Cumartesi, Eylül 28, 2013 | By: ÖcG

Reşit Oluyor Yokluğun


                                 Kan oturmuş bir ayrılığın gözlerinden hayata,
                                  pembe gözlüklerin ardından bakıl(a)mıyor!


Mayıs’dı, belki biraz Haziran… Biz, ölüm-kalım savaşı sandığımız üniversite sınavındayken, sen bu savaşın gerçeğini veriyordun… /Sınavlardan birine giremedin, diğerini versen de sınıfı geçemedin ve o yıl kış erken geldi/ … İkinci kez çalıyordu Azrail şerefsizi kapını! Sen : “ ‘Hayır, biz bir şey sipariş etmedik!’ diye azarlayıp çarpıverdim kapıyı seyyar satıcı kılıklının suratına!” demiştin, narkozun etkisi telefonla konuşacak kadar hafifleyince…

Sınavdan çıkmış, soluğu İstanbul’da almıştım… Aldığım her solukla her duygudan bir parça çekiyordum içime, verdiğim her nefeste en çok da umut ve şükran karışıyordu şehre.. 10 yaşındaki bir çocuğun odasından daha az eğlenceli değildi hastane odan… Uzaktan kumandalı bir 4x4’ün anteninde ‘Hoş Geldin’ pankartıyla karşılamıştın beni; hemşirelerin hepsi - eminim – yaşın biraz daha büyük olsa âşık olacaklardı sana…

    Yorgundun galip ama yaralı bir savaşçı gibi… sinsi bir acı sinmişti göz altlarına… yine de direniyordun rehavete; hep söylediğin gibi ‘uyumak ne büyük vakit kaybı’ diyerek meydan okuyordun uykuya… “Evde misafir var diye geç saate kadar koltuk tepesinde uyuklayan mızmız çocuklar gibisin”, diye söylenmiştim… Buruşuverdi alnın:

- Ben hep çocuk kalacağım ama sen, sen hiç büyümeyeceksin!
- Ne demek bu?
- Ben kıytırık papatyalarla saç örgülü kızları mutlu etmeyi her nasılsa hep başarabileceğim;
sen ise seni mutlu eden papatyalardan başka mutluluklar da yaratabileceksin… 

       Sonra gittin sen… Başucuna bırakamadığım papatyaları kuruttum kitap aralarında… saçlarımı, hatta papatyalardan düşler bile ördüm daha fazla mutluluk adına…  Olmadı, Cuma saat 22:00 telefonları susunca Perşembe’de durdu hayat.. Perşembe umuttu çünkü, Perşembe ertesi akşam sen olasılığıydı, yıllara, üzerindeki onca toprağa ve avaz suskunluğa rağmen, daima…

        Öyle bir öldün ki, çocuk kaldın sahiden… Ben, büyüyemedim ardından… Yaşlandım ama büyümedim… Çocuk da kal(a)madım… Sadece.. bazen hiç tanımadığı insanları bile mutlu etmek için düşler kuran, kurduğu düşleri kovalayan bir Kırmızılı Kadın* oldum galiba.. ‘Salak’ dememek için  ‘naif’ diyorlar ; ‘naïve.’..  Onu da başarabildim mi, emin değilim…  Belki sen gittin diye… bilmiyorum… ama yazık, artık kimse inanmıyor durup dururken mutlu olmaya, kimse yeltenmiyor bile sebepsiz mutlu etmeye çabalamaya… Ben tüm hayal kırıklıklarına, her şeye rağmen inanıyorum oysa! Lunaparkta pamuk şeker de olabilirim, sarı lâleler de yeter mutlu bir öğleden sonrasına…

          Yarın reşit olacak yokluğun.. senin yaşadığın yıllardan bir eksik.. benim gençliğimden katmerli 18… Diğerlerini bilmem, ikimizin gezegeninde 28 Eylül hep en uzun, 29’u yalnızca gece! …

       Chopin’i sen çağır, Brahms’ı ben; pencerenin önüne yastıkları koyup konuşmadan birbirimizi dinleyelim ve isimler takalım, bir kez daha, yıldızlara… ‘Giderken gözlerimi bırakacağım gökyüzünde, yıldız kaydı sanacak herkes oysa ben göz kırpıyor olacağım sana..’ demiştin ya, tüm şehrin ışıklarını kapatayım da, gözlerini bulayım bu gece… Beni üzgün görünce karanlığıma bir deniz feneri gibi ışıyan; mutlu görünce havai fişeklerle bezenmiş bir gökyüzünü andıran gözlerin.. senin…  Öyle bir gittin ki, kimsenin gözleri bayram yeri değil artık, kimsenin bakışları iyileştir(e)miyor kırgınlıkları… Sen gittin ya, kabuk bağlıyor ama izi geçmiyor yaraların..


