Pazartesi, Mart 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları IV - Pacta Sund Servanda

Potkal Yazıları

-IV-

Pacta Sund Servanda

Pencerenin önünde okumaya çalışıyorum yazdıklarını, kazımaya anlam anlam dağarcığıma…

Pacta Sund Servanda diye başlamışsın ve devam etmişsin benim şarkımla…

Yüzünü Dökme Küçük Kız
 “Paylaştığımız gökyüzü, bizi birbirimize bağlayan... Uzak diye bir şey yok, olmayacak, unutma!” (Bu da benim en büyük yalanımmış, üzgünüm! 29.01’011) Özge Gündoğdu

Şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, bütün insanlığıyla geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.
Hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.

Tek mevsimdi hayat... soğuk bir gece yarısı, ürperen bedeni en huzurlu uykusuna dalıyordu. Üşüdüğünden habersizdi adam. Üşümek hiç bu kadar yalnız, hiç bu kadar dayanılmaz olmamıştı...
Öykü böyle başlamıştı...

Ben hep gitmek istedim, kaçıp gitmek bir kedi gibi sessiz, habersiz, nereye olduğunu bile bildirmeksizin, küçük olsun bir iz bırakmaksızın. Sen haklıydın, diğerleri gibi... Her zehirlenişimde ve büyüdüğümü hatırlatan bütün işgal mevsimlerinde yok oldum her seferinde. Balıklar için ağlamayı anlamsız kılan gerçekti belki de bütün sürgünlerimin nedeni...

Diğerleri gibi haklı oluşun söndürür içimde titreyen mumu, sen bunu bilemedin. Çünkü sen ve diğerleri vardı her gidişimde ve ben her gittiğim yerde bir tek sana razıydım.
“Önemli olan uzaklaşmak, kaybolmak, kaçmak hatta...
Gitmek özgürlüğü seçmek, bir şehri tam kalbinden, tam beyninden vurup gitmek...
Ama gün batımlarının hüznü, nereye gidersen git aynı çökecek yüreğine...
Gidenler değil, kalanlar terk edecek.”
Kalanlar da gitmeyi terk edildikçe öğrenecek küçük kız. Ve bil ki ardımda bıraktığım her suskun gece sandığından çok daha sancılı değdi yüreğime ve bakışlarıma.

Üşüyünce, sevgiye ve susayınca şefkate ya da sessiz sakin ve inadına hiçbir şey olmamış gibi dönmedim hiçbir zaman sana. Ben sana beş yaş düşlerimin her can verişinde, yüzgeçlerimde katran her kıyıya vuruşumda döndüm, her ölüşümde, her sürgün öncesinde. İçimde titreyen mumu bir kez olsun yaşatman için değil. Beni sessiz anlaman için... Ben bir tek sana döndüm her gidişin sonunda. Her dönüşümde bir sonraki gidişin erken acısını yaşadım seninle. Ben gitmeyi hiçbir zaman beceremedim, seni sevmeyi beceremediğim gibi...

Öznelerden geçeli çok oldu biliyorsun, oysa sessiz sevişlerimde bile sen hep vardın. Kar bir tek senin için yağdı Ankara’ya ve Ağustosun sıcağı senin için yaşandı bir tek.. garip, bilemedin. Hüznün mekânı olan café’de, defalarca başa sarılan o sessizliklerimizde hep anlamıştık oysa birbirimizi ve sevmiştik tükenen gözyaşlarımızı şefkatle...

Ve ben balığım bu şehirde öğrendim yalnız üşümeyi ve sevilmenin aksine sevmenin değerini. Her sürgün dönüşünde bu şehri yeniden özlemeyi...

Göğünde martılar hep kanat çırptı bu şehrin ve denizin kokusu hep karıştı soluğuma aksine.. Dediğin gibi balıksız deniz yoktur, balık varsa emin ol deniz de vardır! İşte bu yüzden beni özlediğin kadar özlersin bu şehri de ve beni sevdiğin kadar içten...

Hep karşı kıyıda yaşadım içimde yaşattıklarımı, yüreğimin kırsallarında ama karşı kıyıda. Nedenleri bırakalı çok oldu, sitemleri, isyanları.. Tek acı içinde taşıdığın. Başkasının acısına bir başkası olursun ya da bir başkasının düşüne. Biz sadece anlamayı başardık, oysa “anlamak çözmeye yetmez” ve haklısın yetmedi de balığım.

