Deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Eylül 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları X - İç/dökümü

Potkal Yazıları

-X-

İç/dökümü

Sürekli nükseden bir geçmiş, hepsi bu!

Şimdi sen, kırgın yüreğinin yorgun kanatlarını dinlendirirken yabani ağaç dallarında; ben kesik kesik soluyorum mutluluğu. Göçmen düşleri izliyorum hüznün güvertesinden. Bu seferden kimse sağ çıkamayacak!

Çünkü çok özledim.

Eskisi gibi cümleler kuramıyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil zaten nicedir. Başımı dayadığım gökyüzü avutmuyor, kokunu soluyan rüzgâr dindi, ve deniz… ben yokum diye mi yanında, sinsi, sessiz ve bu kadar kimsesiz?

Sevmekle kabullenmek arasında, ani git-geller girdabında, kendimi arıyorum. Bir tek sözcük arıyorum her şeyi kapsayacak… Olmuyor; bu kadar büyük bir iştahla kitaplar okumanın o kelimeyi bulmaya hiçbir faydası yok! Umutsuzca deniyorum. Boşuna okuyorum sanki hayatı, insanları ve satır aralarını. Kimse ve hiçbir şey, yazık ki, asla göründüğü gibi değil.

Gerçekçi masallar, hepsi bu!
Aslında hepsi bu de değil!

Şimdi, neredeyse aynı kokuyu duyumsarken gözkapaklarımızda, böylesi bir özlemin farklı bir adı olmalı değil mi? Bunca uzun bekleyişin, böylesi kadim bir bağımlılığın bir farkındalığı… Belki de ikimizden biri fazla bu hikâyede. Ya da, daha doğru bir deyişle, korkarım bu hikâye fazla ikimize de! Cümleler bizi taşıyamayacak kadar boyutsuz, fakında mısın; artık hiçbir tümce heyecanlandırmıyor bizi. O kadar yalın, alışılmış ve ifadesiz… Anlamları genişletemeyecek kadar kendi içimize kapandık biz de. Pes etmeliyiz artık, tek bir sözcük bile bırakmadan birbirimize.

Uzun yürüyüşlere çıkmalıydık seninle. Geçmişin o çocuk elini bırakıp deniz kenarına kadar yürümesine izin vermeliydik.

Bizim yarınımız yok, biliyorum ama bugünümüz de, bugünümüz bile yok!

Sürekli nükseden bir alışkanlık, hepsi bu!

Hepsi bu olsaydı keşke!

ÖzgeCân’006
Pazar, Ağustos 28, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları IX - Ada*'ya Doğru

Potkal Yazıları 

-IX-

Ada*'ya Doğru

-I-
Geçmişin Tecrit Odasından Kurtuluş
Kamera Arkası

Nicedir farkındaydım, son nefesini veriyordu U/mut, soğuyordu ayrılıklardan çaldığımız artı’k zaman… Soluyordu mevsim, yılların yorgunluğundan… Son demine savaşıyordu cân, ikimizden doğan, habersiz sonsuzkunluğa yol aldığından! Çaresizliği yadsımayan o küstah imkânsızlığa inat, heba edilmiş duygulardan, mucizelerden ve zamandan medet umarak, direniyordum yok oluş/un/a…

Eceli gelen aşk… susar. Ve, gittiği yerden dön/ül/mez geriye!

Önce düşlerin dili tutuldu, sonra tenhalaştı ve derin bir sessizlikle karardı yürek koridorları. Sabrın tehlike çanları, aleni, çalmaya başladı. Alış/tır/mıştım her isyan öncesi başlayan bu her tatlı düşe kan/ay/an suskunluğa. Bir gün, sonunda isyana gerek kalmayacak ve o sessizlik hiç sonlanmayacaktı; biliyordum. Beklediğimden erkendi sadece, yoksa hiç şaşırmadım! O gece, koca bir hıçkırık olup çıktı ayrılık boğazımdan. Her şeye rağmen devam eden zaman, sensiz bir hayata başlamıştı sen derin, ben rutin uykularımızdan uyan/a/madan.

Bazı gecelerin sabahı olmaz. Kendi karanlığında kalır maz-i-nsan. Aldanma, yalnızca gökyüzüdür aydınlanan!

Ölüye saygı adına, son kez anımsıyorum seni bu gece… C’ansız bir sevinin başucunda sabahlayacağım bu gece, ve yarın sabah kıvırcık kızıl saçlarını omuzlarına sarkıtmış, kırıta sırıta doğacak Güneş; perdelerim kapalı olsa bile! Ve ben, içimdeki tüm kirli kanı gözlerimden akıtmış olarak, tertemiz bakışlarla okumaya başlayacağım her satırın sonunda devamını yazmaya kurulu yeni bir hikâyeye…

Çünkü artık ne tutulacak bir söz, ne bir umut… direnç kalmadı.
Bitti (c)esaret!

-II-
Mevsimini Arayan Düş
(Heye)Canlı Yayın

( Bastille Palace’da bekliyorum / Aşka bilenmiş kör bıçağı / Sana kavuşmak umuduyla / Sen umuduyla… yazmıştın yeşil bir kalemle, sarı bir kâğıda. Ve o zaman fark ettik ikimizin de büyük A’ları aynıydı ‘Aşk’ yazarken.)

