Pazartesi, Mart 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları IV - Pacta Sund Servanda

Potkal Yazıları

-IV-

Pacta Sund Servanda

Pencerenin önünde okumaya çalışıyorum yazdıklarını, kazımaya anlam anlam dağarcığıma…

Pacta Sund Servanda diye başlamışsın ve devam etmişsin benim şarkımla…

Yüzünü Dökme Küçük Kız
 “Paylaştığımız gökyüzü, bizi birbirimize bağlayan... Uzak diye bir şey yok, olmayacak, unutma!” (Bu da benim en büyük yalanımmış, üzgünüm! 29.01’011) Özge Gündoğdu

Şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, bütün insanlığıyla geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.
Hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.

Tek mevsimdi hayat... soğuk bir gece yarısı, ürperen bedeni en huzurlu uykusuna dalıyordu. Üşüdüğünden habersizdi adam. Üşümek hiç bu kadar yalnız, hiç bu kadar dayanılmaz olmamıştı...
Öykü böyle başlamıştı...

Ben hep gitmek istedim, kaçıp gitmek bir kedi gibi sessiz, habersiz, nereye olduğunu bile bildirmeksizin, küçük olsun bir iz bırakmaksızın. Sen haklıydın, diğerleri gibi... Her zehirlenişimde ve büyüdüğümü hatırlatan bütün işgal mevsimlerinde yok oldum her seferinde. Balıklar için ağlamayı anlamsız kılan gerçekti belki de bütün sürgünlerimin nedeni...

Diğerleri gibi haklı oluşun söndürür içimde titreyen mumu, sen bunu bilemedin. Çünkü sen ve diğerleri vardı her gidişimde ve ben her gittiğim yerde bir tek sana razıydım.
“Önemli olan uzaklaşmak, kaybolmak, kaçmak hatta...
Gitmek özgürlüğü seçmek, bir şehri tam kalbinden, tam beyninden vurup gitmek...
Ama gün batımlarının hüznü, nereye gidersen git aynı çökecek yüreğine...
Gidenler değil, kalanlar terk edecek.”
Kalanlar da gitmeyi terk edildikçe öğrenecek küçük kız. Ve bil ki ardımda bıraktığım her suskun gece sandığından çok daha sancılı değdi yüreğime ve bakışlarıma.

Üşüyünce, sevgiye ve susayınca şefkate ya da sessiz sakin ve inadına hiçbir şey olmamış gibi dönmedim hiçbir zaman sana. Ben sana beş yaş düşlerimin her can verişinde, yüzgeçlerimde katran her kıyıya vuruşumda döndüm, her ölüşümde, her sürgün öncesinde. İçimde titreyen mumu bir kez olsun yaşatman için değil. Beni sessiz anlaman için... Ben bir tek sana döndüm her gidişin sonunda. Her dönüşümde bir sonraki gidişin erken acısını yaşadım seninle. Ben gitmeyi hiçbir zaman beceremedim, seni sevmeyi beceremediğim gibi...

Öznelerden geçeli çok oldu biliyorsun, oysa sessiz sevişlerimde bile sen hep vardın. Kar bir tek senin için yağdı Ankara’ya ve Ağustosun sıcağı senin için yaşandı bir tek.. garip, bilemedin. Hüznün mekânı olan café’de, defalarca başa sarılan o sessizliklerimizde hep anlamıştık oysa birbirimizi ve sevmiştik tükenen gözyaşlarımızı şefkatle...

Ve ben balığım bu şehirde öğrendim yalnız üşümeyi ve sevilmenin aksine sevmenin değerini. Her sürgün dönüşünde bu şehri yeniden özlemeyi...

Göğünde martılar hep kanat çırptı bu şehrin ve denizin kokusu hep karıştı soluğuma aksine.. Dediğin gibi balıksız deniz yoktur, balık varsa emin ol deniz de vardır! İşte bu yüzden beni özlediğin kadar özlersin bu şehri de ve beni sevdiğin kadar içten...

Hep karşı kıyıda yaşadım içimde yaşattıklarımı, yüreğimin kırsallarında ama karşı kıyıda. Nedenleri bırakalı çok oldu, sitemleri, isyanları.. Tek acı içinde taşıdığın. Başkasının acısına bir başkası olursun ya da bir başkasının düşüne. Biz sadece anlamayı başardık, oysa “anlamak çözmeye yetmez” ve haklısın yetmedi de balığım.

