Dışarıda iki gündür nazlı bir fırtına var, gökyüzünün değiştirdiği renkleri herhangi bir palette bulmak imkânsız... Rüzgârın uğultusunun ve dalgaların sesinin tadına daha çok varabilmek için müziği de kapattım bir süredir. Aralık ayına az kaldı... Ailemi görmeye, arkadaşlarımı ve hayatı... Dinginlikten çıkıp dakikalarla hesaplanan, acele, yüzeysel ve ezbere hayatın içine girmeye de... En az yirmi günlük planladığım seyahate de az kaldı...
Dedim ya, bugün içimde nezleye yakalanmış bir serçe var. Mutsuz değil, keyifsiz de.. ama gücü yok, neşesi de...
Sigaranın ve kahvenin gözüne vurdum bugün, boğazımdaki yanma, boğazımdaki tuhaf boğulma hissiyle uyum içerisinde... Ruh halim bir tuhaf, hadi hayırlısı.. Çocuklar tekneyle balığa çıkacaklar birazdan sıkı giyinip onlara katılırsam belki iyi gelir...
Yaz bir kere daha bitti işte, takvimin son Ağustos yaprağından koparak... Geriye ne mi kaldı? Çok fazla bir şey değil! Alışılagelmiş bir yaz sonu hüznü, yağızlaşmış bir özlem, birkaç yeni t-shirt, her gün biraz daha değişen ama nasılsa hep aynı ve hep sensiz bir ben... Burada, denizin dalgalarını ondan ayrı bir şey olduğuna inanarak yaşayan insanlar var; oysa bilirsin, denizin ta kendisidir dalgalar! Dışarıda ne çok yağmur yağıyor... ve ben, sağanak yağmurlar altında deli gibi, bağıra bağıra şarkı söyleyip gizli gözyaşları dökerek denize düşmüşçesine ıslanıp, birkaç kadeh şarap, üstüne de sucuk-ekmek ziyafeti çekmek gibi küçük, masum, kolay ve zararsız bir düşü bile bilmem kaçıncı kez ertelemek zorunda kalıyorum...
Çık saklandığın yerden, neredeysen çık; ölmek değilse bu, bak yıpranıyorum! Yoruldum seni beklerken vakit geçirdiğim dublörlerinden. Seninle yazdığımız hikâyeyi yanlış anlıyorlar her seferinde… Bazen sarhoşken, kalabalığın içinde yüksek sesle söylüyorum adını, ya da birinin kollarındayken; bazen pencereyi açıp sokaktan geçiyormuşsun gibi arkandan sesleniyorum, hep başkaları bakıyor yukarıya, aldırmıyorum. Ben, gülümseyerek, ‘gitti’, diyorum; evine gitti. Sahi, gittin değil mi sen? Çoktan gittin… Yoksa hiç (mi) olmadın mı? … Çık saklandığın yerden, gel eski bir gecenin kapısını çal bende. En iyisi gel, geri al kurumuş dudaklarımdan (t)adını. Karanlığa da alıştım artık ben, soğuğa da. Ve hayata kaptırdıklarımdan çok daha fazla kendime kattıklarım… Çık ortaya artık kaçıp saklandığın yerden, benimle değil, kendinle buluş yeniden! Yoruldum anlıyor musun, azaldım seni beklemekten. Var mıydın sahiden, var mısın gerçekten; yoksa bu da benim Matrix’im mi? Bilmem ki, karşılaşsak bile birbirimizi hatırlayabilir miyiz o eski heyecanlarla yeniden? İkimiz de artık bir başkasıyla, belki birer başkasıyken?
Seni seviyorum. Hâlâ, hep ve daima! Ön yıkamasız, alt yazısız, yorumsuz, sualsiz-sorgusuz, kılı kırk yararcasına! Ama.. Bu aşk benim alkollü olmamdan faydalandı. Halüsinasyon bunların hepsi! Ben, iyisi mi üzerine basılacak bir mayın bulayım ve ikimiz de birbirimizi unutalım… Sonra dön bak çıkageldiğim ömre, senin el yazındır tenimdeki kırışıklıklar. Çekip gitmek tek kişilik cesarettir. Ve ‘gel’ desen, kendime, gelemem. Nasıl utangaçtır yıldızlar Ay azarlarken onları… Tutmazsan eğer beni, kendimi en iyi dizemden aşağı atacağım ve göreceksin ki, ölürsem iki kişi öleceğim…
diye yazmışım... uzun zaman önce, belli ki birçok yazar/şair'den (ç)alıntılayarak...