İlk ayrılığımızdı, ilk ve en zamansız. Sonrasında ne çok umut girdi aramıza ve ne çok yabanıl soluklanma… Dışarıda kar vardı. O yılın ilk karı, yılın son takvim yaprakları… Bir kar düellosunun sonrasıydı. Sırtı birbirine dönük, üçten geriye heyecanla saydıktan sonra fırlatılan kartoplarıyla birbirini vuramayan kahkahalar… -‘Kazanan kadını alır’dı-. Bir kar korkuluğu yaratmıştınız benden, hunharca devirip o sokak lambasının hemen altında; yarım ekmek döner ve üç ayranın üzerine, tatlı niyetine yedirdiğinizi söylemiştiniz karları… Gürültülü neşemizi yer yer sessiz bir hüzün devralıyordu ama hemen başımızdan savıyorduk. Son âna kadar, hepimiz farkındaydık ama tadını çıkarıyorduk. Gece yarısına yaklaşıyordu zaman. Merdiven boşluğuna bakan masada, ikimiz, iğreti oturuyorduk. Kapının yanında duran bavulları bir telâş almıştı; garson, hesap kutusunu… O ana borçlu kalmak, geri dönmeye mecbur olmak adına o gece belki de hesabı ödememeliydik… Ne z’amansız bir gidişti o, ne hesapsız… Oysa ‘re’ telinden mırıldanırken biz içre şiirleri… belki de-keşke kar kapasaydı yolları, ben gidemesem… Ortası camdı masanın, şimdi öyle değil sanırım. Her şeyi değiştirdiler, Lamba 3’ün yerini bile! Her şey değişti. Biz de (mi) aynı kalamadık o günlerden hayata farklı bir fotoğraftan yansıyan… Hoş geldin!

Bil ki: Bensiz mutlu olmayı beceremediğin için kırgın ve kızgındım sana; sensiz bıraktığın için değil!

Seni sevdiğim için değil, seni sevdiğim gibi sevmeye cesursan beni… Hadi! Tabiri de tatbiki de caiz artık infazı uzatmalı ayrılıkların. Her yarın kendini bir diğer yarımla tamamlar. İşte bu yüzden, gitme!
Bu kez bırak
koparsın
yürek
ipini
benden değil
/benden değil/
bizden
gitme!

Dönüşüm bir tren istasyonuna olsun istiyordun belki, bir sabah ayazına… Gelişim bir vapur çığlığı şimdi, bak, yüzerek vuruyorum kıyılarına… Sen, İstanbul’un hangi ucundan tutuyorsun kimbilir… Ben, ne zaman dokunmaya çalışsam bir yerinden, yapışıp kalıyor Boğaz’(ım)da bir eski hüzün… Göğünde martıların kanat çırpmadığı o şehrin… ben, bizim deniz/imiz/i özledim.
Deniz ki..
Ölürsem bir tek onadır;
dönersem..
Yalnız sana…

Tamamlanacak o şehir de, geri dönebilirsek
//geri döndüğümüzde//
birbirimize…

Yürüyorum Ada’ya doğru, ardıma hiç bakmadan. Uçan balonlardan bile vazgeçebilirim ya da pamuk helvadan. Üstelik sarı lâleler falan da istemiyorum Çiçek Pazarı’ndan… Sadece, adam gibi “Seni Seviyorum”, demek istedim; sen sormadan, beklenmedik ve bu kez telefonu kapamadan…

* Yerini hatırlıyorum ama adı çok zordu. Sahi, neydi o adanın ismi? Bu arada, adanın dışişleri bakanlğından hâlâ cevap gelmedi :)
ÖzgeCân'006
Pazar, Mayıs 01, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VII - Agrutra Mirva

Potkal Yazıları

-VII-

Agrutra Mirva*

“Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir…”  ÖcG

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımın son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son hikâyemdir!

Gece… Sularda bir yosun gibi hıçkıra hıçkıra, son bir umutla, gelmeyişini beklerken, dönmeyişini özlerken… kalbim ufkuna battı, gözüme uyku… Gözlerimi araladığımda, biri çoktan altını yakmıştı güneşin, tavşankanı bir gün demleniyordu ufukta. Vazgeçmek ve direnmek zar atıyordu terasta. Bir paragraf içine yerleşmeyi bekleyen söz dizimlerim ve çoktan noktası konmuş yazıların sabah gazetesi niyetine bırakılmıştı kahvaltı masasına. Bir yudum aldım orta şekerli sabah yalnızlığımdan… kalemi belinden kavradım.

Badem ağaçlarından bahar dalları toplamıştım dün, sana rağmen, sana. Sana göndermek için aldığım kitabın arasına kurumaya bırakırken fark ettim: Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir… Saat değil, zaman farkı var aramızda.

Ağrılı bir geçmiş, sancılı yarınlar… ‘Nereye kadar?’, diye sordu nicedir paylaşamadığımız gökyüzü, nereye kadar! Bir neşter kadar keskin ve temiz oldu kararım; orada kış, burada neredeyse bahar. Seni bilmem ama ben artık pek üşümüyorum.