Bir gün gitmeyi, bir fırsatını bulur bulmaz ardıma bile bakmadan kaçmayı bekliyorum. Namluda kurşun gibi... Umarsızca saplanıp adına yaşam koyulan bedene ve bütün bir geçmişi tek hamlede buruşturup atıvermeyi turuncu belediye çöplüğüne...

“Gitmek düş demek, hiçbir yere gidilmese bile düşlere gidilecek”

Yüzünü dökme küçük kız, paylaştığımız gökyüzü bizi birbirimize bağlayan ve saçlarına dokunan benim, incitmeden kırmızı tokalarını.

Güvercinler uçar martıların yerine
Ne erkekler ağlamaktan
Ne kadınlar ayrılıktan korkar
İçindeki mum bir söner bir yanar
Kime dair çizgiler göz kapaklarında!
Güvercinler martı, balıklar kedi olur
Ne onlar duyar ne de ruhun
Umutlar da unutulur kuytularda
aynadaki hüzün sırasıyla sancılar
korkak alıştırdığın düşler vurur kapını
hayat bir kere yetim bırakır adamı
bir kez kanar kapanmayan yaralar
düşler düş olur aynalar sancın

GhD

Potkal Yazıları
–IV-

“Koskoca bir okyanusun ortasında, tam olarak nerede olduklarını bilmezler balıklar; ama yine de kaybolmazlar... Ne nerede olduğumu biliyorum dostum, ne de kayboldum. Geçtiğim yerlerde bıraktığım o kuyruk izi yeni bir dalgayla siliniyor gibi. Nereye gittiğime dair en ufak bir fikrim yok. Bildiğim; daldım okyanusa, saldım akıntıya... Akıntıya karşı koymak değil ki işim: Balıklar kürek kullanmazlar!” ÖzgeCân

Ne kar, ne kor güneş.. turuncu çöp tenekelerinin de dediği gibi.. Ankara hazan, Ankara hüzün kenti... Bak ne çok ayrıntı değişti benden sonra, ben giderken yeşildi, şimdi hazana kesen o çöp tenekeleri. Bir kez daha düşün şimdi: Giden miydi terk eden, kalan mı gideni ‘nasılsa giden tek eder’ yanılgısıyla daha önce terk etti? Benim için durum biraz farklı galiba... Ben giderken bile kalan tarafı oynadım hep; bırakılırken de gidenin yerine koydum kendimi. Acıları hafifletmek için değil, nefretin dozunu azaltmak için belki. Kimsenin hesabı tutmadı bende ve öğrenilmiş bütün kuramlar hurafe oldu. Bu yüzden kimse neden gittiğini ya da kendisinden neden gidildiğini bilemeden yaşadı vazgeçmeyi... Sen bile! Baksana, ‘diğerleri’ öznesinde herhangi bir imgeyim ben de! Hâlâ mı anlamadın balığım; gerçekten sevmiş ve ‘her şeye rağmen hâlâ’ seven insanlar, birbirlerini, isteseler de, asla terk edemezler. Nefret ya da sevgi, duygular yoğun oldukça, aslında fark eder mi? Dönüşlerin olduysa gidebildin demektir, ben daha deneyemedim bile senden gidebilmeyi!!!

Balıklar için ağlamayı anlamsız kılan o gerçek, balıklara ağlamayı unutturur diye korkuyorum. Kim garanti verebilir nebula yüreklerin bir gecede kurutamayacağını tüm denizleri?! Haklısın, balıksız deniz yoktur. Peki hiç düşündün mü denizsiz balıkların yosun bağlamaz çaresizliğini!!?

Beni sevmeyi beceremediğinin doğru olmadığı gibi gitmeyi beceremediğin de yalan! “Gitmek” bırakmaktır birini kendine, yerinden hiç kıpırdamadan bile! Beş yaş düşlerini yitirdiğini söylerken ne kadar yanıldığını diğer düşlemelerin anlatmıyor mu sanıyorsun! Boş versene; o şehrin göğünde martılar hiç kanat çırpmadı, hiçbir zaman bir deniz sesi olmadı kulaklarımızı yalayan, yalan mı? Yalan tabi, düşler yaşamanın ta kendisiydi ve biz bastıra bastıra yaşadık. Hayat biraz da ‘en çok kendimizi kandırmak’ tan ibaret değil mi?! Öznelerden de vazgeçemezsin balığım, yüklemleri kim sırtlanacak onlar olmasa! Ne Ankara’nın ayazı, ne Ağustos sıcağı.. bilmez olur muyum nelere gebeydi o hazin hüzün sabahları! Kırgınlığım, doğumlarda hep yalnızdık ve küvezlerde büyürken yalnız doğurduğumuz acılarımız, hâlâ paylaşmakta zorlanıyoruz. Karşı kıyıların ışıkları hep daha çekici, daha duygudaş görünür, deniz çocuğuyum, bilirim. Ama yine de kimse tek bir kulaç atıp tek bir kürek sallamaz, ona yanarım. Sorarım sana, sen de mi balığım? Kalmadı mı yüzgeçlerinde karşı kıyılara geçme hayali, yok mu solungaçlarını hayata açan o farklı rüzgarın nefesi? İlginç olan ne biliyor musun? Bakışlarımızın değdiği yer aynıyken gözlerimizin birbirine farklı yansıması. Nedenleri bırakabilmiş olsan, isyanları ve sitemleri.. bu satırlar yayılır mıydı buruk mürekkep kokusunu her bir noktasında taşıyan? ‘Anlamak çözmeye yeterdi’, diye karşı koymak bile fazla! Aynı şeyi anlamayı başarabilsek, çözümlere ihtiyacımız olmayacaktı...

Düşlere gitmeyeceğim, gidemeyeceğim biliyorum; her şey bir plana denk düşer de, kurgulanamaz hayaller! Hep düşler geldi bana, ben tek adım atmasam da onlara ve anlamadığımı düşünsen de biliyorum kırmızı tokalarımsız saç tutamlarımı şefkatle okşayan parmaklardaki sevgi dağarcığını. İşte bu yüzden duyumsuyorum o tokaların çocukluk kokan kırmızısını ve sırf ‘sen’ yüzünden izne çıkamıyor kalemim, ne de nefes alabiliyor özlemim! Bir mum, titriyorsa eğer, son ışınımlarını yaşamıyor mudur zaten! İsteyerek ya da farkında olmaksızın söndürüyorsam içindeki o cansız ışığı, seni karanlıkta bırakmak amacımdan değil, belki de hiç sönmeyecek bir yürek ateşiyle aydınlatmak içindir. Düşünmeyi bile denemedin... Hangi şehir bizim yüzümüzden kan kaybetti düşünsene! Nice yürek imitasyon nakiller yaparken kanı çekilmiş kentlerin iliklerine, senin bir akşam hüznünden intikam alma gücün var mı? Düşünsene balığım, günbatımlarının o “nereye gidersen git, aynı” çöken hüznü de olmasa, nasıl bileceğiz insanlığımızı!

Ne kadınlar ayrılıktan, ne de erkekler ağlamaktan korkmuyor artık, haklısın! Ama ben aynı balık kalbini kaybetmekten korkuyorum, uzaklık iletişimlerin önüne iyiden iyiye geçince. Bu yüzden serzenişler yüklüyorum uzun soluklanmalardan sonra her numaramı çevirişinde;  sesin, batan bir gemiden gelircesine yüreğimi de alabora ettiğinde... İstemez miyim sanıyorsun adresim olsun uyuyamadığın gecelerde bana sarılışın, ya da gülümsemeni yanaklarımdaki o iki derin izde taşıyayım?

Ciğerlerimde koyu gri bir dumanın pusu, dudaklarımda akşamdan kalma anason kokusu, gözlerimde 20’li yaşların yaşam korkusu... Ne yazarak ne sesine dokunarak anlatabilirim sana bana yazdığın bu son mektubu...  Biliyorum, hırçın bir okyanusu bardağa doldurup kana kana içemedik; rüzgârla bir olup saldıramadık yel değirmenlerine daha... Ama satır aralarına nice duyguyu sığdırdık biz, kahve molalarına hayatın bizzat kendisini... Anlamsızca konuştuğumuzu sanırken bile, anlamın ta kendisiydik..

Geceler.. Ne kadar uzun olursa olsun, yağmur ne kadar sürerse sürsün, hasret de bıraksan neşeye.. yanındayım.. bilmediğini söylerken bile... biliyorsun!

Gittikçe artan ama gittikçe daha az acıtan bir özlemle.. balık kalbiyle...


