Özlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar, Mayıs 19, 2013 | By: ÖcG

En çok ve her zaman sen.. 'iyi ki doğmuşsun'...



Unuttum sanıyorlar Eflâtun çocuk, unuturum sanıyorlar... 
Bilmiyorlar ki ben kötülükleri kolay unuturum, kalbi yürek gibi çarpanları asla!

Doğduğun gün hâlâ milat gibidir yaşama ne varsa yalnızlık pahasına, can hıraş sahip çıktıklarıma... 
Doğduğun gün hep inceden keser bir yanımı, kanatmaz ama sızıdır en derin kesiklerden beter...

Rahat uyu, yalnızca Mayıslar ve Eylüller'de değil, ne zaman mutluluk içre bir şey olsa.. ne zaman 'iyi insan' hissetsem kendimi, ne zaman ödüllendirse hayat beni, bunca yıla, üzerindeki onca toprağa ve zamanın hoyratlınağa rağmen __kimse bilmese de__ kadehimi hep ilk seninkiyle tokuşturuyorum ben...


Ama keşke... belki son bir kere daha... burada olsaydın... 
O bir tek an için geri kalan tüm renklerden vazgeçebilirdim...

Işıklar içinde yat, rahat uyu eflâtun çocuk...
Bir balon bıraktım gökyüzüne, eline ulaşırsa yaz yağmuru gönder bana...


http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2011/09/olum-cu-l.html

http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2012/05/sen-iyi-ki-dogmussun-ama-niye-yoksun.html
Cumartesi, Mayıs 19, 2012 | By: ÖcG

Sen İyi ki Doğmuşsun ama Niye Yoksun...

Yazacak ne çok şey var ve ne kadar az takat....




ÖZGE'dim eflatun çocuk... Doğduğun günü kutlamak imkânsızlaşıyor öldüğün güne lanet etmekten ama sen iyi ki varsın ve sen hep varsın!


Ne zaman kayıp gitmeye teşebbüs etse hayat avuçlarımdan...
Sen vardın bir zamanlar diye.. yapamıyorum!


Oysa bir an, çok kısa bir an... Tutuversen avuçlarımdan...


http://romaneskibertaraforizmalar.blogspot.com/2011/09/olum-cu-l.html


İyi ki doğdun ama artık, çoktandır, hep neden yoksun?


ÖcG - Mayıs'012
Cuma, Eylül 30, 2011 | By: ÖcG

ÖLÜ'M-Cü-L

15 Şubat 2005
ÖLÜ'M-CÜ-L 

18.05'1976 - 29.09'995
ÖzgeCan


'Elveda' demiyorum melek çocuk; sadece... tekrar buluşuncaya kadar 'hoşçakal'....




:DCEI:

Burnumun ucuna güle oynaya konan, umarsız, minik bir yağmur damlası getirdi seni bana. Öyle ki, bu en karanlık ânımda bile aydınlık bir gülümseme oluverdin buruk dudaklarımda.

Hatırlıyorum...

Çizdiğimiz resimler dans ederdi, söylediğimiz şarkılar ağlardı, bakışlarımız yıldız yıldız parlardı; sözlerimiz güneş gibi sarı-sıcak ve güçlüydü. Gülmenin en derinlerdeki anlamını, birlikte ağlamanın anlatılmaz yakınlığını, hatta aydedenin gözlük taktığını bile biz bulup çıkarmadık mı tozlu tavan arasından? Oyuncak atlar üstünde, bez bebeklerde, kurmalı trenlerde bile kuytulara saklanmış, çocuksu ama saf ve gerçek duygular yaşamadık, yaşatmadık mı? Neşenin şımarıklığını da, hüznün kara bulutlarını da aynı duyarlılıkla taşıyabildik beraber. Hayatın ciddiyetini bilerek ama ne zamana kadar yaşayacağımızı bilememenin verdiği serbestlikle, mesafeli fakat çocuklar gibi vurdumduymaz olabildik yıldızsız geceler bile şekerden evimizin kapısını yumrukladığında... Asık suratlara gülmeyi, ağlamayı zayıflık sananlara ağlamanın değerini biz öğrettik. Böylesi bir sevgiye inanmayanları inandırdık birbirimize verdiğimiz güvenle, bağlılıkla; etrafa saçtığımız ‘parlak mutlu’ ışıltılarla. Sevgi tarihine lekesiz harflerle geçirmeyi başardık adımızı; uzaklıklara, zamana yenilmeyerek ispatladık unutmayacağımızı, sonsuzluğu...