Evet, “şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, ‘bütün gerçekliğiyle’ geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.” Haklısın; “hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.” Hak ettiğimi değil, hakkım olanı bile alamıyorum! İsteyemiyorum.. nefsim kırılıyor.

“Başkasının acısına başkası olmak, ya da bir başkasının düşüne… Arta kalanları yaşamak yetti artık”. Çünkü emin ol, “kıymık gibi batıyor yüreğime”, peşime taktığın bu iğreti yalnızlık! Usandım, sadaka gibi önüme atılan paylaşımlardan. Hadi, adam gibi paylaşalım bari ayrılığı: Sen acılarını bensiz yaşa, ben sensiz düşler kurayım!

Ben de “bilmiyorum ne zaman pusuya düşürdün bizi. İçinde çözemediğin bir hesabın var, çözdürmediğin; kim kimi gırtlaklayacak…” korkuyorum, ecele faydası olmuyor. Cinayetsiz bir ölüm istiyorum, cinnetsiz. “Gidişimi sen hazırladın” ama tetikte kurşun sende kalsın. Belki bir başka vedada harcarsın! Nasılsa hep bir sonraki ayrılığın erken sızısına hazırsın…

Doğruydu; “doğduğum şehir bile…” anımsadı belki ama “tanımadı beni”. Umurumda mı? Bu kıyı kasabasının bana kucak açışı hep aynı. Yaktım gemileri, dönüş olsa da geri… dönen olmayacak! Gelmek istersen… dönmek.. otobüs terminali bekleyecek seni.

İflah olmaz bir hüzün, ne zaman (c)anıma yapışsa.. derin soluklar (ç)almak gerekiyor hayattan. Bilirsin. O zaman, hep, buraya (k)açıyorum yelkenlerimi. Burası Bodrum… burada her kediye balık, martılara simit… burada herkesten bir parça, kimseden bir bütün var. Hayatın ta kendisi lokantasında bol kepçe yalnızlıklar, Arjantin bardaklarda yudum yudum tüketilen mutsuzluklar var. Kimsenin olmayan ama herkesi sahiplenen bu kentte yüreğim özgür artık. Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yosunlu akşamüstleri… Seni yalnızlığıma dâhil etmeyi de öğrendim, yokluğunu yok saymayı da! Öğrendim sessiz başıma yürümeyi dalgalarla, iskeleler boyunca…

‘Gitme’, deseydin de gelirdim, mecburiyetten; ama hemen dönerdim varlığına, sen gittiğimi bile fark edemeden… Hiçbir şey demedin.. Hâlâ… Şimdi kalmak için bahane de aramıyorum. Kendime iş bile buldum. Göz kenarlarımda yürürken anıların sessiz turistleri; yokluğunu bir kokart gibi astım boynuma.. antik acıları, yüreğimdeki cam batıkları, mumyalanmış umutları kapsayan istikâmetlerde rehberlik yapıyorum. Bilirsin, müşterisi her zaman bulunur, dramı kıvamında hikâyelerin; çok şükür, işsiz de kalmıyorum.

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımı(n) son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son tuhaf hikâyemdir!

Ve sen... damarlarımdaki balıkadam… eski bir umutla boğulduğunu sanıyorken hâlâ… ne yazarak, ne sesine dokunarak… ulaşamıyorum sana! Sırf bu yüzden bile kızamazsın yokluğuma. Senin her suskunluğunun bir bahanesi, benim her yok oluşumun bir aslı, bir anlamı var. Yazdıklarını yaşayan sen, yaşadıklarımı yazıyorum diye mi bir türlü anlamak istemiyor beni! Kitap aralarında nice heyecanla kuruyan ama mutfak raflarında unutulan bahar çiçeklerine iyi bak. Çünkü sahip çıkamazsan, onlar da, hep acıtacaklar seni!

*Anlamı bize saklı olsun ama Aperatif Şiir’e istinaden sen de bu yazının isim babası ol. Şiir adam, sevgili İsmail ÖRNEK…

ÖzgeCân’005
Çarşamba, Nisan 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VI - Advaita Vedanta

Potkal Yazıları

-VI-

Advaita Vedanta*

“Yüreği kaleminden, bakışları sözlerinden daha derin, daha benim adama.. SANA… Daha ilk cümlesinden anlayacaksın, bir tek sen, geri kalanının sadece sana yazıldığını…” ÖzgeCân

Şair çoktan sustu; ressam oldu şiirin kalemi; yarım kaldı beklenen senfoni… mağdur(e) sanık sandalyesinde buldu kendini. Kimse bir şey anlamadı. Hiç konuşmadıklarımızı yazı(yorum) şimdi..