Bir gün gitmeyi, bir fırsatını bulur bulmaz ardıma bile bakmadan kaçmayı bekliyorum. Namluda kurşun gibi... Umarsızca saplanıp adına yaşam koyulan bedene ve bütün bir geçmişi tek hamlede buruşturup atıvermeyi turuncu belediye çöplüğüne...

“Gitmek düş demek, hiçbir yere gidilmese bile düşlere gidilecek”

Yüzünü dökme küçük kız, paylaştığımız gökyüzü bizi birbirimize bağlayan ve saçlarına dokunan benim, incitmeden kırmızı tokalarını.

Güvercinler uçar martıların yerine
Ne erkekler ağlamaktan
Ne kadınlar ayrılıktan korkar
İçindeki mum bir söner bir yanar
Kime dair çizgiler göz kapaklarında!
Güvercinler martı, balıklar kedi olur
Ne onlar duyar ne de ruhun
Umutlar da unutulur kuytularda
aynadaki hüzün sırasıyla sancılar
korkak alıştırdığın düşler vurur kapını
hayat bir kere yetim bırakır adamı
bir kez kanar kapanmayan yaralar
düşler düş olur aynalar sancın

GhD

Potkal Yazıları
–IV-

“Koskoca bir okyanusun ortasında, tam olarak nerede olduklarını bilmezler balıklar; ama yine de kaybolmazlar... Ne nerede olduğumu biliyorum dostum, ne de kayboldum. Geçtiğim yerlerde bıraktığım o kuyruk izi yeni bir dalgayla siliniyor gibi. Nereye gittiğime dair en ufak bir fikrim yok. Bildiğim; daldım okyanusa, saldım akıntıya... Akıntıya karşı koymak değil ki işim: Balıklar kürek kullanmazlar!” ÖzgeCân

Ne kar, ne kor güneş.. turuncu çöp tenekelerinin de dediği gibi.. Ankara hazan, Ankara hüzün kenti... Bak ne çok ayrıntı değişti benden sonra, ben giderken yeşildi, şimdi hazana kesen o çöp tenekeleri. Bir kez daha düşün şimdi: Giden miydi terk eden, kalan mı gideni ‘nasılsa giden tek eder’ yanılgısıyla daha önce terk etti? Benim için durum biraz farklı galiba... Ben giderken bile kalan tarafı oynadım hep; bırakılırken de gidenin yerine koydum kendimi. Acıları hafifletmek için değil, nefretin dozunu azaltmak için belki. Kimsenin hesabı tutmadı bende ve öğrenilmiş bütün kuramlar hurafe oldu. Bu yüzden kimse neden gittiğini ya da kendisinden neden gidildiğini bilemeden yaşadı vazgeçmeyi... Sen bile! Baksana, ‘diğerleri’ öznesinde herhangi bir imgeyim ben de! Hâlâ mı anlamadın balığım; gerçekten sevmiş ve ‘her şeye rağmen hâlâ’ seven insanlar, birbirlerini, isteseler de, asla terk edemezler. Nefret ya da sevgi, duygular yoğun oldukça, aslında fark eder mi? Dönüşlerin olduysa gidebildin demektir, ben daha deneyemedim bile senden gidebilmeyi!!!

Balıklar için ağlamayı anlamsız kılan o gerçek, balıklara ağlamayı unutturur diye korkuyorum. Kim garanti verebilir nebula yüreklerin bir gecede kurutamayacağını tüm denizleri?! Haklısın, balıksız deniz yoktur. Peki hiç düşündün mü denizsiz balıkların yosun bağlamaz çaresizliğini!!?

Beni sevmeyi beceremediğinin doğru olmadığı gibi gitmeyi beceremediğin de yalan! “Gitmek” bırakmaktır birini kendine, yerinden hiç kıpırdamadan bile! Beş yaş düşlerini yitirdiğini söylerken ne kadar yanıldığını diğer düşlemelerin anlatmıyor mu sanıyorsun! Boş versene; o şehrin göğünde martılar hiç kanat çırpmadı, hiçbir zaman bir deniz sesi olmadı kulaklarımızı yalayan, yalan mı? Yalan tabi, düşler yaşamanın ta kendisiydi ve biz bastıra bastıra yaşadık. Hayat biraz da ‘en çok kendimizi kandırmak’ tan ibaret değil mi?! Öznelerden de vazgeçemezsin balığım, yüklemleri kim sırtlanacak onlar olmasa! Ne Ankara’nın ayazı, ne Ağustos sıcağı.. bilmez olur muyum nelere gebeydi o hazin hüzün sabahları! Kırgınlığım, doğumlarda hep yalnızdık ve küvezlerde büyürken yalnız doğurduğumuz acılarımız, hâlâ paylaşmakta zorlanıyoruz. Karşı kıyıların ışıkları hep daha çekici, daha duygudaş görünür, deniz çocuğuyum, bilirim. Ama yine de kimse tek bir kulaç atıp tek bir kürek sallamaz, ona yanarım. Sorarım sana, sen de mi balığım? Kalmadı mı yüzgeçlerinde karşı kıyılara geçme hayali, yok mu solungaçlarını hayata açan o farklı rüzgarın nefesi? İlginç olan ne biliyor musun? Bakışlarımızın değdiği yer aynıyken gözlerimizin birbirine farklı yansıması. Nedenleri bırakabilmiş olsan, isyanları ve sitemleri.. bu satırlar yayılır mıydı buruk mürekkep kokusunu her bir noktasında taşıyan? ‘Anlamak çözmeye yeterdi’, diye karşı koymak bile fazla! Aynı şeyi anlamayı başarabilsek, çözümlere ihtiyacımız olmayacaktı...