Bugün bilgisayarıma virüs dadanınca, olur da bir şeyleri kaybederim korkusuyla daldım bilgisayara... Artık hiç yazmadığım, yazmamakla kalmayıp çok uzun zamandır tek bir satırını bile okumadığım eski günlüğüm de çıkıverdi karşıma...
Tren yolunun kenarında bira içiyordu ve dalga geçiyordu kendiyle, benimle konuştuğunu bilerek... sesinde hayatın yorgunluğu, çoktan büyümüş olmanın korkusu, bunal/tıl/mış olmanın bıçak suskusu vardı... Hayatı sevmediği kadar seviyordu beni ama hayata karşı cesur duruşu kadar cesaretli olamıyordu bize... Dündü... Şimdi yeni bir dün... Oysa ben hiç uyumadım, o sesin yüreğime işlediği tüm renkleri tek tek yaşamak, düş olmadığını kendime hatırlatmak için. İnsan, bir düşten uyanır ancak, ya uyumazsa!
"Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim" demiş ya Pablo Neruda; ben bu gece bütün o dizelerin içinde kelebek stili yüzebilirim...
Yukarıdaki tüm o cümleler melankolinin .okunu çıkarmış depresif bir psikoloji sergiliyor belki, değil! Hatta, gayet de iyiyim aslında! Sadece.. yıllardır içinde ol/durul/duğum paradoksun devasa dalgalanmalarında bir zirvede-bir dipte olmaktan yoruldum sanırım... "Bir çınar ağacım olsaydı şimdi, yaslar sırtımı, dinlenirdim" , desem... tam da orada başlamıyor mu ikilem?... Sırtını yaslayamadıktan sonra, bahçende ağaç olsa ne olur, Kars'da bir köy okulunda kara tahta olsa sanki daha mı iyi (mi) olur...?
Karmaşık... Epey...
Çapraşık... Fazlaca...
Tek söylemek istediğim: Çok özlediğimdi, hepsi bu!
Ama hepsi o değilmiş demek ki!
*Dolunay var gibiyim...
Sıkışmış gibiyim bir yere, bir duyguya, bir şeye...
Daralmış, bunalmış, sıkılmış gibiyim...
Yorulmuş gibi beynim, düşünmekten....
Aklım.. karışmış gibi...
Düşüncelerim dağılmış gibi.
"Bana bir şey olmuş gibi"yim.
- Geçer mi?
- Geçer !
Sıkışmış gibiyim bir yere, bir duyguya, bir şeye...
Daralmış, bunalmış, sıkılmış gibiyim...
Yorulmuş gibi beynim, düşünmekten....
Aklım.. karışmış gibi...
Düşüncelerim dağılmış gibi.
"Bana bir şey olmuş gibi"yim.
- Geçer mi?
- Geçer !
(*Yasemin PULAT)
İçimde bir şey var.
ÇOK KOCAMAN !
Ciğerlerimden nefes boruma doğru büyüyor.
Nefes alabilmek için derin soluklar almama sebep oluyor.
Çevremdeki insanlar 'of' çekiyorum sanıyorlar, meraklı bakışlarla süzüyorlar.
'Yok bir şey', diyorum; bazısı kafalarını çevirip işlerini dönüyorlar, gerçekten tanıyanlar inanmadıklarını sessizce bakarak onaylıyorlar. Nasılsa anlatırım!
ÇOK KOCAMAN !
Ciğerlerimden nefes boruma doğru büyüyor.
Nefes alabilmek için derin soluklar almama sebep oluyor.
Çevremdeki insanlar 'of' çekiyorum sanıyorlar, meraklı bakışlarla süzüyorlar.
'Yok bir şey', diyorum; bazısı kafalarını çevirip işlerini dönüyorlar, gerçekten tanıyanlar inanmadıklarını sessizce bakarak onaylıyorlar. Nasılsa anlatırım!
Tamam, "evet var"!!!...
ÇOK GERÇEK!
ÇOK GERÇEK!
*****
Belki de dönüyor her şey, değil yolun yarısında, yolun sonuna belki ramak kala… hazan kışa… yol yokuşa… dönüyor da… bir ben mi dönemiyorum kendime.. hayata ve o eski Umud'a…
‘Öfkeler vazgeçerek ama affederek geçer. At kum torbalarını ve havalan.’ diye mırıldanıyorum kendime ve öyle de yapıyorum...

0 yorum:
Yorum Gönder