Uzak bir ülkesindeydin hayatın… İlk kez benimkinden sıcak bir iklimin kollarında, kimbilir hangi efkârın büyüsünde acı dolu ayinler düzenlemekteydin düşlerine; kim bilir hangi yürek atışıyla terliyordu kasılmış avuçların… Ben, ıssız deniz kenarlarına taşlar biriktiriyordum sessiz fırtınanın sözsüz acı dalgalarıyla. ‘Yenilgiler yalnız yaşanır’ dı ve sen yine kendine has bir terk edişle, her zamankinden elzem, yoktun! Üşüyordum sırtımdan içeri. Sonbahardı. Son bahar gibi kokuyordu. Eylül bitmemişti daha. Ama kısır bir doğurganlıkla bir kez daha kışı erken yağdırmıştık damlarımıza. Kimin ne kadar çok soğuduğu değildi önemli olan.. birbirimize sığınıp ısınmaktansa, yabanıl soluklarda bambaşka üşüyorduk. Birbirimizi cezalandırdığımızı düşünürken en çok da kendimizi acıtıyorduk. Zaman kaybetmek istiyorduk sanki ‘ne olacaksa olsun’ du çabasızlığımız. Kazanacak maçlarımız vardı ama kaybetmeye razı oynuyorduk ve bu cüretkârlığımız intikam alıyordu daha uyuyamadan esir olunduğumuz kâbuslarımızda… Geçmişten bugüne tepmeye her an hazır,  eski(meyen) tecrübeler zembereğinden boşalmış ve yazık, kabuğunu kaldırmıştı zar zor yunduğumuz acıların. Çatlıyorduk en güçlü yerimizden. Farkında değildik kan kaybettiğimizin. Öperiz ve iyileşir sanıyorduk.

İlk geceler kalbim ufkuna battı uysal salınışlarla. Çiğnemeden yuttum kırgınlığımı. ‘Uyurum ve geçer’di; hep öyle olmadı mı? Ama insanı uykusundan eden o sancılı hazımsızlık başladı. Tek nefeste içime çektiğim bu rutin kabulleniş kronik astıma çevirdi, ne zaman aklıma gelsen, soluksuz kalıyordum! Çaresizliğin öfkesi infilâk başkaldırısıyla kabarıyordu ciğerlerimde. Her ağlayışım ayrı bir umudun ırzına geçiyordu, her iç çekişte kanımı zehirliyordu yokluğun. Seni düşünmek yoksunluğumu azaltmıyordu hiç, ilk kez, kendi sesimde yankı buluyordu yok olmuşluğ-um-un-umuz…

Sanrılarımdan silinmiyordu sesindeki öfkenin rengi. Yaşamadığın bütün kışlar adına ayaza bileyerek yüreğini, sokulduğun sessizliği sırtına saplayarak, arkamda gece bırakıp gitmeyi isteyecek kadar.. gerçekten acı istiyordum. Yapamadım. Sessizlik gitmekle eküriydi nasılsa.. Sustum… Severken susabiliyor da, sevdiğini kasten yaralayamıyor insan. Hayatımı sensizliğin, yüreğimi öfkemin hışmından, seni can havlimden sakınmaya çalışıyordum. Ama unutuşla çaktığım tüm isyanlar bir bir çıkıyordu yerinden; sadece izi kalan eski yaralar da sızlıyordu ince ince. Kime baksa azarlıyordu gözlerim, sana bilediğim bıçaklar başkalarının vücudunda kan buluyordu… Ya bitmeliydi.. ya, bitmeliydin! Yıllık iznimi aldım hayattan. Günlerce süren bir gece yarattım ikimize kapalı perdelerin ardında. Işıkları hiç açmadım, içinde titreyen mumu yaktım başucuma. Haberin bile yoktu;  seni, harflerini, göz dizimlerini yatırdım uykuya yasak yatağıma. Koca yudumlar aldım tek buzlu rakılardan ve kesif soluklar, yıllanmış anılardan.. Tutunmak lazımdı bize bir yerinden, tutmalıydın beni. Dilimin ucundaydı gözyaşlarım; hani kendimi tutamayıp bıraksam, yüzünü dökecekti o küçük kız… Boğulacaktık!

“O korkunç sessizlik beynimde kaçıncı kez yankılanıyordu” hatırlamıyorum, “içimdeki çaresiz umuda bu kez sarılamayacak” kadar uyuşmuştu kollarım.. “Senin adın ‘aşk’, dar ağacında bile gülümsemeyi bilen küçük kız”, diye fısıldadı akvaryumdan sözsüz bir ses.. “Balık olmayı bile beceremediğini” reddettim; fırtınasız deniz mi vardı!… “Cam kırılınca başlamayacak mıydı hayat balıklara”? Camı kırdım! “Sevmek mi, sevilmek mi?”diye sordu, belki son bir kez daha, içimdeki direniş… Perdeleri açtım, rakıyı lavaboya, cam kırıklarını çöpe döktüm, balıkların suyunu değiştirdim; mumu söndürmedim, seni uyandırmadım. Vazodaki gülü kurumaya, mektupları hep kapanan bavuluma bıraktım. Balkona çıktım, güneşin parmak uçları dokunmaya çalışıyordu geceme bir yerinden. Bir sigara yaktım, omuzlarımda ürperirken sabah serinliği, kafamı gökyüzüne yaslayıp “sevmek” diye bağıra bağıra ağladım. Özge bir dirilişle.. Gün/doğdu, sen var oldun.