Şüphesiz, her gün güneş ışığıyla yıkanmadı duygularımız... Bazen, ister-istemez yağmurlarla bir olup sırılsıklam da oldu gözlerimiz. Acılarımız içimizi doldurdu; yaşamdan bunaldığımız, birbirimizden sıkıldığımız, hatta varlığımıza yaka silktiğimiz anlar da oldu hayatımızda. Ayrılıklara boyun eğdik, özlemleri umursamadık bazen, yolları da zamanı da soktuk aramıza... ama hepsi kısa sürdü. Karanlıklara boyun eğdik ama asla nefrete teslim olmadık, ebedi ayrılığa savrulmadık biz! Ne var ki ihanet ettin sen! Daha cümle bitmeden, gereksiz bir yerde, hatta en uygunsuz yerde noktayı koyuverdin yaşanacaklara. Daha ne üç noktalar olacaktı, daha ne parantezler açacaktık anılara, böyle apansız kırılmasaydı kalemin...

Sonbahar yapraklarının cansızlığı, güneşin can çekişen son ışıkları, kara bulutlardan boşalan hüzün kokulu yağmurlar, kan kokan akşam kızıllığı yaşama sevincini baltaladı, sen daha karşı koymaya fırsat bulamadan... Henüz duvarları sevgiye boyamadık, ağaçların dallarını birbirine düğümlemedik, karıncalara kentler kurmadık planladığımız gibi...

Hani sen kuşlara piyano çalmayı öğretecektin de, benim dans dersi! verdiğim balıklar da eşlik edeceklerdi?... “Yaşamadığımız mutluluklar, dökmediğimiz gözyaşları, kokusunu bilmediğimiz daha nice duygu var, tatmadığımız pastaları hiç mi merak etmiyor musun?” diyen sen değildin de bir başkasıydı sanki!!! Ama... gittin; hayatın senden bıkmasını bekleyemedin! İstanbul yetim, Ankara ümitsiz kaldı ve ben.. kimsesiz!

Şimdi yalnızım. Bir başına gerçekleşmiyor kurduğumuz hayaller; ortaksız çekilmiyor dertler, tek başına yaptığı en zevkli işten bile bir tat alamıyor insan... Cuma akşamları 22:00 telefonlarını nafile bekler oldum ve hiçbir hayal gücünün bulamayacağı, eşsiz sürprizlerini... Hem kendi kendime pasta savaşı yapamam ki! Kendi kendimi gıdıklayamam; sevgi sözcükleri yerleştirip dünyanın en anlamlı hediyesinin üstüne, uçan bir balona koyup kendi kendime gönderemem ki! Saç tellerimi sayma konusunda senin kadar başarılı değilim ben, hâlâ bütün yıldızların isimlerini öğrenemedim... Ya tango yapmayı? Senin yüzünden evlenemeyeceğim!!! Kendi kendimi sevemem Haki, bu sevgiye büyük hakaret olur... Lanet olsun! Pasta savaşları, salçalar, muz püreleri, hızlı arabalar, hıyar ve pijama partileri, su bombaları; omuzlarımızda yük olmuş gözyaşlarımız, hayallerimiz, umutlarımız, içimize sığdıramadığımız duygulanmalarımız, kimsede olmayan garip dostluğumuz... daha pek çok şey daha... babasız kalamazlar! Yoksun, eğer çıkıp geri gelsen, burnunu bir kez daha kırardım, bir daha böyle gideme diye...

Mızıkçısın sen, oyunbozansın, sahtekârsın! Hep öyle değil miydin sanki! Yenileceğini anladığında esrarengiz bir şeklide hastalanan, kaybetmemek için oynamayan, hile yapmaya çalışıp yakalanan yaramaz bir çocuktun sen hep... Hayat oyunundaysa okey attın Hakan, dikkat etmedin, önüne bakmadın çünkü!

Bir Jack Daniel’ s damlasının içine sıkışıp kaldım bu gece... Hiçbir şeyin gücü yetmedi kaderi yolundan dönmeye ikna etmeye... Özledim, o kadar özledim ki, seni hatırlatan her ne varsa yüreğime koydum, gözyaşlarımla dokundum bu gece..

