Küçüktüm... Saçlarımı iki yanından ayırıyor, rengârenk tokalar takıyor, pantolon askılarıyla tutturulmuş bermudalar giyiyordum. Vücudumda taşıdığım tek aksesuar dizlerimdeki ve dirseklerimdeki çürüklerdi. Gamzelerim daha belirgindi o zamanlar. Ya da belki daha sık gülüyordum...
Nereden geliyorduk, hatırlamıyorum, demir bahçe kapısının kenarında duruyordu. Minik bir kedi yavrusundan biraz daha büyük bir kaplumbağa… Önce kaplumbağaya baktım heves dolu bir sevgiyle; sonra babamın gözlerine, istekle; ve “istersen ona evde bakabilirsin”, diyen annemin yüzüne, minnetle… Şimdi, elimde bir toz beziyle onun kabuğunu ve ayaklarını silerken ne kadar önemli bir şey yaptığımı zannettiğimi, gülümseyerek hatırlıyorum.
Başlangıçta mutluydum. Köpekler gibi sevgi dolu ve hareketli değildi, kediler gibi yumuşacık tüyleri ve eğlendiren numaraları yoktu. Hatta neredeyse biblodan farklı bir hali de yoktu. Sesi bile çıkmıyordu ama seviyordum onu ben, varlığı yetiyordu; evdeki dostumdu! Kabuğundan seviyordum yumuşacık dokunuşlarla, hikâyeler anlatıyordum ona. Geceleri iyi uykular diliyordum, eğilip yatağımın altına.
Ama zamanla kırılır olmuştum kaplumbağaya. Çünkü onca sevgime, ilgime rağmen, hâlâ, ne zaman yanına gitsem kafasını içine çekip ağır ağır uzaklaşıyordu benden ve uzun bir süre çıkmıyordu yerinden. Anlatmaya çalıştım, cevap vermesini bekledim; olmadı. Sonra sebeplerini bulmaya çalıştım; neden beni sevmediğini anlamaya. Biraz düşünüp çook ağladıktan sonra, sevgimle, ilgimle, varlığımla onu sıktığıma, ona yetemediğime karar verdim. Onun beni sevmeyeceğine.
Babamın yanına gittim ve kaplumbağayı nereye bırakabileceğimizi sordum. Kaplumbağadan sıkıldığımı sandı önce, oysa ben sahiplendiğim hiçbir şeyden kolay kolay sıkılmazdım. Bana onun kedi ya da köpek gibi bir hayvan olmadığından falan bahsetti. Benim çocuk aklım bunları hesaplamıştı zaten. Babama, ondan sıkılmadığımı ama kaplumbağanın benimle birlikte yaşamaktan mutlu olmadığını düşündüğümü ve hissettiğimi söyledim. Sevgim onu mutsuz ediyorsa, ısrar etmemizin anlamı olmayacağını; bu tür zoraki bir dostluğun beni de mutlu etmeyeceğini söyledim. Babamın bir arkadaşının hiç sevmediğim bir kızı vardı, onlara gittiğimizde neler hissettiğimi ve kaplumbağanın da aynı şeyleri hissetmesini istemediğimi anlattım. Babam, ancak şimdi isimlendirebildiğim -gurur- bir gülümsemeyle sımsıkı sarılıp bana, derin bir nefes aldı. Ve bana:
-“Yaratılan her şeyin bir doğası vardır cimcimem”, dedi, “onun sana diğer canlılardan görmeye alıştığın tepkileri vermemesi seni sevmediği ya da senden sıkıldığı anlamına gelmiyor. Bak, aslına bakarsan hepimize aynı şekilde davranıyor. Bence o mutlu, yoksa kaçıp giderdi. Ve bence o da seni seviyor ama onun yapısında bu sevgiyi gösterebilecek bir yeti yok; ne konuşabiliyor, ne sarılabiliyor, ne gülümseyebiliyor… Bunu anlamanı çok isterdim, seni çok sevse bile, istese de gösteremeyeceğini ve bunun seni üzmemesi gerektiğini…”.
-“O halde, onu bir oyuncak bebek gibi mi görmeliyim? Bebeklerim de benimle konuşmuyorlar, beni sevmiyorlar ama ben onları çok seviyorum ve onlarla birlikte vakit geçirmekten çok mutluyum… Hem bakarsın, belki öğrenebiliyordur bazı şeyleri ve bir gün belki sevgisini gösterebilir, ne dersin?”.
-“Sen gerçekten akıllı bir kızsın”, dedi babam, “sabrı, umudu ve kabullenmeyi bu yaşta bu kadar mantıklı anlayabilmen ne mutlu…”
Doğruydu; uzun yıllar bu kabullenmenin, anlayışın ve sabrın umut dolu gücüyle yaşadım sevmeyi ve sevilmeyi. Sevilirken, kaplumbağa gibi olmaktan kaçındım; severken karşı tarafı zorlamadım, kurcalamadım… bekleyip durdum. Mutlu olmayı da becerdim hep. Beklentisiz, karşılıksız… Ama şimdilerde, ‘doğası gereği kabullenme’ yaşlarımın, yani avunma ve avutma çağlarının bittiğinin üzülerek farkındayım. Hayat bize aynı pembe gözlüklerin arkasından bakmıyor artık. Büyüdük ve küçük heyecanları yitirmekle, samimiyetimizden vazgeçmekle cezalandırıldık. Bebeklerle oynama yaşımı çoktan gerilerde bıraktım. Artık beklentilerim doğrultusunda bir yaşam, sevgiler ve dostlar seçmeye çalışıyorum kendime., doğasını kabullenmek yerine. Her kör satıcının bir kör alıcısı vardır, demezler mi? O halde gören gözleri kapatmak, ufka bakmamak niye? Alınabilecek tek bir mutluluk, paylaşılacak ortak tek bir an bile varsa, elindekine minnet niye?
Sevgisini önce kendine, sonra karşısındakine gösterebilecek; hissettirebilecek, hep hatırlatacak yüreklerden bahsediyorum... Bu bile başlı başına 'mutluluk' demek...
Sınırlarını zorlamazsan, genişletemezsin!
ÖzgeCân

0 yorum:
Yorum Gönder