        Altıyol’da altı pasa kaçan aşklar var, Çarşı senden sonra daha bir her şeye karşı… Gittin, Eylüller kışa dâhil; Güneş’e ayna tutuyorum çoğalsın diye… ısıtmıyor… Sen burada olsaydın altını yakıp demlerdik sanırım J


         Tek tesellim.. sen gittikten sonra, sevimsizleri kendimize ayırdık ve sevdiklerimizi geldi yanına.. Hele bu yıl, büyümeden öldü çoğu umudumuz ve kocaman üstatları uğurladık o son yolculuğa… Onlara iyi bak... sen kıdemli bir melek sayılırsın...


Seni ‘hep’ seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu 
ve 
şapkadan mutluluk çıkartmayı öğreten çocuk adam… 
hâlâ ‘Elveda’ demiyorum, 
tekrar buluşuncaya kadar 
‘Hoşça kal!’…



*Lady in Red / Chris de Burgh (Mayıs'993 anısına...)



Pazar, Mayıs 19, 2013 | By: ÖcG

En çok ve her zaman sen.. 'iyi ki doğmuşsun'...



Unuttum sanıyorlar Eflâtun çocuk, unuturum sanıyorlar... 
Bilmiyorlar ki ben kötülükleri kolay unuturum, kalbi yürek gibi çarpanları asla!

Doğduğun gün hâlâ milat gibidir yaşama ne varsa yalnızlık pahasına, can hıraş sahip çıktıklarıma... 
Doğduğun gün hep inceden keser bir yanımı, kanatmaz ama sızıdır en derin kesiklerden beter...

Rahat uyu, yalnızca Mayıslar ve Eylüller'de değil, ne zaman mutluluk içre bir şey olsa.. ne zaman 'iyi insan' hissetsem kendimi, ne zaman ödüllendirse hayat beni, bunca yıla, üzerindeki onca toprağa ve zamanın hoyratlınağa rağmen __kimse bilmese de__ kadehimi hep ilk seninkiyle tokuşturuyorum ben...


Ama keşke... belki son bir kere daha... burada olsaydın... 
O bir tek an için geri kalan tüm renklerden vazgeçebilirdim...

Işıklar içinde yat, rahat uyu eflâtun çocuk...
Bir balon bıraktım gökyüzüne, eline ulaşırsa yaz yağmuru gönder bana...


http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2011/09/olum-cu-l.html

http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2012/05/sen-iyi-ki-dogmussun-ama-niye-yoksun.html
Salı, Temmuz 31, 2012 | By: ÖcG

ÖzgeCân

“Nicedir bu Cân’ın bir Özge’si kayıp…
Ve o tuhaf hikâyenin aleni öznesi…”

Şimdi uyu…
Birazdan çıkacağım zamandan.
öylece sessiz, sedasız
ve seni karıştırmadan.

Dönersem…
Islak bir günaydın olur
gözyaşımın sabahları aydınlatan
rengi..

Uyandırmazsam seni…
Bil ki,
gitmiştir Can’ı Özge’sinden….



(Yüreğine sağlık Olgun Abi)

ÖzgeCân
Cumartesi, Haziran 02, 2012 | By: ÖcG

Potkal Ada'm


Potkal Yazıları
  Potkal Ada’m…

Denizi üstüne örtsem, yine de üşürsün sen çocuk...
Bütün yitik sevgililer gibi yanıtsız, zamansız, kararsız.
Yine de yobaz ve hoyrat sevdalara razı!
Seni ve hayatını ne kadar az tanıdığımı düşündüm az önce,
boynumda ipeksi bir dokunuş ve umutlarım Şiva’nın gözlerinde...