Gökyüzünde nokta nokta yıldızlar var bu gece; hepsinin birer adı var, bir bahar akşamı koyduğumuz. Serin bir bahar yeli gıdıklıyor ensemi, ve ben, özlemini dolayıp aydedenin boynuna sana gönderiyorum tüm sevgimi...

Bahar geldi Hakan; en sevdiğin kır çiçekleri seni anıyor her köşe başında... Bu bahar, bir bahar, ilk kez ihmal ediyorsun beni...

Üzüldüğüme üzülme, ağladığıma kızma, zaman alır ama toparlanırım... Seni seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu, sevmeyi ve sevilemeyi öğreten koca adam, seni hâlâ seviyorum, yokluğunda da tıpkı varlığında olduğu gibi doludizgin...

Elveda demiyorum Hakan, sadece... 
“TEKRAR BULUŞUNCAYA KADAR HOŞÇAKAL...”
***29.06'003 _ Seni özlemenin kitabını yazabilirim.. Ama yapmıyorum. Senin bıraktığın gibi değil hiçbir şey, ne hayat, ne insanlar... üşürsün, kırılırsın diye korkuyorum.... Rahat uyu... 


*** Kasım'006
Kaç gecedir uykularımda renkleniyor gülüşün...
Kanıp.. gecenin en karanlık ânına uyanıyorum: YOKSUN !
İşte o zaman sabah ayazı ben oluyorum!
Gittin belki ama terk etmedin, buralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum.
Hani bir yıldız göz kırpar, bir balık kuyruk sallar, olmadık anda bir şey beni mutluluktan çılgına çevirircesine şaşırtır diye.. belki de ufacık bir mucize bekliyorum: YOKSUN!
Bu gece hiç yıldız da yok!
İşte o zaman yalnızlık ben oluyorum!
Portakal suyu sıkıp kabuklarından kolye yap bana yine ne olur; bak hastayım, iyileşsin yaralarım...
Kesme şekerden diş yapıp öpmeye çalış beni; hüznümü al da dudaklarımdan, neşeye bulanayım...
Arabayı durdurup bir alt geçitte, zorla şarkı şarkı söylet bana; "heyhat hayat" diye bağırıp unutayım soğuğu, zira donmaktayım...
Uçan bir balonun ucunda o pamuk helvadan yolla bana, imdat, ölüyor çocuk yanım...
Çağırıyorum işte, yalvarıyorum bakıp her sokak tabelasına... 
Rüzgâr bile dokunup gözyaşlarımı kurulamıyor!
Çok uzun zaman oldu : YOKSUN !
L A N E T O L S U N !
Anladım, sen de küstün oynamıyorsun! 
 
***30.09'011 _ Biliyorum gidenlerle ölünmez ama kalanlarla da yaşanmıyor! ... Artık, son bir dalga beklerim; beni de alıp götürsün diye... (Zakkum)
Çarşamba, Eylül 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları X - İç/dökümü

Potkal Yazıları

-X-

İç/dökümü

Sürekli nükseden bir geçmiş, hepsi bu!

Şimdi sen, kırgın yüreğinin yorgun kanatlarını dinlendirirken yabani ağaç dallarında; ben kesik kesik soluyorum mutluluğu. Göçmen düşleri izliyorum hüznün güvertesinden. Bu seferden kimse sağ çıkamayacak!

Çünkü çok özledim.

Eskisi gibi cümleler kuramıyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil zaten nicedir. Başımı dayadığım gökyüzü avutmuyor, kokunu soluyan rüzgâr dindi, ve deniz… ben yokum diye mi yanında, sinsi, sessiz ve bu kadar kimsesiz?

Sevmekle kabullenmek arasında, ani git-geller girdabında, kendimi arıyorum. Bir tek sözcük arıyorum her şeyi kapsayacak… Olmuyor; bu kadar büyük bir iştahla kitaplar okumanın o kelimeyi bulmaya hiçbir faydası yok! Umutsuzca deniyorum. Boşuna okuyorum sanki hayatı, insanları ve satır aralarını. Kimse ve hiçbir şey, yazık ki, asla göründüğü gibi değil.

Gerçekçi masallar, hepsi bu!
Aslında hepsi bu de değil!