Düşlere gitmeyeceğim, gidemeyeceğim biliyorum; her şey bir plana denk düşer de, kurgulanamaz hayaller! Hep düşler geldi bana, ben tek adım atmasam da onlara ve anlamadığımı düşünsen de biliyorum kırmızı tokalarımsız saç tutamlarımı şefkatle okşayan parmaklardaki sevgi dağarcığını. İşte bu yüzden duyumsuyorum o tokaların çocukluk kokan kırmızısını ve sırf ‘sen’ yüzünden izne çıkamıyor kalemim, ne de nefes alabiliyor özlemim! Bir mum, titriyorsa eğer, son ışınımlarını yaşamıyor mudur zaten! İsteyerek ya da farkında olmaksızın söndürüyorsam içindeki o cansız ışığı, seni karanlıkta bırakmak amacımdan değil, belki de hiç sönmeyecek bir yürek ateşiyle aydınlatmak içindir. Düşünmeyi bile denemedin... Hangi şehir bizim yüzümüzden kan kaybetti düşünsene! Nice yürek imitasyon nakiller yaparken kanı çekilmiş kentlerin iliklerine, senin bir akşam hüznünden intikam alma gücün var mı? Düşünsene balığım, günbatımlarının o “nereye gidersen git, aynı” çöken hüznü de olmasa, nasıl bileceğiz insanlığımızı!

Ne kadınlar ayrılıktan, ne de erkekler ağlamaktan korkmuyor artık, haklısın! Ama ben aynı balık kalbini kaybetmekten korkuyorum, uzaklık iletişimlerin önüne iyiden iyiye geçince. Bu yüzden serzenişler yüklüyorum uzun soluklanmalardan sonra her numaramı çevirişinde;  sesin, batan bir gemiden gelircesine yüreğimi de alabora ettiğinde... İstemez miyim sanıyorsun adresim olsun uyuyamadığın gecelerde bana sarılışın, ya da gülümsemeni yanaklarımdaki o iki derin izde taşıyayım?

Ciğerlerimde koyu gri bir dumanın pusu, dudaklarımda akşamdan kalma anason kokusu, gözlerimde 20’li yaşların yaşam korkusu... Ne yazarak ne sesine dokunarak anlatabilirim sana bana yazdığın bu son mektubu...  Biliyorum, hırçın bir okyanusu bardağa doldurup kana kana içemedik; rüzgârla bir olup saldıramadık yel değirmenlerine daha... Ama satır aralarına nice duyguyu sığdırdık biz, kahve molalarına hayatın bizzat kendisini... Anlamsızca konuştuğumuzu sanırken bile, anlamın ta kendisiydik..

Geceler.. Ne kadar uzun olursa olsun, yağmur ne kadar sürerse sürsün, hasret de bıraksan neşeye.. yanındayım.. bilmediğini söylerken bile... biliyorsun!

Gittikçe artan ama gittikçe daha az acıtan bir özlemle.. balık kalbiyle...


Pacta Sund Servanda         : Söze sadakat, ahde vefa anlamındaki Latince hukuk terimi
:İki tarafın yapmış oldukları anlaşmanın şartlarına uymakla yükümlü olduklarını belirten Latince kelime. ama bazen uzun süreli akitlerin sürdürülmesi, bir taraf için o kadar çekilmez olur ki, pacta sund servanda ilkesinden sıyrılıp, akdin, mahkemenin de onayıyla emprivizyona uğraması söz konusu olabilir.

ÖzgeCân’004

0 yorum: