Sabaha daha çok var…
Anladım ki kimyasal dış mihraklar delip geçemiyor acının siperlerini.
Ne süt, ne masal… uyuyamıyorum. Oysa yolunu şaşırmış bir meleğin kanatlarından kuş tüyü bir uyku çalıp yapıştırmıştı bir düş -sanırım o da yolunu şaşırmış- göz kapaklarıma. Ne oldu da uyandırdın beni, kör ayaza! En tatlı uyku kısa sürendir, okula başladığım ilk günden beri biliyorum –ki o gün okumaya başladığım günlerden sonra gelir; uykusuzluğun hıncını okuyarak kitaplardan alıyorum.
Sabaha daha çok var…
Martıların çığlıkları kayalarda patlayan dalgaların acısına pansuman yapıyor. Ay ışığı kan gibi akıyor geceye…
...haftaya dolunay olacak…
Attığım her adımda biraz daha üşüyor üç mevsim hiç ısınmayan ayaklarım; her soğuk temasta büzüşüp kalıyor mevsimsiz duygularım… Umursamıyorum artık. Burun çekmelerim yürek nezlesine çevirip yatağa düşürmezse.. yarın gece sabahı yine burada bekleyeceğim, deniz fenerinin gölgesinde…
Sabaha daha çok var...
Sevmediğim bakışlarla süzüyor taksi şoförü. Her şeyi anladığını sanıyor. Oysa hiçbir şey bilmiyor, kimsenin bir boktan haberi yok hâlbuki! Kimsenin, içinde kendi cenazesine toprak arayan bir ruhtan haberi yok; ve bu çorak dünyanın çatlak toprağı bir ölüyü bile örtemiyor!
"Testinin mi taşa taşın mı testiye çarptığı önemli değildir; zira her iki durumda da olan testiye olur…" diyor bir eski çağ düşünürü. “Su testisi su yolunda kırılır”, diye geçiriyorum içimden. Hep öldürülmem bir türlü öldüremediğim için değil mi?
"Bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte varılması gereken yer o noktadır". der Kafka... ve vampirlerin dünyasında aynalar boştur...

0 yorum:
Yorum Gönder