Şimdi, neredeyse aynı kokuyu duyumsarken gözkapaklarımızda, böylesi bir özlemin farklı bir adı olmalı değil mi? Bunca uzun bekleyişin, böylesi kadim bir bağımlılığın bir farkındalığı… Belki de ikimizden biri fazla bu hikâyede. Ya da, daha doğru bir deyişle, korkarım bu hikâye fazla ikimize de! Cümleler bizi taşıyamayacak kadar boyutsuz, fakında mısın; artık hiçbir tümce heyecanlandırmıyor bizi. O kadar yalın, alışılmış ve ifadesiz… Anlamları genişletemeyecek kadar kendi içimize kapandık biz de. Pes etmeliyiz artık, tek bir sözcük bile bırakmadan birbirimize.

Uzun yürüyüşlere çıkmalıydık seninle. Geçmişin o çocuk elini bırakıp deniz kenarına kadar yürümesine izin vermeliydik.

Bizim yarınımız yok, biliyorum ama bugünümüz de, bugünümüz bile yok!

Sürekli nükseden bir alışkanlık, hepsi bu!

Hepsi bu olsaydı keşke!

ÖzgeCân’006
Salı, Mayıs 17, 2011 | By: ÖcG

"Gidenler değil, kalanlar terk edecek"ti...

Her dönüşünde kapıyı açmamdan ve her gidişinde anlar gibi susmalarımdan... 
"Gidenler değil, kalanlar terk edecek"
 'Öykü böyle başlamıştı....'
Öyle de oldu!


"Dudaklarında Ege’nin tuzu, gözlerinde beş yaşının hayalleri... Küçük kız özlemek söylenmediğinde anlamlı...
Sanırım yazarak değil, sesine dokunarak anlatmalıyım yüreğimdekileri." GhD

Evet, tam da böyle yapmalıydın!

- Beni tanımadın…(?)
- Tanımadım!
değil,
yalnızca - 'hazırlıksız yakanlandım' !

Ne zaman sana ait söz dizimleriyle karşılaşsam yazdıklarını değil, yüreğini okuyorum, an an.. Şimdiyse.. o şiiri okurken, yüreğinin sesini duyumsadım, yeniden, kulaklarımda; öfkesi dinmeyen bir lodos akşamını kilometrelerce öteden büyüleyen... Hiç görmedim/n belki, ama, omzumda hep bir ıslaklık kaldı senin küflü yalnızlığa bulanmış düş bozumu hüzünlerinden! Orada olabilseydim, her şey ‘bir gece öncesine gidebilseydi’, dediğin gibi; bir kahve tutamına, elma kokulu gerçek düşlere yelken açabilirdik! 


(Açabilir miyiz hâlâ?)


"Senin herşeye cevabın var, senin herşeye cevabın olacak... Senin herşeye artık sabrın da var, zamanın da..."

Haklısın galiba..
Bak yine..
Burada da :o)
(Çünkü çalan o telefonları (hiç) meşgule vermedim)

"...'Burada uyuyabilir miyim?', 
diye sordu. 
Mecburen kabullenen bir anne edasıyla, 
"Peki",  
dedim. ..." ÖcG


Bu akşam, Bodrum'da olmayı en çok sevdiğim yerde olacağım.
Deniz gözlerimde olacak, rüzgâr sırtımda ve dolunay dolacak kadehime...

Saat tam 20:30'da iskeleye doğru yürüyeceğim...
İşte o zaman ara! Sadece 'selâm' diyeceğim, sonra mikrofon senin!
Sen: 'Anlat bakalım ÖzgeCân'! diyene kadar sadece dinleyeceğim...


Eğer yüreğim benim yanıltmıyorsa... hâlâ MAYIS...


#55

Çarşamba, Mayıs 11, 2011 | By: ÖcG

O yağmur...

11.Mayıs'001 tıpkı şu anda bastıran gibi 'deli' bir yağmur yağıyordu...
Yalnızca Ankara'ya mı?

Hayır...

Bu akşam, işten kafamı kaldırabilip eve gidebilirsem eğer...
Şimdiye kadar hiçbir yazıma  konu olmamış o günü anlatmak için uğraşacağım...


Çarşamba, Nisan 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VI - Advaita Vedanta

Potkal Yazıları

-VI-

Advaita Vedanta*

“Yüreği kaleminden, bakışları sözlerinden daha derin, daha benim adama.. SANA… Daha ilk cümlesinden anlayacaksın, bir tek sen, geri kalanının sadece sana yazıldığını…” ÖzgeCân

Şair çoktan sustu; ressam oldu şiirin kalemi; yarım kaldı beklenen senfoni… mağdur(e) sanık sandalyesinde buldu kendini. Kimse bir şey anlamadı. Hiç konuşmadıklarımızı yazı(yorum) şimdi..