Sen penceresiz bir duvar.. ben duvarsız bir pencere… Öncesi denizdi, ötesi okyanusun bir adım gerisi… Ama burası çok önemliydi. Marjlar ve boşluklar dahil, satır aralarını da oku diye.. Burada susu(yorum)!

*Hindu öğretisinde ruh ve maddenin birliği.

ÖzgeCân’005

Pazartesi, Mart 28, 2011 | By: ÖcG

Datça Günlükleri'nden - Vine Head

Dün öğleden sonra evimi taşımak zorunda kaldım :( Oteli tamamen kapattığımız ve sadece on kişi kaldığımız için hepimizi bir binaya toplamaya karar verdiler. Diğer binaların ve evlerin elektriklerini de sularını da keseceğiz. 

Toparlanırken.. bu kadar seyyah ve seyyar biri olmama rağmen, içimde ve geçen kısa zamana rağmen hayatımda yerleşik yaşamayı ne kadar seviyor olduğumu fark ettim. Eşyaları toplamak kolaydı ama detaylar ve anılar -evimin 5 aylık mazisine rağmen- yordu açıkçası. Nereden, kimden, neden ve ne adına ayrılıyor olduğumun bir önemi yok, -daha iyisi için bile olsa-vedalar canımı hep, hâlâ yakıyor... Ve kim ne derse desin, aslında elinizin altında duran, hani böyle bir şey olmasa hiç atmayacağınız, hiç vazgeçmeyeceğiniz eşyaları, notları, hatıraları ve duyguları da bir çırpıda geride bırakıyorsunuz. Çöpe atıyorsunuz, aceleyle unutuyorsunuz, 'aman sen de'ciliğe dönüşen heyecanlı bir acelecilikle bırakıveriyorsunuz. Tam ayırdında değilim ama bakalım neler kaldı eski evimin duvarlarında, pencere camlarında, belki yatak altında ya da komodinimin alt çekmecesinde...

Bu akşam beyaz şarap açıp kocaman otelde on kişiden biri, üstelik tek bayan olmanın yalnızlığını kutlayacağım. Hatta ağlayacağım belki biraz, geçmişi anacağım, hayıflanacağım, gülümseyeceğim, sırıtacağım... belki tam 19 ay sonra bir kaza çıkacak parmaklarımın arasından ve yazı yazacağım... Deniz diğer evimde olduğu gibi her bir taraftan kucaklamıyor bu sefer. Yalnızca balkona çıktığımda göz göze gelebiliyorum mavisiyle ama burada deniz 22adım, yani ne zaman istesem kucaklaşabiliriz kendisiyle...

Birkaç kadeh beyaz şarapla (Tokat üzümlerinden, özel seçim) “yeni yaşam alanıma hoş geldim” kutlaması düzenledim kendime -ne kutlama(ydı) ama!-. Uzun, upuzun bir banyo sefası yapıp, envaî çeşit duş jeli, şampuan, krem, losyon, yağ vs... uyguladıktan sonra.. pijamalarımı giymedim; çok da süslü olmayan ama buradaki gündelik giyimimden biraz uzak bir şeyler yakıştırdım kendime. Çok hafif makyaj yaptım: Allık, ruj, rimel. Saçlarımı toplamadım...

