Dün öğleden sonra evimi taşımak zorunda kaldım :( Oteli tamamen kapattığımız ve sadece on kişi kaldığımız için hepimizi bir binaya toplamaya karar verdiler. Diğer binaların ve evlerin elektriklerini de sularını da keseceğiz.
Toparlanırken.. bu kadar seyyah ve seyyar biri olmama rağmen, içimde ve geçen kısa zamana rağmen hayatımda yerleşik yaşamayı ne kadar seviyor olduğumu fark ettim. Eşyaları toplamak kolaydı ama detaylar ve anılar -evimin 5 aylık mazisine rağmen- yordu açıkçası. Nereden, kimden, neden ve ne adına ayrılıyor olduğumun bir önemi yok, -daha iyisi için bile olsa-vedalar canımı hep, hâlâ yakıyor... Ve kim ne derse desin, aslında elinizin altında duran, hani böyle bir şey olmasa hiç atmayacağınız, hiç vazgeçmeyeceğiniz eşyaları, notları, hatıraları ve duyguları da bir çırpıda geride bırakıyorsunuz. Çöpe atıyorsunuz, aceleyle unutuyorsunuz, 'aman sen de'ciliğe dönüşen heyecanlı bir acelecilikle bırakıveriyorsunuz. Tam ayırdında değilim ama bakalım neler kaldı eski evimin duvarlarında, pencere camlarında, belki yatak altında ya da komodinimin alt çekmecesinde...
Bu akşam beyaz şarap açıp kocaman otelde on kişiden biri, üstelik tek bayan olmanın yalnızlığını kutlayacağım. Hatta ağlayacağım belki biraz, geçmişi anacağım, hayıflanacağım, gülümseyeceğim, sırıtacağım... belki tam 19 ay sonra bir kaza çıkacak parmaklarımın arasından ve yazı yazacağım... Deniz diğer evimde olduğu gibi her bir taraftan kucaklamıyor bu sefer. Yalnızca balkona çıktığımda göz göze gelebiliyorum mavisiyle ama burada deniz 22adım, yani ne zaman istesem kucaklaşabiliriz kendisiyle...
Birkaç kadeh beyaz şarapla (Tokat üzümlerinden, özel seçim) “yeni yaşam alanıma hoş geldim” kutlaması düzenledim kendime -ne kutlama(ydı) ama!-. Uzun, upuzun bir banyo sefası yapıp, envaî çeşit duş jeli, şampuan, krem, losyon, yağ vs... uyguladıktan sonra.. pijamalarımı giymedim; çok da süslü olmayan ama buradaki gündelik giyimimden biraz uzak bir şeyler yakıştırdım kendime. Çok hafif makyaj yaptım: Allık, ruj, rimel. Saçlarımı toplamadım...
Ateşin ve kokunun tılsımına kaptırmak için kendimi, şöminenin üzerindeki mumları ve tütsüleri yaktım. ‘Rastgele’ moduna ayarlanmış müzik çalardan küçük welcome partime muhalefet bir şarkıyla yaptım açılışı, istem dışı: Air Supply – Goodbye (Mutlaka dinlemelisin(iz)) ! Sırtımı balkon kapısına dayayıp, ışığı hani neredeyse içime düşen dolunaya kaldırdım kadehimi ve bir parça gözyaşı döktüm tüm vedalara... Uzun uzun seyrettim dolunayı ve denizin üzerine nakşedişini hüznü...
you would never ask me why
My heart is so disguised
I just cant live a lie anymore
I would rather hurt myself
Than to ever make you cry
Theres nothing left to try
Though its gonna hurt us both
Theres no other way than to say good-bye
My heart is so disguised
I just cant live a lie anymore
I would rather hurt myself
Than to ever make you cry
Theres nothing left to try
Though its gonna hurt us both
Theres no other way than to say good-bye
"Oysa ki veda yoktu, dönüp bakmadı bile!" diye seslendi yatağın üzerinden Teddy. Umursamadım. Kıskançtı Teddy, yaraya tuz basmayı sevecek kadar gerçekçiydi. İki dalga vuruşu sessizlik girdi araya, Teddy’ye cevap ya da kulak vermek yerine bir sigara yaktım. “If you wait for me...” dedi Tracy Abla, o her acıya değen ama acıtmadan dokunan sesiyle...