Uzak bir ülkesindeydin hayatın… İlk kez benimkinden sıcak bir iklimin kollarında, kimbilir hangi efkârın büyüsünde acı dolu ayinler düzenlemekteydin düşlerine; kim bilir hangi yürek atışıyla terliyordu kasılmış avuçların… Ben, ıssız deniz kenarlarına taşlar biriktiriyordum sessiz fırtınanın sözsüz acı dalgalarıyla. ‘Yenilgiler yalnız yaşanır’ dı ve sen yine kendine has bir terk edişle, her zamankinden elzem, yoktun! Üşüyordum sırtımdan içeri. Sonbahardı. Son bahar gibi kokuyordu. Eylül bitmemişti daha. Ama kısır bir doğurganlıkla bir kez daha kışı erken yağdırmıştık damlarımıza. Kimin ne kadar çok soğuduğu değildi önemli olan.. birbirimize sığınıp ısınmaktansa, yabanıl soluklarda bambaşka üşüyorduk. Birbirimizi cezalandırdığımızı düşünürken en çok da kendimizi acıtıyorduk. Zaman kaybetmek istiyorduk sanki ‘ne olacaksa olsun’ du çabasızlığımız. Kazanacak maçlarımız vardı ama kaybetmeye razı oynuyorduk ve bu cüretkârlığımız intikam alıyordu daha uyuyamadan esir olunduğumuz kâbuslarımızda… Geçmişten bugüne tepmeye her an hazır,  eski(meyen) tecrübeler zembereğinden boşalmış ve yazık, kabuğunu kaldırmıştı zar zor yunduğumuz acıların. Çatlıyorduk en güçlü yerimizden. Farkında değildik kan kaybettiğimizin. Öperiz ve iyileşir sanıyorduk.

İlk geceler kalbim ufkuna battı uysal salınışlarla. Çiğnemeden yuttum kırgınlığımı. ‘Uyurum ve geçer’di; hep öyle olmadı mı? Ama insanı uykusundan eden o sancılı hazımsızlık başladı. Tek nefeste içime çektiğim bu rutin kabulleniş kronik astıma çevirdi, ne zaman aklıma gelsen, soluksuz kalıyordum! Çaresizliğin öfkesi infilâk başkaldırısıyla kabarıyordu ciğerlerimde. Her ağlayışım ayrı bir umudun ırzına geçiyordu, her iç çekişte kanımı zehirliyordu yokluğun. Seni düşünmek yoksunluğumu azaltmıyordu hiç, ilk kez, kendi sesimde yankı buluyordu yok olmuşluğ-um-un-umuz…

Sanrılarımdan silinmiyordu sesindeki öfkenin rengi. Yaşamadığın bütün kışlar adına ayaza bileyerek yüreğini, sokulduğun sessizliği sırtına saplayarak, arkamda gece bırakıp gitmeyi isteyecek kadar.. gerçekten acı istiyordum. Yapamadım. Sessizlik gitmekle eküriydi nasılsa.. Sustum… Severken susabiliyor da, sevdiğini kasten yaralayamıyor insan. Hayatımı sensizliğin, yüreğimi öfkemin hışmından, seni can havlimden sakınmaya çalışıyordum. Ama unutuşla çaktığım tüm isyanlar bir bir çıkıyordu yerinden; sadece izi kalan eski yaralar da sızlıyordu ince ince. Kime baksa azarlıyordu gözlerim, sana bilediğim bıçaklar başkalarının vücudunda kan buluyordu… Ya bitmeliydi.. ya, bitmeliydin! Yıllık iznimi aldım hayattan. Günlerce süren bir gece yarattım ikimize kapalı perdelerin ardında. Işıkları hiç açmadım, içinde titreyen mumu yaktım başucuma. Haberin bile yoktu;  seni, harflerini, göz dizimlerini yatırdım uykuya yasak yatağıma. Koca yudumlar aldım tek buzlu rakılardan ve kesif soluklar, yıllanmış anılardan.. Tutunmak lazımdı bize bir yerinden, tutmalıydın beni. Dilimin ucundaydı gözyaşlarım; hani kendimi tutamayıp bıraksam, yüzünü dökecekti o küçük kız… Boğulacaktık!