Pazartesileri sevmezsin sen,
sıcak şarabı da;
tekil soluyorsun nicedir sessiz isyanlarını...
Hepsi bu değil!

Birçoğu için belki bir isim sadece; GhD!
Ama ben, o ismi olabildiğince iyi öğrenmeye,
tanımaya,
aklımın ve kalbimin en değerli yerlerinde tutmaya;
sesini suskunluklarında duymaya,
ayrıştırmaya,
söylediklerini ya da hissettiklerini
olduğu gibi anlamaya çalışıyorum.

Çoğu zaman zorlanıyorum ama!
Yoruluyorum nabız atışlarını tutamamaktan.
Anlatamıyorum.
Ne zaman ellerine uzanmak istesem,
parmakların karıncalanıyor;
akan bir su gibi dolmaya yeltensem gözlerine,
bakışların dağılıyor...

Yalnızca zaman değil geçici olan.
Özgürlükler geçicidir balığım,
mutluluklar geçicidir,
acılar geçicidir,
öfkeler geçicidir.
Kavuşmalar ve ayrılıklar,
sarsıntılar da zaferler gibi geçicidir.

Kalıcı olan;
bir hayat dolusunu paylaşabilmek,
bir yürek dolusu inanmak,
değer vermek birine kendin gibi.

Demlediğin poşet çaylar kadar seviyor(d)um seni.

Bizimle kal(abilseydik keşke)...

ÖzgeCân


Potkal Yazıları - SON -


Potkal Yazıları

- S O N -

Tek Hece

~ Kendine 'silâhlardan ve savaşlardan uzaklaşmış Rambo' havası veren 'bilge' ama bir o kadar da 'psikozlu' kadın... Sen boşluğa seslenip kendi sesini duymak istiyorsun; senin sorunun da bu. Ben aynı sesi veremem. Ben belki bir karıncayım o boşlukta ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum ama sen duymuyorsun! IQ'su tavan yapıp karıncaları görmeyen kadın... Senin genlerinde var 'unutmak' ve 'uyutmak'! ~                                                                              demeseydin...

O halde...: O boşluğa her düştüğümde, ne kadar bağırırsam bağırayım, yalnızca kendi sesimi duymuş olduğum ve hep ona sarıldığım için olamaz mı şimdi bu duyma bozukluğu? O boşlukta, değil bir dostun bağırmasını, bir sineğin vızıltısını duymaya bile dikkat ve yalvar kesilmişken... duyduğum her sese inanmaya hazırken... bir tek kendi sesimin yankısıydı yüreğime dolan! Buna alıştım ben, buna dayandım bununla hiç bükülmedi belim de senin tanıdığın, bildiğin, sevdiğin gibi hep dimdik ayakta kaldım. Şimdi... boşluklarımın hepsini doldurmuşken, mutlu ve düzenli kalabalıklar içinden avazı çıktığı kadar bağıran bir ses ancak bir gürültü olarak geliyor kulaklarıma. O gürültüyü duyduğumdaysa, ne söylediğini anlamaya çalışsam da; öyle düzensiz, zamansız ve şekilsiz ki, ne anlayabiliyorum ne de inandırıcı geliyor bana! 


Sen beni kaybettiğini düşünüyorsun hâlâ ya da benim senden kolayca vazgeçtiğimi. Oysa bir Mayıs akşamı o telefonun ucunda ve ertesi ay o sabah uyandığımda kendi kendini bir sihirbaz gibi ustalıkla ve kolayca yok eden sendin; bunu bile fark edemedin! Belki de sana bir tek ya da en çok bunun için müteşekkirim; bir de bir Şubat akşamı sağlam kol tarafımdaki cebime soktuğun 50YTL için... Sana başka borcum yok...


Satır satır dikte ettirdiğin değersizliği ve yalnızlığı hece hece okurken, elimde kalan o son ünlemi nereye koyacağımı hiç bilemedim. Şimdi bir ünlem hafifliyor kızgınlığım ve geçiyor kırgınlığım. Ben her şeyi çoktan helal ettim, sen kendini affet...