If you wait for me
Then I’ll come for you
Although I’ve travelled far
I always hold a place for you in my heart
Although I’ve travelled far
I always hold a place for you in my heart
Remembering your touch
Your kiss, your warm embrace
I’ll find my way back to you
If you be waiting
Your kiss, your warm embrace
I’ll find my way back to you
If you be waiting
"Eğer beni beklersen’li cümleler kursaydı" diye soruverdim kendime, safça, kendi canımı acıtmaya güdümlü... Öyle uzaktan, derinlerden, öylesi özlenmiş, özenilmiş, içten ve o kadar ‘inanılmaz ama gerçek’ duygular geçti ki içimden... “Demedi işte!” dedi Teddy, “Kes artık, yalnızca kendine vurgun bir megaloman olmaktan başka çaren yok, çünkü birini sevmek karşındakini güçlendirip yükseklere çıkarırken, seni zayıflatıp aşağılara çekiyor; çünkü senin sevgin öyle kocaman ki, sarılışı herkesi korkutuyor; çünkü bu dünyada o kadar az ‘gerçek ve çıkarsız’ olan kaldı ki, senin içtenliğinin süresi dolar korkusuna bir anda tüketiliyor; çünkü zekâsını gizleyemeyen aptaldır; çünkü senden başka herkes büyüdü, oyuncak ayıları küçümseyip masallaraysa hiç inanmıyor; çünkü sen hatalarını tekrar......” Teddy’ye öyle bir bakış attım ki -acı dolu mu, öfke saçan mı, ölü gibi mi- susmak zorunda kaldı. Chapman Abla’dan çıkarırcasına hıncımı, parçayı yine rastgele modundan değiştirdim. “How can you mend a broken heart” diye sordu Al Green!
And how can you mend a broken heart?
How can you stop the rain from falling down?
How can you stop the sun from shining?
What makes the world go round?
How can you stop the rain from falling down?
How can you stop the sun from shining?
What makes the world go round?
Beni bir gülmedir aldı. Sevgili obsessive’e yollamak için arka arkaya dizmiştim bu şarkıları, rastgele modunu da kapatmıştım, ardından da James Blunt geleceğini düşününce gülümsemem iyice arttı, keza ‘stop’ tuşuna basmasaydım:
Did I dissapoint you or let you down?
Should I be feeling guilty or let the judges frown?
Goodbye my lover
Goodbye my friend...
Goodbye my friend...
“Bu kadarı yeter!” diye düşündüm kendi kendime. Hoş geldin partisi mi, elveda merasimi mi belli değil! Makyajımı temizledim, üzerimi değiştirdi, film seyretmek istemedim, kitap okumak hiç gelmedi içimden, yazmak istedim, beceremedim... Öyle kala kaldım boşlukta... Düş Sokağı Sakinleri’ni açtım ve yatağa uzandım... Teddy’ye sarıldım; ne ben konuştum, ne o bir şey söyledi...
Bağışlayın beni, sevdalarım
Kendimi parçalara ayıramadım.
Alın gidin korkularımı, saçlarımı ellerinizle okşayın.
Hiçbir ayrılık yeniden yaratmıyor artık beni.
Sonra... buraya ilk geldiğimde uzunca bir zamanımı alan o kitap ilişti gözüme (İçimdeki Gürültü, Yasemin PULAT) doğruldum, altını çizdiğim yerleri yeniden okumaya başladım. Elim kâğıt kalem istedi, kalktım bilgisayarın başına oturdum. Sonra onları alt alta yazdım, kopyala-yapıştır keyfiyle (kendi yazılarımın hiçbirini bilgisayarda yaz(a)madığım için) bir araya getirdim, kendi cümlelerimi de koyuyor olduğum fark ettim geçişlerde, iç çekişlerde... Ortaya değişik bir yazı çıktı. (Louis’ye yapmıştım benzerini, aynı kitaptan...) Derleyip toplayabilirsem paylaşırım sizinle de... Şu anda “Vine Head” modundayım, çıkınca bir göz atarım...
Hüznüm kızdırmasın, üzmesin, endişelendirmesin ne seni, ne de seni, hatta kimseyi... Bazen bu şekilde temizlemek gerekiyor belki de ufacık olan ama haddinden fazla can yakan, rahatsız eden, batıp duran kıymıkları... Bugün yeni bir gün, birazdan largo gelecek, kimbilir nasıl keyifli bir gün geçireceğiz beraber, ve bir sürü keyifli günün ardından “devede kulak” yasasına mecburen uyacak henüz kırkı çıkmamış duygular : ) Sonra “Life goes on” modunda “A life so beautiful” nidaları yayılacak etrafa dudaklarımın arasından... Belki bir süre daha, ama kısa bir süre daha, hüznün, hazımsızlığın, kabullenemeyişin, anlayamayışın, hem kendimi hem diğerlerini affedemeyişin melankolik notalarını, sitemkâr satırlarını, hayal kırıklığının alt yazılarını mırıldanmaya devam...

0 yorum:
Yorum Gönder