“O korkunç sessizlik beynimde kaçıncı kez yankılanıyordu” hatırlamıyorum, “içimdeki çaresiz umuda bu kez sarılamayacak” kadar uyuşmuştu kollarım.. “Senin adın ‘aşk’, dar ağacında bile gülümsemeyi bilen küçük kız”, diye fısıldadı akvaryumdan sözsüz bir ses.. “Balık olmayı bile beceremediğini” reddettim; fırtınasız deniz mi vardı!… “Cam kırılınca başlamayacak mıydı hayat balıklara”? Camı kırdım! “Sevmek mi, sevilmek mi?”diye sordu, belki son bir kez daha, içimdeki direniş… Perdeleri açtım, rakıyı lavaboya, cam kırıklarını çöpe döktüm, balıkların suyunu değiştirdim; mumu söndürmedim, seni uyandırmadım. Vazodaki gülü kurumaya, mektupları hep kapanan bavuluma bıraktım. Balkona çıktım, güneşin parmak uçları dokunmaya çalışıyordu geceme bir yerinden. Bir sigara yaktım, omuzlarımda ürperirken sabah serinliği, kafamı gökyüzüne yaslayıp “sevmek” diye bağıra bağıra ağladım. Özge bir dirilişle.. Gün/doğdu, sen var oldun.

Sen penceresiz bir duvar.. ben duvarsız bir pencere… Öncesi denizdi, ötesi okyanusun bir adım gerisi… Ama burası çok önemliydi. Marjlar ve boşluklar dahil, satır aralarını da oku diye.. Burada susu(yorum)!

*Hindu öğretisinde ruh ve maddenin birliği.

ÖzgeCân’005

Cumartesi, Mart 26, 2011 | By: ÖcG

SN 2(bin)+5

Sn 2(Bin)+V
(sene 2005)*

Tüm hayatkârlara bergüzâr...
ÖzgeCân

  
  Manzarası kırık bir pencerenin gerisinden okuyoruz hayatın silik haritasını. Alengirli coğrafyamızda sığ yükseltiler, tarihimiz okunaksız, beşeriyetimizi bok götürüyor... Aldığımız her nefesten havayla iletişim vergisi kesilirken.. sustuğumuzu konuşamıyoruz artık; gördüğümüze bakmayı reddetsek de, gözleri kapalı, yapamıyoruz. Dikiş tutmuyor sökük umutların rötarlı yamaları. Yüreğimizin dekoltesinde iki yakamız bir araya gelmiyor. Hep iki-bir yenik terk ediyoruz sahamızı. Hakeme gözlük istiyoruz, tanrıdan istifa.. Her sene bir alt kümeye düşüyor birtakımlarımız!

  Dağına küsmüş tavşan sendromuyla ışığından istifa etmiş Güneş gibi... yarınlarımız karanlık, yarımlarımız soğansız.. çocukluğumuz evden kaçmış, gençliğimiz kocamış, abis yalnızlıklarımız müebbet kuluçka döneminde ruh kümeslerimizde. Öfkelerimiz dahi hep kendine batırıyor çuvaldızı, iğnelerimiz nostaljik plakların sırtını kaşıyor. Kötü yola düşmesinler diye acıları bile evlat edindik biz, ama bütün yollar Doğu Roma’ya çıkıyor. Herkesin sırt çantasında Brütüs marka, çok amaçlı bir ihanet mutlaka bulunuyor.

   Gölgelerine saklanan birer hayalet sanki insanlar... Çelik alaşımlı plastik bedenleri, yedek parça garantisiyle, hiçbir namussuz geceyi yarı yolda bırakmıyor. ‘Boğuluruz’ korkusundan denizi bile hayal edemeseler de, dümen köşkünde hep onlar eğleşiyor. Kıçı kırık bir-iki bakışa takla atan yürek canbazları, köşe başlarında aç rezervuar köpekleri gibi dövüşüyor. Gösteriler ucuzladıkça, biletler eşantiyon yerine, kalleşlik sıraya ilk sıradan girip kapalı gişe oynuyor.
    
   Tehlikeli ilişkilerde dublör tutmayı kendimize yediremediğimizden, malulen emekli ediliyoruz düşlerimizden, tazminatsız, amortisiz... İlkel sanrılar derinlemesine parselledi amorf afakımızı; mızraklarının ucunda aşkın kelleriyle onun bunun kafatası avcıları! Metroseksüel Indiana Jones’lar sarmış dört yanımızı, bakir duygular zührevi hastalık muamelesi görüyor tutku koridorlarında.