Tecavüz gibi bir ilişkiydi bu;
tek taraflı keyif, tek taraflı işkence...
Ayrılık sancılı ve uzun sürüyor, üzgünüm;
oysa 'aşk' ne kolay değil mi?

Tek hece!

ÖzgeCân’011



Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | By: ÖcG

It won't be Long...

I'll see u soon...
It won't be long...

Hope won't be long... 


Oh the sound is fading in my ears
And I can't believe I've lasted all these years
But I still remember which way to go
I'm on the road, the road to home..

 _ Unknown Way to a Lost Home _
Cumartesi, Mayıs 19, 2012 | By: ÖcG

Sen İyi ki Doğmuşsun ama Niye Yoksun...

Yazacak ne çok şey var ve ne kadar az takat....




ÖZGE'dim eflatun çocuk... Doğduğun günü kutlamak imkânsızlaşıyor öldüğün güne lanet etmekten ama sen iyi ki varsın ve sen hep varsın!


Ne zaman kayıp gitmeye teşebbüs etse hayat avuçlarımdan...
Sen vardın bir zamanlar diye.. yapamıyorum!


Oysa bir an, çok kısa bir an... Tutuversen avuçlarımdan...


http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2011/09/olum-cu-l.html


İyi ki doğdun ama artık, çoktandır, hep neden yoksun?


ÖcG - Mayıs'012
Perşembe, Mayıs 10, 2012 | By: ÖcG

Ayın On'u, On1 yıl Sonra yolun S'10'u


“Ayın 10unu hiç unutmayacağız. 
Sana adayacağım kendimi tam bir günn kocaman bir gün 
ve kimse anlamayacak bu günü senden ve benden başka.” 








Yazmıştın, gelmeden, gelirken… Ben sözümü tuttum, hiç unutmadım!
Ne kimse anladı, ne sen anladın!

Özlemedim, sadece sözümü tuttum ve hatırladım...

"John Lee Hooker" dinlenip 'Sen Bana Mevsimlerden Söz' et okunur...
İkiz Kuleler gelir akla, eksik parça hatırlanır... gülümsenir; salondaki tablo canlanır gözlerimin öünde, daha geniş gülümsenir...
İçim burulur sonra biraz, soluğum yer yer tıkanır ama gider o masaya bir bira bir sigara içerim...

Ve kaldığım yerden mutlu olurum :o)

İşte bu yüzden 'hayallerimi bırak'tım, 'Umut'lar senin olsun'....

10.Mayıs'012 (11 yıl sonra yine Perşembe!)


Cumartesi, Nisan 28, 2012 | By: ÖcG

Büyü(k)yorum




Küçüktüm... Saçlarımı iki yanından ayırıyor, rengârenk tokalar takıyor, pantolon askılarıyla tutturulmuş bermudalar giyiyordum. Vücudumda taşıdığım tek aksesuar dizlerimdeki ve dirseklerimdeki çürüklerdi. Gamzelerim daha belirgindi o zamanlar. Ya da belki daha sık gülüyordum...

Nereden geliyorduk, hatırlamıyorum, demir bahçe kapısının kenarında duruyordu. Minik bir kedi yavrusundan biraz daha büyük bir kaplumbağa… Önce kaplumbağaya baktım heves dolu bir sevgiyle; sonra babamın gözlerine, istekle; ve “istersen ona evde bakabilirsin”, diyen annemin yüzüne, minnetle… Şimdi, elimde bir toz beziyle onun kabuğunu ve ayaklarını silerken ne kadar önemli bir şey yaptığımı zannettiğimi, gülümseyerek hatırlıyorum.

Başlangıçta mutluydum. Köpekler gibi sevgi dolu ve hareketli değildi, kediler gibi yumuşacık tüyleri ve eğlendiren numaraları yoktu. Hatta neredeyse biblodan farklı bir hali de yoktu. Sesi bile çıkmıyordu ama seviyordum onu ben, varlığı yetiyordu; evdeki dostumdu! Kabuğundan seviyordum yumuşacık dokunuşlarla, hikâyeler anlatıyordum ona. Geceleri iyi uykular diliyordum, eğilip yatağımın altına.

Ama zamanla kırılır olmuştum kaplumbağaya. Çünkü onca sevgime, ilgime rağmen, hâlâ, ne zaman yanına gitsem kafasını içine çekip ağır ağır uzaklaşıyordu benden ve uzun bir süre çıkmıyordu yerinden. Anlatmaya çalıştım, cevap vermesini bekledim; olmadı. Sonra sebeplerini bulmaya çalıştım; neden beni sevmediğini anlamaya. Biraz düşünüp çook ağladıktan sonra, sevgimle, ilgimle, varlığımla onu sıktığıma, ona yetemediğime karar verdim. Onun beni sevmeyeceğine.

Babamın yanına gittim ve kaplumbağayı nereye bırakabileceğimizi sordum. Kaplumbağadan sıkıldığımı sandı önce, oysa ben sahiplendiğim hiçbir şeyden kolay kolay sıkılmazdım. Bana onun kedi ya da köpek gibi bir hayvan olmadığından falan bahsetti. Benim çocuk aklım bunları hesaplamıştı zaten. Babama, ondan sıkılmadığımı ama kaplumbağanın benimle birlikte yaşamaktan mutlu olmadığını düşündüğümü ve hissettiğimi söyledim. Sevgim onu mutsuz ediyorsa, ısrar etmemizin anlamı olmayacağını; bu tür zoraki bir dostluğun beni de mutlu etmeyeceğini söyledim. Babamın bir arkadaşının hiç sevmediğim bir kızı vardı, onlara gittiğimizde neler hissettiğimi ve kaplumbağanın da aynı şeyleri hissetmesini istemediğimi anlattım. Babam, ancak şimdi isimlendirebildiğim -gurur- bir gülümsemeyle sımsıkı sarılıp bana, derin bir nefes aldı. Ve bana: 
-“Yaratılan her şeyin bir doğası vardır cimcimem”, dedi, “onun sana diğer canlılardan görmeye alıştığın tepkileri vermemesi seni sevmediği ya da senden sıkıldığı anlamına gelmiyor. Bak, aslına bakarsan hepimize aynı şekilde davranıyor. Bence o mutlu, yoksa kaçıp giderdi. Ve bence o da seni seviyor ama onun yapısında bu sevgiyi gösterebilecek bir yeti yok; ne konuşabiliyor, ne sarılabiliyor, ne gülümseyebiliyor… Bunu anlamanı çok isterdim, seni çok sevse bile, istese de gösteremeyeceğini ve bunun seni üzmemesi gerektiğini…”. 

-“O halde, onu bir oyuncak bebek gibi mi görmeliyim? Bebeklerim de benimle konuşmuyorlar, beni sevmiyorlar ama ben onları çok seviyorum ve onlarla birlikte vakit geçirmekten çok mutluyum… Hem bakarsın, belki öğrenebiliyordur bazı şeyleri ve bir gün belki sevgisini gösterebilir, ne dersin?”. 

-“Sen gerçekten akıllı bir kızsın”, dedi babam, “sabrı, umudu ve kabullenmeyi bu yaşta bu kadar mantıklı anlayabilmen ne mutlu…”

Doğruydu; uzun yıllar bu kabullenmenin, anlayışın ve sabrın umut dolu gücüyle yaşadım sevmeyi ve sevilmeyi. Sevilirken, kaplumbağa gibi olmaktan kaçındım; severken karşı tarafı zorlamadım, kurcalamadım… bekleyip durdum. Mutlu olmayı da becerdim hep. Beklentisiz, karşılıksız… Ama şimdilerde, ‘doğası gereği kabullenme’ yaşlarımın, yani avunma ve avutma çağlarının bittiğinin üzülerek farkındayım. Hayat bize aynı pembe gözlüklerin arkasından bakmıyor artık. Büyüdük ve küçük heyecanları yitirmekle, samimiyetimizden vazgeçmekle cezalandırıldık. Bebeklerle oynama yaşımı çoktan gerilerde bıraktım. Artık beklentilerim doğrultusunda bir yaşam, sevgiler ve dostlar seçmeye çalışıyorum kendime., doğasını kabullenmek yerine. Her kör satıcının bir kör alıcısı vardır, demezler mi? O halde gören gözleri kapatmak, ufka bakmamak niye? Alınabilecek tek bir mutluluk, paylaşılacak ortak tek bir an bile varsa, elindekine minnet niye?