Pacta Sund Servanda         : Söze sadakat, ahde vefa anlamındaki Latince hukuk terimi
:İki tarafın yapmış oldukları anlaşmanın şartlarına uymakla yükümlü olduklarını belirten Latince kelime. ama bazen uzun süreli akitlerin sürdürülmesi, bir taraf için o kadar çekilmez olur ki, pacta sund servanda ilkesinden sıyrılıp, akdin, mahkemenin de onayıyla emprivizyona uğraması söz konusu olabilir.

ÖzgeCân’004

Pazar, Mart 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları III - Balıksız Deniz Yoktur!

Potkal Yazıları

-III-

Balıksız Deniz Yoktur


Gece teslim ederken kendini günün en uykusuzlarından birine, yokluğuna üzülmenin ya da uzaklaşmalarına sinirlenmelerin boşuna olduğunu midemde bir yanmayla ayrımsıyorum. Kedileri neden ve nasıl sevmediğimi sormuştun bir gün, dişe dokunur bir şey söyleyememiştim. Ama şimdi söyleyebilirim. Kediler, bağımsız hayvanlardır. Giderler.. sessiz, habersiz, nereye olduğunu bile bildirmeksizin, küçük olsun bir iz bırakmaksızın yok olurlar uzun bir süre.. ta ki üşüyünceye, karınları acıkıncaya, sevgiye ve şefkâte susayıncaya kadar.. Sonra, en az gittikleri kadar sessiz sâkin ve inadına, hiçbir şey olmamış gibi, dönerler. Döndüklerinde her şeyin; yemek taslarının, kumlarının, kalorifer önündeki yastıklarının, daha da ötesi.. onlara olan sevgi ve sadakatin yerli yerinde olmasını beklerler... Senin ondan ne beklediğinin, ya da onun yokluğunda mırıltıları özleyen sessizliğinin onun için bir önemi yoktur, dönmüştür ya, ötesi anlamsız!

Şöyle etraflıca, gerçekten, bir düşünsene; ne farkın var senin onlardan? Canı çekince apansız giden, keyfi isteyince yeniden teşrif eden o kedilerden diyorum, ne farkın kaldı!

            Sana ihtiyacım vardı anlıyor musun, hiç olmadığı kadar! Belki kollarına alıp avutamazdın beni, gözyaşlarımı sevemezdin şefkâtle.. ama dokunabilirdin yüreğime, kelimelerime... Olmadı balığım, biz bu işi beceremedik! Yıllardır birbirini arayıp sormayan ama zamanlar sonra bir araya geldiklerinde kaldıkları yerden aynen devam eden dostlar, hiçbir şeye yenilmediği düşünülen dostluklar vardır. Bizimki ancak onlardan biri olabilir. O halde, işi zamana, şansa ve kadere bırakalım ve bir gün, aynı çizgi üzerinde karşılaşırsak, kaldığımız yerden başlayalım. Araya hiç zaman, hiç acı, başka insanlar, mutluluklar, hastalıklar, hüzünler girmemiş gibi... Kar hiç yağmamış, ağutosun en sıcağını yaşamamış gibi.... Telefon konuşmalarına sığdırdıklarımızı, senin notalarını, posta kutularında mektupları unutarak.. yoldan geçen bir adama “merhaba”, köşedeki butiğin sahibine “hayırlı işler” der gibi.. kolay, çabasız ve karşılıksız olsun bizimkisi.. sen güneş falan da çizme, kandırmayalım kendimizi!

Sen hâlâ ‘ne yaparsan yap gri’ bir şehirde yaşıyorsun... Sokakları neredeyse cetvelle çizilmiş, caddelerin ablukasındaki köşeli parkları sahte yeşillere boyanmış, göğünde martıların kanat çırpmadığı, deniz kenarı çay bahçeleri olmayan ve hiç olamayacak o şehirde... Belki de sırf bu yüzden, bazen ben de yitip gidiyorum sende, o grilerin yüreğine sinsice sindiği zaman dilimlerinde...

Oysa benim şehrimin göğsünde martılar uyuyor geceleri, iyotlu buruk bir deniz kokusu dolduruyor ciğerlerimi, ne yöne baksam deniz görüyorum ve biliyorum: Balıksız deniz yoktur! Belki de bu yüzden, hayır sadece bu yüzden, özlüyorum seni!