     Bağımsızlığı tanınmayan demirperde bir ülkenin pahalı başkenti insanlık... Tam da İpek Yolu’nun ticaret beşiğini sallayan bu kent, kalabalık yalnızlıklarıyla meşhurdur ve geçimlerini ihanetle sağlar kendilerine dokunmayan yılanı koyunlarında besleyen halkı. –ki aynı ihanet, metresidir aşkın, tatminsiz ihtiras akşamları!

   erken çöken yaşlılık... prematüre aşklar... antifriz katılmış kanlar... astiğmat göz dizimleri... suretsiz söz düşümleri... ketum kalp atışları... raf ömrü dolmuş anılar... turşusu kurulmuş acılar... stepne dostluklar... anestezik vücutlar... kendini kanıksayan kimlikler... sorumsuz yükümlülükler... penaltı kokan insanlık soneleri... ... ... ...

     Nicedir yaşamak, sağdan-sola, yukarıdan aşağı sözlüye kaldırıyor deneyimlerimi. Son zamanlarda hayat korkutuyor, beslemiyor, solumuyor beni...

   Zararın neresinden döneriz, kârımız kaç karın doyurur bilmiyorum; yine de “kendinize gelin!”, diye bağırmak istiyorum gözlerim ağlama moru, dudaklarım kupkuru.. oysa adı yalnız halk öykülerinde geçen “kendiniz” neresi, hiç kimse bilmiyor!

    “Hey, yürek ressamı! Senin hayata çizdiğin platonik resimler ancak entelektüel geometriden sınıf geçer. Sen biraz yazı saçmala istersen... Boşver, insanlığı sen mi restore edeceksin? Üzümünü sorma, yaşa gitsin!”, dediler. Yaşadım.. gitmiyor...!


ÖzgeCân

(*'005 yılında yazılmış ama bazı şeylerhiç eskimediği gibi o günler bile daha şimdiden aranır hale gelmiş... İnsanlık karnemiz, vatandaşlık karnemiz, vicdanımız kırık notlarla dolu... Yine de düzene 'dur!' diyemiyoruz...)
Pazartesi, Mart 21, 2011 | By: ÖcG

Trajikomedramik Otologlar

Trajikomedramik Otologlar
Melodramik Bir Monolog Belki
ÖzgeCân

Hüznün insan yüreğine taarruza geçebilmesi için tüm ayrıntıların ‘Hazrol!’da durduğu pusuda bir zaman ihtilâli… Anılar tekmil veriyor…

(“Terörist bir zihniyet yüreğinize hain bir bomba yerleştirir, duygularınız nice şehitler verir.” dedi sonuncu kolordu komutanı; “Ve hayatlarınıza döşedikleri mayınlar başka yüreklerde patlar bir bir...”)

‘Hâlâ mavi’ o deniz kasabasından yazıyorum şimdi, erken inmiş bir akşam vakti, bulutlar yağmura, yüreğim aşka gebe. Gittikçe kabarmakta olan denizde iniltili balık sessizlikleri.. Sırtımda rüzgâr, burnumda keskin bir fırtına kokusu, yüreğimde kıştan ayaz bir ilkbahar… Bir mevsimin dökümünü yapıyorum ve yiten umutların _geç de olsa kendimi savunmasız yakalamışken hazır_ yağmurdan, deniz suyundan ve hüzünden neme doymuş bu bomboş sahilde, bir balıkçı iskelesinde. Okyanus derinliğindeki ve ayrılık sessizliğindeki kelimelerden gözyaşları bırakıyorum denize; kimi ıslatır, bilmem. Balıkları mı? Sanmam…

( “Ne iş yaparsınız?”, diye sordu adam.
“Hayatkârım”, dedi kadın, “serbest çalışıyorum”. )

Derin düşüncelerin engininde denizsiz ve çorak bir ada sanki yüreğim. Yolların bile gözleri kapanıyor uykusuzluktan ama ben nöbetindeyim gecenin… Litrelerce kahve ve paketlerce sigaradan ince ince sızlıyor midem, günlerin uykusuzluğu baş ağrısı olarak eklendi yürek yaralarıma.. katlime 4. arıyorum şimdi. Ama hiçbir acı yakmıyor canımı çaresizlik gibi.