Sevgisini önce kendine, sonra karşısındakine gösterebilecek; hissettirebilecek, hep hatırlatacak yüreklerden bahsediyorum... Bu bile başlı başına 'mutluluk' demek...

Sınırlarını zorlamazsan, genişletemezsin!

ÖzgeCân
Pazartesi, Mart 19, 2012 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XIV - Yürek Manikürü


Potkal Yazıları

-XIV-

Yürek Manikürü

- tam da uzadığı yerden.. kesip atmalı(ydı)m… -

Kâğıtların üzerinde davetsiz bir uykuya dalmışım. Gözlerimi gün sonuna açıyorum, masa lambasının kısık ışığı altında, kaldığı yerden kalemi uyandırıyorum anlama…

Telefon çalıyor… istemiyorum kimsenin sesine dokunmak…
Elim yarı uzanıyor telefona. Parmakların kavramayı reddettiği anda gözler yakalıyor ekranı.
Bir isim… Eskilerden, ama her daim kendini yenileyen, yineleyen… canlanan anlarım… anlarımda canlanan düş adam.. ‘sınırsız düş ada’m…
Üç boğucu tereddüt anından sonra yanıtlıyorum. Giydiremiyorum sesimi…
“Nasılsın?”, diye soruyor; bir soru olmaktan öte, beklediği cevabı almayı umut eder gibi… 
“İyiyim”, diyorum. İstesem de, başka bir şey, ya da beynimin içinde yalpalayan konuşma balonlarını ekleyemiyorum. Virgüller, kuyruklarını sıkıştırıp kaçıyorlar apar topar. Söyleyecek sözüm yok değil de, sanki sesim çıkmıyor.
“Bunu yapma”, diyor; “Boyutsuz kelimelerle geçiştirme beni!”.

“Ne duymak istiyorsun?”

Bu kez o susuyor. Onunkisi geçiştirmek için değil ama, onun kelimeleri artık hiçbir şeyi yansıtmayan sırsız bir ayna gibi artık, o bunu çoktan beri biliyor.

“O halde konuşalım. Denize düşmüşken, zehirlerine ekmek bandıkların… taşıyamadılar değil mi seni? Sen söylemeden bilemediler her şeyi. Benim gibi, sen “keşke” diyemeden öpemediler mi gözlerindeki nemi? Çıkaramadılar mı göklere? Ne yazık, ne zamansız hayal kırıklığı… Arka sokaklarında hangi filmler kapalı gişe oynuyor, hangi şarkılar listeden düşüyor biliyorlar mı? Yoksa tek kanal televizyon günlerindeki gibi, sen ne seyrettirirsen onunla mı yetiniyorlar? Aslında bunların önemi yok; ama, gerçekten iyi misin? Bana ihtiyacın mı var? Peki başka bir şeye… yoksa biraz gerçek sevgiye mi örneğin?

Oyunlarım, kurgularım, kostümlerim ve küçük hesaplarım yok. Çırılçıplağım, aynaya baktığımda ne görüyorsam, onu görsün istiyorum insanlar. Sen istediğinden farklı hiçbir şey göremiyorsun! Es kaza bir şeyler görsen de, yorumlayamıyorsun. Yoruldum. Attım kum torbalarımı, döktüm yapraklarımı… Hayır, gitmiyorum bu kez, ilk kez gitmiyorum. Mevsim değiştiriyorum sadece. Seninle Güneş bile buz kesiyor yüreğimde.

