*** İki yıl önce on günlük migren atağının son aşamasında yaşanan migren krizinden sonra yazmıştım bu yazıyı... Kendimi kaybetmeden önce uzun ve can yakıcı bir savaş filmi seyrediyordum ve Yeliz'imi çok özlemiştim... Onu hep çok özlüyorum, o'nu değil...
Akşam olmak üzere… Hava sıkıntılı… Tek bir damladan bile feragat etmeyerek, bulutlar yeryüzüyle dalga geçiyorlar sanki. Günlerdir kendini tekrarlayan bir durum bu. Gökyüzü hep basık ve karanlık ama yerler kupkuru. Beklenen yağmur bir türlü yağmıyor. Yağışa hasret kalan doğanın hayal kırıklığını -nasılsa- anladığımı biliyorum. Migrenim fena azdı; bu seferki öncekilere hiç benzemiyor. Beni bilirsin, hastalık kolay kolay sözünü geçiremez bana ama tam bir hafta olacak, kafam taştan ağır; çektiğim ağrının ikimizin ortak dilinde bile bir karşılığı yok. Tanımayanlar ‘baş ağrısı da yatağa mı düşürür!’ hayretindeler. Sen, ne haldeyim, görsen hemen anlarsın. Kafatasımın içinde büyüklü küçüklü bilyeler var sanki ve eğer dikkat etmezsem, her ani hareketimden sonra bir tanesi bir yere çarpıyor -daha da kötüsü iki bilyenin birbiriyle çarpışması- ve o katlanılmaz ağrı nöbetlerinden bir yenisi daha, bilyenin boyutuyla orantılı bir süre için yeniden başlıyor. İşte o zaman, ‘öldür’ deseler öldürür bir nefret besleyen uzun bir acı nöbeti devralıyor beni.
“Başın ağrıdığı zaman sen diğer insanlar gibi karanlık ve sessiz bir odaya kapanma!”, derdin, “Sen normal değilsin… Karanlık ve sessiz bir oda herkesin uykusu için eşsiz bir ortamken, seni uyutacağı yerde zihninin daha fazla açılmasına sebep oluyor. Senin başını migren, sinüzit falan değil düşüncelerin ağrıtıyor. Hiçbir hastalık senin kendini acıtabildiğin kadar güçlü değil!”
Haklı olduğunu biliyorum. Elimden başka bir şey gelmediğini de sen biliyorsun. Kulaklarımdaki sesin, yanaklarımdaki iki derin çukura doluyor. Birlikte olsak, kafanı tüm sevimliliğinle kapı arasından uzatıp “Cancan bir kahve yapayım mı?”, diye sorar, hastalığın verdiği asabiyetle alırdın ağzının payını. Yine de aldırmaz, “ulan gel bir öpeyim”, diye dışta sinir, içte mahvederdin beni…
Elimde alkol derecesi yüksek limon kolonyasıyla -80o Sabri Tuncer- ıslatılmış pamuk parçacıkları, kendimi uyuşturabilmek umuduyla kalkıp bir film CD’si koyuyorum. Eğer zihnimi oyalayacak bir şeyler bulabilirsem belki bir süreliğine unuturum bu feci ağrıyı. Hatta birazcık şansım varsa, film bitmeden ağrı kesilebilir ve ben ekrandaki görüntülerden sıyrıldığımda ‘acısızlık’ hoş bir sürpriz olur. Keşke burada olsaydın, bu kadar patlamış mısırı tek başıma yiyemem!
Filmin ikinci çeyreği… Savaş her yerde… Öyle görüntüler var ki, kan kokusu ekrandan tüm odaya yayılıyor. ‘Savaş ne kötü şey tanrım!’, gözyaşlarım yüksek sesle dökülüyor yanaklarıma. Tam bu sırada kapı açılıyor ve kapı aralığından “Bu kadar patlamış mısırı tek başına yiyebilecek misin?” diye soruyorsun! Film tepkilerimi öylesi esir etmiş ki, şaşırmam bile zaman alıyor. Tanrıdan başka bir şey isteseymişim… “Ne zaman geldin? Nasıl geldin? Kapıyı kim açtı? Adresi nereden buldun? Peki ya iş? Ne kadar kalacaksın?”… Tek nefeste sıralayabildiğim sorular bu kadar. Tüm sessizliğinle o bildik, tarifsiz gülümsemen yayılıyor yüzüne; içim aydınlanıyor. Ortadan kaybolsam, bir tek senden kaçamam ben, bunu biliyorum.
“Film bitsin, sonra uzun uzun konuşuruz.” Sesin bir anne tınısında…
“Vietnam Savaşı…”, diyorum, “İnsanlar ne için öldüklerini bile bilmeden vahşi bir acımasızlığın içinde acının her türlüsüyle ölüyor. Yeryüzündeki kabul etmesi en zor, hatta imkânsız ve en hazmedilmez olgu savaş sanırım; en azından benim aklım hiçbir şekilde almıyor!”.
“Senin savaşın bundan farklı mı?”. Gözlerini ekrandan ayırmadan soruyorsun. “Bu savaş seni ne kadar üzüyor ve ellerini kollarını bağlıyorsa, senin savaşın da bana en az o kadar acı veriyor. Neyse…”
“İyi de, benim savaşım tek taraflı. Ben kimseyi öldürmüyorum, kimseye saldırmıyorum! Benim çatışmam kendimle, dışarıdan yayılan imitasyon yaşantılar içime sızmasın, sevdiklerime dokunamasınlar diye…”
“Onlar insanları öldürüyor, şehirleri binaları yakıyorlar; oysa senin çatışmalarında duygular ya sakat kalıyor, ya ölüyor ve hayatını ateşe veriyorsun”.
“Biraz önce seni düşündüm. Tam ışığı kapatıp yatağa gömülecektim ki, başım ağrıdığı zamanlarda bana yapmamam gerektiğini söylediğini hatırlayıp vazgeçtim. Ve işte yanımdasın!”
“Sen, sevdiğin kimseyi uzak tutmuyorsun ki! Verdiğin nasıl bir değerse, tüm ağırlığına rağmen, hepimizi taşıyabiliyorsun; gittiğin her yere, yaptığın her işe…”
“Biliyor musun, bunca zaman, bu söylediğini yapmak için çok çabaladım ben; insanları, içimde taşımak için. Artık bunun ne kadar gereksiz olduğunu düşünüyorum. Sonuçta, birlikte kalınamıyorsa, ya tek kişi gitmeli, ya da hiç değilse yola bir başkasıyla beraber devam edebilmeli…”
Film bitiyor ama aklımda filme ait çok az şey var… Patlamış mısırlar, kan kokusunun tüm benliğime yayıldığı bir savaş sahnesi ve… -nereye kayboldun? Oysa ne çok özlemiştim seni ben…
- Nasıl oldunuz? Ama ben bu sesi sanki hiç tanımıyor ama bir yerden anımsıyorum. Bembeyaz gömleğiyle, sigara içmediğinden olsa gerek, dişleri takım, yanaklarının bir tanesi gamzeli, gözleri yeşile, bakışları derine çalan bir adam…
- Ne kadar zamandır buradayım? diye soruyorum, ağzımdaki kekremsi acılığa, midemdeki şiddetli yanmaya rağmen sigara içme istediği içindeyim….
- 48 saati doldurmak üzereyiz. Hep beraber mi? Biz kim ya da biz kimiz? Biz ile başlayan ya da öznesini –iz ekine sakladığım cümleler kurmuyor, duymuyordum ne zamandır. Tüm veriler normale yaklaşmaya başladı. Bir dahaki sefere son raddeye değin beklemeyin, yoksa bu kadar kolay atlatamayabiliriz. Ben hayatta hiçbir şeyi kolay atlamadım oysa; nereden bilsin ki! Size bol miktarda yatıştırıcı verdik ve güçlü bir ağrı kesici iğne vurduk. Bu kadar erken kendinize gelmenizi beklemiyorduk açıkçası. Diğerleri kim acaba? İçinde ben olmayan bir biz, işte buna alışalı çok zaman oldu… Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
- Gözlerinize bakabilsem daha iyi hissedeceğim, demek istiyorum ama onca acıya, uyuşturucuya ve uykuya rağmen, kendimdeyim. Yorgun… ve nasıl geldim ben buraya? Cancanım nerede, eflâtun dostum? Biraz daha patlamış mısır alabilir miyim? Çok açım. Teddy de yok yastığımın altında, bu demektir ki hem aç hem yalnızım. İki gün diyorsunuz, küsmüştür şimdi bana, saklanmıştır. Ya döndüğümde bulamazsam onu bıraktığım gibi, bıraktığım hiçbir şeyi yerinde bulamadığım gibi…
…………
- U y k u s a n a ç o k y a k ı ş ı y o r v e h a s t a l ı ğ ı n s e n i n t ü m g ü c ü n ü k ı r d ı ğ ı a n l a r d a s a n a u l a ş a b i l m e k n a s ı l d a k o l a y l a ş ı y o r. S e n i s e y r e d i y o r u m, e z b e r l e m e k i ç i n; b i r d a h a d ö n m e m e i z i n v e r m e y e c e k s i n, b u â n ı z i h n i m e t ü m a y r ı n t ı l a r ı y l a k a z ı m a k, h a y a t la o l a n t e k b a ğ ı m ı s ı m s ı k ı b a ğ l a m a k i ç i n. A y n ı a n d a a y n ı y e r d e o l m a k t a n b a ş k a b i r d i l e ğ i m y o k h â l â v e ı s r a r l a. S o n s u z l u ğ u b e k l i y o r u m z a m a n s ı z b i r b i z i ç i n. S a b a h u y a n d ı ğ ı n d a, s e n d a h a g ö z l e r i n i a ç m a y a f ı r s a t b u l a m a d a n, b a ş ı n ı n c a n ı n ı e n ç o k y a k a n y e r i n d e n ö p ü p g i d e c e ğ i m. S e n ö l m e d i k ç e y a ş a y a c a ğ ı m b e n…
Sen bu hikâyeye nasıl karıştın bilmiyorum.
Artık evdeyim,
seni yaşatmak için değil belki
ama yaşıyorum...
2 yorum:
özgecan senin yazdığın kitapların varmı..mükemmel yazarlığın var..okadar güzel anlatımın ve akıcı uslubun var ki hayran kaldım.blogunu çok beğendim.izleyicin oldum.bloguma ve hediye çekilişime beklerim sewgiyle kal canımcım.
Kitap yazabilecek kadar yazabildiğimi hiç düşünmemiştim... Bu ince iltifatınız için çok teşekkürler...
Yorum Gönder