Sonu belli olan hikâyeler vardır. Daha kitabın ilk sayfasında bilirsiniz aslında sonunun nereye varacağını. Ama bir şey, adını benim koyamadığım o şey (belki umuttur, belki bir düşe kanma ihtiyacı, bir kez olsun yanıldığını görmek isteği belki de.. her neyse…) kitabı alıp da bir kenara koymanıza, unutmanıza engel olur. Cümleler öyle güzeldir ki, kelimeler öyle yerli yerinde, kurgu öyle derin… Merakınızı engelleyemez, satır-sayfa devam edersiniz...
Son sayfalara yaklaştıkça, ifadesi zor bir sıkıntı, yazara bir sitem büyür de büyür içinizde; kahramanlara bile öfke duymaya başlarsınız, hatta en çok kendinize! Ama artık vazgeçmek için geç kalınmıştır. Sondaki lezzetin kekremsi olacağı kesinleşse de, kitabın tadı damağınızdadır. Bu ikilemdir sizi gel-gitlere iten. Sonunu okusanız da okumasanız da, yavaş yavaş ya da bir çırpıda… bilirsiniz. Yine de harcanan onca zamana, verdiğiniz paraya, belki hediye edenin hatırına ama en çok da “başladığı işi bitirmek” adına ‘SON’ yazana dek okursunuz.
Ben başladığım hiçbir kitabı yarım bırakmadım!
Bu da böyle bir hikâye…

0 yorum:
Yorum Gönder