Bu tek kişilik olduğunu son sahnesinde anladığım oyunda, belki de senliliğin başladığı andan itibaren ilk kez, sahnedeki, sahnendeki, yalnızlığımdan ve savunmasızlığımdan korkmuyorum. Çünkü kesinlikle bildiğim tek bir şey var: Sevgiyi, dostluğu, ilişkileri hiç oynamadım. İyi-kötü hiçbir şeyin çetelesini tutmadım. İhtiyaç duyulduğunda vermek için, ‘ihtiyaç duyduğumda verilecek mi?’ diye sorgulamadım. İstenmeden vermeye çalıştım ama istemedim hiç. Rutine bağlamadım, ‘Nasılsa böyle gider’ zihniyetiyle uyutmadım elzem sorumlulukları.. Benden vazgeçilemeyeceğini bilerek ama bu gerçeği kendime unutturarak yaşadım her ilişkiyi. Ve seninleyken, özrü kabahatinden büyük çatlakları bile sabır ve sevgiyle kapattım ben. Kendi kaoslarımın içinden sana olan bütün duygularımı tüm saydamlığı ve gerçek hissiyatıyla çıkarmayı başardım ve onlardan ne anladığımı hep çok iyi bildim. Onunla neyi anlatmak istediğimi de. Anlatamadıkların için kızgın değilim, beceremediklerin için de. Ama kurtaramadıklarımızın potasında eriyip yittiğim için de beni suçlama! Unutma ki: Gidenlere seyirci kalmaktır en büyük acı! Acınken sitemin olan acımı şimdi anlamanı beklemiyorum. Bir fincan kahveye umursamazlığımı kattım süt yerine… birinin arkasından, “dur” denmesini bekleyerek giden, seyirci olmanın arabesk tadını çıkarıyorum.. Evet, git; geç bile kaldın!

Ben, yeterince kelime israf ettiğimden; o, söylenebilecek tüm sözleri çoktan tüketmiş olduğunu bildiğinden… vedasız kapanıyor telefon… hayır, ağlamıyorum; ağlamıyorum çünkü tanrıların ne vakti ne tahammülü yok boşa savrulmuş yüreklerden akan gözyaşlarına.

Uzun zaman sonra…

“Bir çiçeğe verdim adını... ve çiçeği sulamıyorum... penceremin önünde duruyor ve hayata karışıyor.. bitkisel hayata...” Öğrenmiş olmalısın: Zamanla azalmayan mutlaka çoğalır. Biliyorum, şimdiden özlüyorsun!

Dedim ya, bambaşka bir yerde, eskisine nazaran neredeyse tek başıma bir hayat sürdürüyorum artık. Yalnız değilim ama kalbim boş…  Tek kişilik yataklarda çok kişilikli bir ilişki belki, hepi topu bu! Dışarıdaki Ay’ı, hani dolun olan, camın önüne özenle yerleştirdiğim mumların ışık oyunlarıyla beraber seyrederek kaleme sarıldığım bu sabaha az kala, belki de onca seneden sonra ilk kez her şeyi kabulleniyorum… Boşa harcanmış zamanı, havaya savrulmuş anıları… Senin yüksek varyantlı siyahlarını da…

Seçilmiş olmak zordur, elenmiş olmaktan bile zor. Bu sensizliğin adı kimsesizlik değil. Ne sensizliğimden mesulüm, ne yalnızlığımın faili meçhul!  Özlediğimin yarısı kadar kalabilseydin kendini… Olmadı; birlikte neredeyse her şeyi başaran biz, bir arada kalmayı beceremedik! Bazen çok sevmek de yetmiyor balığım, bazen yaşatmak gerekiyor! Bazen, şapkadan çıkan tavşan misâli şaşırtmak gerekiyor. Bazen, kimi şeyleri ‘son kez’miş gibi yaşa(t)mak gerekiyor… Bazen.. çoğu zaman.. her istenen, istenildiği anda, düşlendiği şekilde ve yerde olmuyor, olamıyor. Belki kocaman bir bez parçasına yazıp duyguları Boğaz Köprüsü’ne asmak gerekiyor. Aslında sanırım önce hak etmek ve yine de kaybetmekten korkmak gerekiyor. Fazla güvenmemek gerekiyor, ne sevgiye, ne sabra, ne tarihe… Çünkü rutin sandığımız şeyler bir anda yok olabiliyor ve insanın dengesini en çok da bu kanıksanan alışkanlıklar bozuyor. Pişman olmayı öğretiyor insana gerçekliğin yok oluşu ve son pişmanlık hiçbir yalvarışa fayda etmiyor.
Deniz’i(mi)/zi/ özledim..
Deniz ki, ölürsem bir tek onadır, done(bil)ecek olsaydım.. bir tek.. sana!
Sana nasıl sarılıyorum, nasıl!
Gözaltlarından öpüyorum bıraktığın son hasretle... 







         ÖzgeCân’006 -Son Günleri-