Ateşin ve kokunun tılsımına kaptırmak için kendimi, şöminenin üzerindeki mumları ve tütsüleri yaktım. ‘Rastgele’ moduna ayarlanmış müzik çalardan küçük welcome partime muhalefet bir şarkıyla yaptım açılışı, istem dışı: Air Supply – Goodbye (Mutlaka dinlemelisin(iz)) ! Sırtımı balkon kapısına dayayıp, ışığı hani neredeyse içime düşen dolunaya kaldırdım kadehimi ve bir parça gözyaşı döktüm tüm vedalara... Uzun uzun seyrettim dolunayı ve denizin üzerine nakşedişini hüznü... 
you would never ask me why
My heart is so disguised
I just cant live a lie anymore
I would rather hurt myself
Than to ever make you cry
Theres nothing left to try
Though its gonna hurt us both
Theres no other way than to say good-bye
"Oysa ki veda yoktu, dönüp bakmadı bile!" diye seslendi yatağın üzerinden Teddy. Umursamadım. Kıskançtı Teddy, yaraya tuz basmayı sevecek kadar gerçekçiydi. İki dalga vuruşu sessizlik girdi araya, Teddy’ye cevap ya da kulak vermek yerine bir sigara yaktım. “If you wait for me...” dedi Tracy Abla, o her acıya değen ama acıtmadan dokunan sesiyle... 
If you wait for me
Then I’ll come for you
Although I’ve travelled far
I always hold a place for you in my heart
Remembering your touch
Your kiss, your warm embrace
I’ll find my way back to you
If you be waiting
"Eğer beni beklersen’li cümleler kursaydı" diye soruverdim kendime, safça, kendi canımı acıtmaya güdümlü... Öyle uzaktan, derinlerden, öylesi özlenmiş, özenilmiş, içten ve o kadar ‘inanılmaz ama gerçek’ duygular geçti ki içimden... “Demedi işte!” dedi Teddy, “Kes artık, yalnızca kendine vurgun bir megaloman olmaktan başka çaren yok, çünkü birini sevmek karşındakini güçlendirip yükseklere çıkarırken, seni zayıflatıp aşağılara çekiyor; çünkü senin sevgin öyle kocaman ki, sarılışı herkesi korkutuyor; çünkü bu dünyada o kadar az ‘gerçek ve çıkarsız’ olan kaldı ki, senin içtenliğinin süresi dolar korkusuna bir anda tüketiliyor; çünkü zekâsını gizleyemeyen aptaldır; çünkü senden başka herkes büyüdü, oyuncak ayıları küçümseyip masallaraysa hiç inanmıyor; çünkü sen hatalarını tekrar......” Teddy’ye öyle bir bakış attım ki -acı dolu mu, öfke saçan mı, ölü gibi mi- susmak zorunda kaldı. Chapman Abla’dan çıkarırcasına hıncımı, parçayı yine rastgele modundan değiştirdim. “How can you mend a broken heart” diye sordu Al Green! 
And how can you mend a broken heart?
How can you stop the rain from falling down?
How can you stop the sun from shining?
What makes the world go round?
Beni bir gülmedir aldı. Sevgili obsessive’e yollamak için arka arkaya dizmiştim bu şarkıları, rastgele modunu da kapatmıştım, ardından da James Blunt geleceğini düşününce gülümsemem iyice arttı, keza ‘stop’ tuşuna basmasaydım:
Did I dissapoint you or let you down?
Should I be feeling guilty or let the judges frown?
Goodbye my lover
Goodbye my friend...
“Bu kadarı yeter!” diye düşündüm kendi kendime. Hoş geldin partisi mi, elveda merasimi mi belli değil! Makyajımı temizledim, üzerimi değiştirdi, film seyretmek istemedim, kitap okumak hiç gelmedi içimden, yazmak istedim, beceremedim... Öyle kala kaldım boşlukta... Düş Sokağı Sakinleri’ni açtım ve yatağa uzandım... Teddy’ye sarıldım; ne ben konuştum, ne o bir şey söyledi...
Bağışlayın beni, sevdalarım
Kendimi parçalara ayıramadım.
Alın gidin korkularımı, saçlarımı ellerinizle okşayın.
Hiçbir ayrılık yeniden yaratmıyor artık beni.
Sonra... buraya ilk geldiğimde uzunca bir zamanımı alan o kitap ilişti gözüme (İçimdeki Gürültü, Yasemin PULAT) doğruldum, altını çizdiğim yerleri yeniden okumaya başladım. Elim kâğıt kalem istedi, kalktım bilgisayarın başına oturdum. Sonra onları alt alta yazdım, kopyala-yapıştır keyfiyle (kendi yazılarımın hiçbirini bilgisayarda yaz(a)madığım için) bir araya getirdim, kendi cümlelerimi de koyuyor olduğum fark ettim geçişlerde, iç çekişlerde... Ortaya değişik bir yazı çıktı. (Louis’ye yapmıştım benzerini, aynı kitaptan...) Derleyip toplayabilirsem paylaşırım sizinle de... Şu anda “Vine Head” modundayım, çıkınca bir göz atarım...

Hüznüm kızdırmasın, üzmesin, endişelendirmesin ne seni, ne de seni, hatta kimseyi... Bazen bu şekilde temizlemek gerekiyor belki de ufacık olan ama haddinden fazla can yakan, rahatsız eden, batıp duran kıymıkları... Bugün yeni bir gün, birazdan largo gelecek, kimbilir nasıl keyifli bir gün geçireceğiz beraber, ve bir sürü keyifli günün ardından “devede kulak” yasasına mecburen uyacak henüz kırkı çıkmamış duygular : ) Sonra “Life goes on” modunda “A life so beautiful” nidaları yayılacak etrafa dudaklarımın arasından... Belki bir süre daha, ama kısa bir süre daha, hüznün, hazımsızlığın, kabullenemeyişin, anlayamayışın, hem kendimi hem diğerlerini affedemeyişin melankolik notalarını, sitemkâr satırlarını, hayal kırıklığının alt yazılarını mırıldanmaya devam...

Cumartesi, Mart 26, 2011 | By: ÖcG

SN 2(bin)+5

Sn 2(Bin)+V
(sene 2005)*

Tüm hayatkârlara bergüzâr...
ÖzgeCân

  
  Manzarası kırık bir pencerenin gerisinden okuyoruz hayatın silik haritasını. Alengirli coğrafyamızda sığ yükseltiler, tarihimiz okunaksız, beşeriyetimizi bok götürüyor... Aldığımız her nefesten havayla iletişim vergisi kesilirken.. sustuğumuzu konuşamıyoruz artık; gördüğümüze bakmayı reddetsek de, gözleri kapalı, yapamıyoruz. Dikiş tutmuyor sökük umutların rötarlı yamaları. Yüreğimizin dekoltesinde iki yakamız bir araya gelmiyor. Hep iki-bir yenik terk ediyoruz sahamızı. Hakeme gözlük istiyoruz, tanrıdan istifa.. Her sene bir alt kümeye düşüyor birtakımlarımız!

