı Hilmi turuna, bir kadeh Çubuk Şarabı’ na, bir kutu Çiftlik Dondurması’ na, bir gecelik Kale Faslı’ na.... Samsun sigarasına, ağaç dallarında tüttürülen ilk cigaraya, ilk düşlere, penecere kenarında yuvalayan martılara, kocaman kelimesinin KOMACAN yazılışına, Orhan Veli'nin satırlarına, ve belki de en çok o Göktaşı'na... selâm niyetine... bu bilet ilk defa canlı yayında :)))))
Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımın son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son hikâyemdir!
Gece… Sularda bir yosun gibi hıçkıra hıçkıra, son bir umutla, gelmeyişini beklerken, dönmeyişini özlerken… kalbim ufkuna battı, gözüme uyku… Gözlerimi araladığımda, biri çoktan altını yakmıştı güneşin, tavşankanı bir gün demleniyordu ufukta. Vazgeçmek ve direnmek zar atıyordu terasta. Bir paragraf içine yerleşmeyi bekleyen söz dizimlerim ve çoktan noktası konmuş yazıların sabah gazetesi niyetine bırakılmıştı kahvaltı masasına. Bir yudum aldım orta şekerli sabah yalnızlığımdan… kalemi belinden kavradım.
Badem ağaçlarından bahar dalları toplamıştım dün, sana rağmen, sana. Sana göndermek için aldığım kitabın arasına kurumaya bırakırken fark ettim: Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir… Saat değil, zaman farkı var aramızda.
Ağrılı bir geçmiş, sancılı yarınlar… ‘Nereye kadar?’, diye sordu nicedir paylaşamadığımız gökyüzü, nereye kadar! Bir neşter kadar keskin ve temiz oldu kararım; orada kış, burada neredeyse bahar. Seni bilmem ama ben artık pek üşümüyorum.
Evet, “şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, ‘bütün gerçekliğiyle’ geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.” Haklısın; “hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.” Hak ettiğimi değil, hakkım olanı bile alamıyorum! İsteyemiyorum.. nefsim kırılıyor.
“Başkasının acısına başkası olmak, ya da bir başkasının düşüne… Arta kalanları yaşamak yetti artık”. Çünkü emin ol, “kıymık gibi batıyor yüreğime”, peşime taktığın bu iğreti yalnızlık! Usandım, sadaka gibi önüme atılan paylaşımlardan. Hadi, adam gibi paylaşalım bari ayrılığı: Sen acılarını bensiz yaşa, ben sensiz düşler kurayım!
Ben de “bilmiyorum ne zaman pusuya düşürdün bizi. İçinde çözemediğin bir hesabın var, çözdürmediğin; kim kimi gırtlaklayacak…” korkuyorum, ecele faydası olmuyor. Cinayetsiz bir ölüm istiyorum, cinnetsiz. “Gidişimi sen hazırladın” ama tetikte kurşun sende kalsın. Belki bir başka vedada harcarsın! Nasılsa hep bir sonraki ayrılığın erken sızısına hazırsın…
Doğruydu; “doğduğum şehir bile…” anımsadı belki ama “tanımadı beni”. Umurumda mı? Bu kıyı kasabasının bana kucak açışı hep aynı. Yaktım gemileri, dönüş olsa da geri… dönen olmayacak! Gelmek istersen… dönmek.. otobüs terminali bekleyecek seni.
İflah olmaz bir hüzün, ne zaman (c)anıma yapışsa.. derin soluklar (ç)almak gerekiyor hayattan. Bilirsin. O zaman, hep, buraya (k)açıyorum yelkenlerimi. Burası Bodrum… burada her kediye balık, martılara simit… burada herkesten bir parça, kimseden bir bütün var. Hayatın ta kendisi lokantasında bol kepçe yalnızlıklar, Arjantin bardaklarda yudum yudum tüketilen mutsuzluklar var. Kimsenin olmayan ama herkesi sahiplenen bu kentte yüreğim özgür artık. Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yosunlu akşamüstleri… Seni yalnızlığıma dâhil etmeyi de öğrendim, yokluğunu yok saymayı da! Öğrendim sessiz başıma yürümeyi dalgalarla, iskeleler boyunca…
‘Gitme’, deseydin de gelirdim, mecburiyetten; ama hemen dönerdim varlığına, sen gittiğimi bile fark edemeden… Hiçbir şey demedin.. Hâlâ… Şimdi kalmak için bahane de aramıyorum. Kendime iş bile buldum. Göz kenarlarımda yürürken anıların sessiz turistleri; yokluğunu bir kokart gibi astım boynuma.. antik acıları, yüreğimdeki cam batıkları, mumyalanmış umutları kapsayan istikâmetlerde rehberlik yapıyorum. Bilirsin, müşterisi her zaman bulunur, dramı kıvamında hikâyelerin; çok şükür, işsiz de kalmıyorum.
Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımı(n) son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son tuhaf hikâyemdir!
Ve sen... damarlarımdaki balıkadam… eski bir umutla boğulduğunu sanıyorken hâlâ… ne yazarak, ne sesine dokunarak… ulaşamıyorum sana! Sırf bu yüzden bile kızamazsın yokluğuma. Senin her suskunluğunun bir bahanesi, benim her yok oluşumun bir aslı, bir anlamı var. Yazdıklarını yaşayan sen, yaşadıklarımı yazıyorum diye mi bir türlü anlamak istemiyor beni! Kitap aralarında nice heyecanla kuruyan ama mutfak raflarında unutulan bahar çiçeklerine iyi bak. Çünkü sahip çıkamazsan, onlar da, hep acıtacaklar seni!
*Anlamı bize saklı olsun ama Aperatif Şiir’e istinaden sen de bu yazının isim babası ol. Şiir adam, sevgili İsmail ÖRNEK…
Dün öğleden sonra evimi taşımak zorunda kaldım :( Oteli tamamen kapattığımız ve sadece on kişi kaldığımız için hepimizi bir binaya toplamaya karar verdiler. Diğer binaların ve evlerin elektriklerini de sularını da keseceğiz.
Toparlanırken.. bu kadar seyyah ve seyyar biri olmama rağmen, içimde ve geçen kısa zamana rağmen hayatımda yerleşik yaşamayı ne kadar seviyor olduğumu fark ettim. Eşyaları toplamak kolaydı ama detaylar ve anılar-evimin 5 aylık mazisine rağmen-yordu açıkçası. Nereden, kimden, neden ve ne adına ayrılıyor olduğumun bir önemi yok,-daha iyisi için bile olsa-vedalar canımı hep, hâlâ yakıyor... Ve kim ne derse desin, aslında elinizin altında duran, hani böyle bir şey olmasa hiç atmayacağınız, hiç vazgeçmeyeceğiniz eşyaları, notları, hatıraları ve duyguları da bir çırpıda geride bırakıyorsunuz. Çöpe atıyorsunuz, aceleyle unutuyorsunuz, 'aman sen de'ciliğe dönüşen heyecanlı bir acelecilikle bırakıveriyorsunuz. Tam ayırdında değilim ama bakalım neler kaldı eski evimin duvarlarında, pencere camlarında, belki yatak altında ya da komodinimin alt çekmecesinde...
Bu akşam beyaz şarap açıp kocaman otelde on kişiden biri, üstelik tek bayan olmanın yalnızlığını kutlayacağım. Hatta ağlayacağım belki biraz, geçmişi anacağım, hayıflanacağım, gülümseyeceğim, sırıtacağım... belki tam 19 ay sonra bir kaza çıkacak parmaklarımın arasından ve yazı yazacağım... Deniz diğer evimde olduğu gibi her bir taraftan kucaklamıyor bu sefer. Yalnızca balkona çıktığımda göz göze gelebiliyorum mavisiyle ama burada deniz 22adım, yani ne zaman istesem kucaklaşabiliriz kendisiyle...
Birkaç kadeh beyaz şarapla(Tokat üzümlerinden, özel seçim)“yeni yaşam alanıma hoş geldim” kutlaması düzenledim kendime-ne kutlama(ydı) ama!-.Uzun, upuzun bir banyo sefası yapıp, envaî çeşit duş jeli, şampuan, krem, losyon, yağ vs... uyguladıktan sonra.. pijamalarımı giymedim; çok da süslü olmayan ama buradaki gündelik giyimimden biraz uzak bir şeyler yakıştırdım kendime. Çok hafif makyaj yaptım: Allık, ruj, rimel. Saçlarımı toplamadım...
Ateşin ve kokunun tılsımına kaptırmak için kendimi, şöminenin üzerindeki mumları ve tütsüleri yaktım. ‘Rastgele’ moduna ayarlanmış müzik çalardan küçük welcome partime muhalefet bir şarkıyla yaptım açılışı, istem dışı: Air Supply – Goodbye(Mutlaka dinlemelisin(iz))! Sırtımı balkon kapısına dayayıp, ışığı hani neredeyse içime düşen dolunaya kaldırdım kadehimi ve bir parça gözyaşı döktüm tüm vedalara... Uzun uzun seyrettim dolunayı ve denizin üzerine nakşedişini hüznü...
you would never ask me why My heart is so disguised I just cant live a lie anymore I would rather hurt myself Than to ever make you cry Theres nothing left to try Though its gonna hurt us both Theres no other way than to say good-bye
"Oysa ki veda yoktu, dönüp bakmadı bile!" diye seslendi yatağın üzerinden Teddy. Umursamadım. Kıskançtı Teddy, yaraya tuz basmayı sevecek kadar gerçekçiydi. İki dalga vuruşu sessizlik girdi araya, Teddy’ye cevap ya da kulak vermek yerine bir sigara yaktım. “If you wait for me...” dedi Tracy Abla, o her acıya değen ama acıtmadan dokunan sesiyle...