( Doktor, Güneş’i yasakladı bana…
“Peki”, dedim, “şimdi ben nasıl kurutacağım gözyaşlarımı?...”
“Mendille!”, demeseydi eceli olmayacaktım konuya biHâkim Bey, yemin ederim!” )

Yüreğimde vadesi dolmak üzere olan eksik teşebbüs yaraları, masamın üzerinde o ‘beklenen tango’nun güftesiz notaları, ciğerlerimde dışarı atılması kasten unutulmuş koyu bir duman.. dilimde ‘Kundurama kum dolmuş, atmaya kürek gerek…’ nakaratı… Kahve, pasta, kazık, yazık..derken…. Kimyam karıştı anlayacağınız.

(“Burada mısın?”, diye sordu adam.
“Hayır” diye yanıtladı kadın, “burası dönmek için çok uzak!”. )

Sessiz sitemleri de bilirim elbet, hem de müneccimiyim suskunluklarda neler bağırıldığının! Tek kişilik sevmelerin içtenliğime detone tınısını onarabileceğimi sanarak sığınırım yüreğimin notalarına. Oysa sonunda ortaya çıkan hep, o son valsin yarım senfonisi olur, ne başından ne sonundan hiçbir şey anlaşılmayan. Kuru gürültüden ibaret kalır kalp atışlarım. Ben yorulurum, enstrümanlar bozulur.. grup dağılır… Bir ben kalırım gidenlerin artıklarıyla, düş kırıntılarımla.. yine de hayatı selamlarım günebakan yürek çırpınışlarımla… Alkışsız.

( “Peki vicdanın nasıl sığıyor yüreğine?”, diye sordu kadın.
“ViCdanjör tutuyorum.” dedi adam. )

Elmalı çayların tütsülü büyüsüne kendiliğinden refakat eden o derin anlamlar yok artık; birlikte içilen bir sigaranın ciğer serinleten keyfi, Usta’ların bana bizi anlatan altı çizgili satırlarının size aksi yok. Patates püresine sığdırdığım anlamları ya da beyaz Milka’larda tükettiğim çocuksu heyecanımı, az sütlü koyu bir kahvenin (Gold olacak illâ ki) bir bana farklı kokan manevîyatını kimseyle paylaşamıyorum nicedir… Yoruldum artık insanların antik meydanlarında ‘eminim bir şeyler bulurum’ kör inancıyla, özenle ve binbir sabırla kazı yapmaktan. Kendi kendime maddî manevî sponsor olmaktan. Sonuçta kimsenin kimse için ne zamanı, ne yüreği, ne sabrı.. ve cesareti yok!

( “Ben şaraptan üzüm taneleri toplayabilirim.”, dedi adam.
“O da bir şey mi?”, dedi kadın, “Ben gözyaşlarından balık tutabilirim!”
Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…” )

Düşlerime umutlanmayı özledim, uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. farklı sözcüklerle aynı şeyi konuşmayı, aynı kelimelerle farklı anlamları tartışmayı… Susarken her şeyi anlatmış olmayı ve duymadan anlamayı… Bir de.. kısacık saçlarımda rengârenk tokalarımı özledim, ceplerimde -paslı bile olsa- gazoz kapaklarını. Ne Şirinler, ne Şeker Kız Candy yok artık; Terminator’ler öldürüyor Polyanna’ları……….

( “Bir gün bir bilet alacağım ve hayatımız değişecek.”, dedi adam, umutla..
Öyle de oldu. Bindiği otobüs hiçbir yere gidiyordu…” )

“ ‘Boşlarını attığım şişelerden sarhoş olmuş denizin kenarındaki kırgın sabahçı kahvesinde, bir başıma girip yalnızlığımla kol kola çıktığım barların tekil kalabalıklarından uzak bir masada, gözyaşlarını bulutlara kurulayan sezonunu şaşırmış martıların TDK’ya muhalefet alfabesiyle yazdım bu satırları hiçbir ifadeyi hakkıyla nitelemeyen yetersiz ithamlara inat!’ cümlesini öğelerine ayırın, tamlamaların türünü yazın…”, dedi öğretmen…

Bu yazıyı ‘sen’e yazacaktım ben Bay Gofret, ama kime niyet, neye kısmet, O’na nispet oldu...

ÖzgeCân'005