  Dağına küsmüş tavşan sendromuyla ışığından istifa etmiş Güneş gibi... yarınlarımız karanlık, yarımlarımız soğansız.. çocukluğumuz evden kaçmış, gençliğimiz kocamış, abis yalnızlıklarımız müebbet kuluçka döneminde ruh kümeslerimizde. Öfkelerimiz dahi hep kendine batırıyor çuvaldızı, iğnelerimiz nostaljik plakların sırtını kaşıyor. Kötü yola düşmesinler diye acıları bile evlat edindik biz, ama bütün yollar Doğu Roma’ya çıkıyor. Herkesin sırt çantasında Brütüs marka, çok amaçlı bir ihanet mutlaka bulunuyor.

   Gölgelerine saklanan birer hayalet sanki insanlar... Çelik alaşımlı plastik bedenleri, yedek parça garantisiyle, hiçbir namussuz geceyi yarı yolda bırakmıyor. ‘Boğuluruz’ korkusundan denizi bile hayal edemeseler de, dümen köşkünde hep onlar eğleşiyor. Kıçı kırık bir-iki bakışa takla atan yürek canbazları, köşe başlarında aç rezervuar köpekleri gibi dövüşüyor. Gösteriler ucuzladıkça, biletler eşantiyon yerine, kalleşlik sıraya ilk sıradan girip kapalı gişe oynuyor.
    
   Tehlikeli ilişkilerde dublör tutmayı kendimize yediremediğimizden, malulen emekli ediliyoruz düşlerimizden, tazminatsız, amortisiz... İlkel sanrılar derinlemesine parselledi amorf afakımızı; mızraklarının ucunda aşkın kelleriyle onun bunun kafatası avcıları! Metroseksüel Indiana Jones’lar sarmış dört yanımızı, bakir duygular zührevi hastalık muamelesi görüyor tutku koridorlarında.

     Bağımsızlığı tanınmayan demirperde bir ülkenin pahalı başkenti insanlık... Tam da İpek Yolu’nun ticaret beşiğini sallayan bu kent, kalabalık yalnızlıklarıyla meşhurdur ve geçimlerini ihanetle sağlar kendilerine dokunmayan yılanı koyunlarında besleyen halkı. –ki aynı ihanet, metresidir aşkın, tatminsiz ihtiras akşamları!

   erken çöken yaşlılık... prematüre aşklar... antifriz katılmış kanlar... astiğmat göz dizimleri... suretsiz söz düşümleri... ketum kalp atışları... raf ömrü dolmuş anılar... turşusu kurulmuş acılar... stepne dostluklar... anestezik vücutlar... kendini kanıksayan kimlikler... sorumsuz yükümlülükler... penaltı kokan insanlık soneleri... ... ... ...

     Nicedir yaşamak, sağdan-sola, yukarıdan aşağı sözlüye kaldırıyor deneyimlerimi. Son zamanlarda hayat korkutuyor, beslemiyor, solumuyor beni...

   Zararın neresinden döneriz, kârımız kaç karın doyurur bilmiyorum; yine de “kendinize gelin!”, diye bağırmak istiyorum gözlerim ağlama moru, dudaklarım kupkuru.. oysa adı yalnız halk öykülerinde geçen “kendiniz” neresi, hiç kimse bilmiyor!

    “Hey, yürek ressamı! Senin hayata çizdiğin platonik resimler ancak entelektüel geometriden sınıf geçer. Sen biraz yazı saçmala istersen... Boşver, insanlığı sen mi restore edeceksin? Üzümünü sorma, yaşa gitsin!”, dediler. Yaşadım.. gitmiyor...!


ÖzgeCân

(*'005 yılında yazılmış ama bazı şeylerhiç eskimediği gibi o günler bile daha şimdiden aranır hale gelmiş... İnsanlık karnemiz, vatandaşlık karnemiz, vicdanımız kırık notlarla dolu... Yine de düzene 'dur!' diyemiyoruz...)
Pazartesi, Mart 21, 2011 | By: ÖcG

Trajikomedramik Otologlar

Trajikomedramik Otologlar
Melodramik Bir Monolog Belki
ÖzgeCân

Hüznün insan yüreğine taarruza geçebilmesi için tüm ayrıntıların ‘Hazrol!’da durduğu pusuda bir zaman ihtilâli… Anılar tekmil veriyor…

(“Terörist bir zihniyet yüreğinize hain bir bomba yerleştirir, duygularınız nice şehitler verir.” dedi sonuncu kolordu komutanı; “Ve hayatlarınıza döşedikleri mayınlar başka yüreklerde patlar bir bir...”)