If you wait for me
Then I’ll come for you
Although I’ve travelled far
I always hold a place for you in my heart
Remembering your touch
Your kiss, your warm embrace
I’ll find my way back to you
If you be waiting
"Eğer beni beklersen’li cümleler kursaydı" diye soruverdim kendime, safça, kendi canımı acıtmaya güdümlü... Öyle uzaktan, derinlerden, öylesi özlenmiş, özenilmiş, içten ve o kadar ‘inanılmaz ama gerçek’ duygular geçti ki içimden... “Demedi işte!” dedi Teddy, “Kes artık, yalnızca kendine vurgun bir megaloman olmaktan başka çaren yok, çünkü birini sevmek karşındakini güçlendirip yükseklere çıkarırken, seni zayıflatıp aşağılara çekiyor; çünkü senin sevgin öyle kocaman ki, sarılışı herkesi korkutuyor; çünkü bu dünyada o kadar az ‘gerçek ve çıkarsız’ olan kaldı ki, senin içtenliğinin süresi dolar korkusuna bir anda tüketiliyor; çünkü zekâsını gizleyemeyen aptaldır; çünkü senden başka herkes büyüdü, oyuncak ayıları küçümseyip masallaraysa hiç inanmıyor; çünkü sen hatalarını tekrar......” Teddy’ye öyle bir bakış attım ki -acı dolu mu, öfke saçan mı, ölü gibi mi- susmak zorunda kaldı. Chapman Abla’dan çıkarırcasına hıncımı, parçayı yine rastgele modundan değiştirdim. “How can you mend a broken heart” diye sordu Al Green!
And how can you mend a broken heart?
How can you stop the rain from falling down?
How can you stop the sun from shining?
What makes the world go round?
Beni bir gülmedir aldı. Sevgili obsessive’e yollamak için arka arkaya dizmiştim bu şarkıları, rastgele modunu da kapatmıştım, ardından da James Blunt geleceğini düşününce gülümsemem iyice arttı, keza ‘stop’ tuşuna basmasaydım:
Did I dissapoint you or let you down?
Should I be feeling guilty or let the judges frown?
Goodbye my lover
Goodbye my friend...
“Bu kadarı yeter!” diye düşündüm kendi kendime. Hoş geldin partisi mi, elveda merasimi mi belli değil! Makyajımı temizledim, üzerimi değiştirdi, film seyretmek istemedim, kitap okumak hiç gelmedi içimden, yazmak istedim, beceremedim... Öyle kala kaldım boşlukta... Düş Sokağı Sakinleri’ni açtım ve yatağa uzandım... Teddy’ye sarıldım; ne ben konuştum, ne o bir şey söyledi...
Sonra... buraya ilk geldiğimde uzunca bir zamanımı alan o kitap ilişti gözüme(İçimdeki Gürültü, Yasemin PULAT)doğruldum, altını çizdiğim yerleri yeniden okumaya başladım. Elim kâğıt kalem istedi, kalktım bilgisayarın başına oturdum. Sonra onları alt alta yazdım, kopyala-yapıştır keyfiyle (kendi yazılarımın hiçbirini bilgisayarda yaz(a)madığım için) bir araya getirdim, kendi cümlelerimi de koyuyor olduğum fark ettim geçişlerde, iç çekişlerde... Ortaya değişik bir yazı çıktı. (Louis’ye yapmıştım benzerini, aynı kitaptan...) Derleyip toplayabilirsem paylaşırım sizinle de... Şu anda “Vine Head” modundayım, çıkınca bir göz atarım...
Hüznüm kızdırmasın, üzmesin, endişelendirmesin ne seni, ne de seni, hatta kimseyi... Bazen bu şekilde temizlemek gerekiyor belki de ufacık olan ama haddinden fazla can yakan, rahatsız eden, batıp duran kıymıkları... Bugün yeni bir gün, birazdan largo gelecek, kimbilir nasıl keyifli bir gün geçireceğiz beraber, ve bir sürü keyifli günün ardından “devede kulak” yasasına mecburen uyacak henüz kırkı çıkmamış duygular : ) Sonra “Life goes on” modunda “A life so beautiful” nidaları yayılacak etrafa dudaklarımın arasından... Belki bir süre daha, ama kısa bir süre daha, hüznün, hazımsızlığın, kabullenemeyişin, anlayamayışın, hem kendimi hem diğerlerini affedemeyişin melankolik notalarını, sitemkâr satırlarını, hayal kırıklığının alt yazılarını mırıldanmaya devam...