‘Hâlâ mavi’ o deniz kasabasından yazıyorum şimdi, erken inmiş bir akşam vakti, bulutlar yağmura, yüreğim aşka gebe. Gittikçe kabarmakta olan denizde iniltili balık sessizlikleri.. Sırtımda rüzgâr, burnumda keskin bir fırtına kokusu, yüreğimde kıştan ayaz bir ilkbahar… Bir mevsimin dökümünü yapıyorum ve yiten umutların _geç de olsa kendimi savunmasız yakalamışken hazır_ yağmurdan, deniz suyundan ve hüzünden neme doymuş bu bomboş sahilde, bir balıkçı iskelesinde. Okyanus derinliğindeki ve ayrılık sessizliğindeki kelimelerden gözyaşları bırakıyorum denize; kimi ıslatır, bilmem. Balıkları mı? Sanmam…

( “Ne iş yaparsınız?”, diye sordu adam.
“Hayatkârım”, dedi kadın, “serbest çalışıyorum”. )

Derin düşüncelerin engininde denizsiz ve çorak bir ada sanki yüreğim. Yolların bile gözleri kapanıyor uykusuzluktan ama ben nöbetindeyim gecenin… Litrelerce kahve ve paketlerce sigaradan ince ince sızlıyor midem, günlerin uykusuzluğu baş ağrısı olarak eklendi yürek yaralarıma.. katlime 4. arıyorum şimdi. Ama hiçbir acı yakmıyor canımı çaresizlik gibi.

( Doktor, Güneş’i yasakladı bana…
“Peki”, dedim, “şimdi ben nasıl kurutacağım gözyaşlarımı?...”
“Mendille!”, demeseydi eceli olmayacaktım konuya biHâkim Bey, yemin ederim!” )

Yüreğimde vadesi dolmak üzere olan eksik teşebbüs yaraları, masamın üzerinde o ‘beklenen tango’nun güftesiz notaları, ciğerlerimde dışarı atılması kasten unutulmuş koyu bir duman.. dilimde ‘Kundurama kum dolmuş, atmaya kürek gerek…’ nakaratı… Kahve, pasta, kazık, yazık..derken…. Kimyam karıştı anlayacağınız.

(“Burada mısın?”, diye sordu adam.
“Hayır” diye yanıtladı kadın, “burası dönmek için çok uzak!”. )

Sessiz sitemleri de bilirim elbet, hem de müneccimiyim suskunluklarda neler bağırıldığının! Tek kişilik sevmelerin içtenliğime detone tınısını onarabileceğimi sanarak sığınırım yüreğimin notalarına. Oysa sonunda ortaya çıkan hep, o son valsin yarım senfonisi olur, ne başından ne sonundan hiçbir şey anlaşılmayan. Kuru gürültüden ibaret kalır kalp atışlarım. Ben yorulurum, enstrümanlar bozulur.. grup dağılır… Bir ben kalırım gidenlerin artıklarıyla, düş kırıntılarımla.. yine de hayatı selamlarım günebakan yürek çırpınışlarımla… Alkışsız.

( “Peki vicdanın nasıl sığıyor yüreğine?”, diye sordu kadın.
“ViCdanjör tutuyorum.” dedi adam. )

Elmalı çayların tütsülü büyüsüne kendiliğinden refakat eden o derin anlamlar yok artık; birlikte içilen bir sigaranın ciğer serinleten keyfi, Usta’ların bana bizi anlatan altı çizgili satırlarının size aksi yok. Patates püresine sığdırdığım anlamları ya da beyaz Milka’larda tükettiğim çocuksu heyecanımı, az sütlü koyu bir kahvenin (Gold olacak illâ ki) bir bana farklı kokan manevîyatını kimseyle paylaşamıyorum nicedir… Yoruldum artık insanların antik meydanlarında ‘eminim bir şeyler bulurum’ kör inancıyla, özenle ve binbir sabırla kazı yapmaktan. Kendi kendime maddî manevî sponsor olmaktan. Sonuçta kimsenin kimse için ne zamanı, ne yüreği, ne sabrı.. ve cesareti yok!

( “Ben şaraptan üzüm taneleri toplayabilirim.”, dedi adam.
“O da bir şey mi?”, dedi kadın, “Ben gözyaşlarından balık tutabilirim!”
Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…” )

Düşlerime umutlanmayı özledim, uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. farklı sözcüklerle aynı şeyi konuşmayı, aynı kelimelerle farklı anlamları tartışmayı… Susarken her şeyi anlatmış olmayı ve duymadan anlamayı… Bir de.. kısacık saçlarımda rengârenk tokalarımı özledim, ceplerimde -paslı bile olsa- gazoz kapaklarını. Ne Şirinler, ne Şeker Kız Candy yok artık; Terminator’ler öldürüyor Polyanna’ları……….

( “Bir gün bir bilet alacağım ve hayatımız değişecek.”, dedi adam, umutla..
Öyle de oldu. Bindiği otobüs hiçbir yere gidiyordu…” )

“ ‘Boşlarını attığım şişelerden sarhoş olmuş denizin kenarındaki kırgın sabahçı kahvesinde, bir başıma girip yalnızlığımla kol kola çıktığım barların tekil kalabalıklarından uzak bir masada, gözyaşlarını bulutlara kurulayan sezonunu şaşırmış martıların TDK’ya muhalefet alfabesiyle yazdım bu satırları hiçbir ifadeyi hakkıyla nitelemeyen yetersiz ithamlara inat!’ cümlesini öğelerine ayırın, tamlamaların türünü yazın…”, dedi öğretmen…

Bu yazıyı ‘sen’e yazacaktım ben Bay Gofret, ama kime niyet, neye kısmet, O’na nispet oldu...

ÖzgeCân'005