ÖzgeCân’004

Potkal Yazıları II - Cân'ımın Ankara Köşesi

Potkal Yazıları

-II-

Cân’ımın Ankara Köşesi

Vedaları sevmeyen cümleleri tercih ettim her zaman ama niyeyse hep ayrılık yüklemli paragraflar oluşturdu uzun, nemli mektuplarımı... Bir önemi kaldı mı gidişlerin, asla bir işe yaramayan dönüşlerin? Oysa vedalar bile tekrar buluşmak içindi, böyle öğretmişlerdi bize. Bir kez daha anladık ki tecrübe edilemeyen tek şey duygularımız; ne öğrendiysek bilelim, ne yaşadıysak yaşadık.. ama yeniden sevecek, yine yanılacağız!

Hayat garip be canımın Ankara köşesi.. Anaforlarda yitiyor duygularımız, bu vazgeçilmezimiz denizde bile.. Baksana, acıların sessiz-sözsüz kuşları kaldı fırtına sonralarına. Şimdi... Seslerimizi örten tesellisiz hüzünleri, sıkıntılı kaygıları, bizi zehirleyen ve ufkumuzu kesen kuşkuları besliyor yüreklerimiz. Yazık! Sahip çıkacak bir tek acılarımız mı kaldı?

Duyulmadı okyanuslarda bir denizkızının karaya vurmuş ağlayışı. Beyaz köpüklü dalgalar, her şeyi huzura bulayan ve alaca karanlıkta yuvarlanan sahtekâr ayışığı.. Mümkün değildi toplamak, bir denizkızının ağlarken geceye döktüğü denizyıldızlarını... Hissettin mi hiç, sen de, sanki kıyılarda bilmeden yalnızca bizim bastığımız denizkestaneleri acıtıyor adımlarımızı...

Ne zaman tatlanacak balığım bu yaşam, ne zaman rüzgârını bulacak yelkenlerimiz, upuzun bir öpücük gibi dudaklardan? Ben yitirdim yönümü, sen söyle ne zaman? Artık.. Düşlerim belki kış ölüsü, belki hazan.. kırlara bahar yetmese de içimde, yalnızca sobalık odunlar var biriktirdiğim, bir sonraki mevsime kalan... Kırağı düşmüş bir sabahı çağrıştırıyor ne varsa gördüğüm, hep ayaz, hep üşümüş bir yanım; yürek kışa kördüğüm...

Güzeldi’li geçmiş zamanlarımız vardı, bizim de, değil mi? Sahi! Kimbilir o yaşanmışlık nerelerde şimdi!!!

Bir yasemin kokusunda duyumsamak mutluluğu ve çiçeklerin kışın açmadıklarını kabullenebilmek.. Zamanı geldiğinde tüm zorluğuna rağmen, bir gökkuşağı renginde seyredebilmek fırtına yağmurlarını.. bazen de bir annenin şefkatiyle sarılmak acılara.. her ayrılığı bir kavuşmaya döndürebilmek en zor anlarda... ayrılıklarda veda edebilmek, dönüşler olmasa da.. mutluluğun resmini çizebilmek, başka kimse anlamasa da.. Zor!

Bir balıkçı gibi ‘ne çıkarsa bahtıma’ya doğru ağ atmak ve bir denizyıldızının yorgunluğunda kıyıya vurduğunda, kendini yeniden maviliklere teslim etmek, hiç değilse umut edebilmek, hayatın ta kendisi sanki. Bir martı edasıyla, yaşananların üstünden pervasızca geçebilmek hayatın özü belki. Belki de geçmişi ve geleceği masal tadında yaşayabilmektir aslolan, gerçek tadının kekremsi olduğunu unutmayarak.

Biliyor musun? Şöyle bir bakıp etrafıma, gamzelerimin içini iyice boşaltarak: “Hayır, denizler mavi değil turuncu!” diye haykırsam, hayrete düşmeyip, dudaklarında ufak bir gülümseme belirecek nadir insanlardan olduğun için.. Hadi! Hüzünleri yükle gemilere, yükle, açılsın meçhul denizlere... En yakın liman en bilinmez yerde olsun; endişelenme, kalemi ver yüreğine, o çizsin, orda kalsın. Çiz bizi de; ama öyle bir çiz ki, ne çıkar yalansa, biz Güneş’ten büyük olalım, öyle çiz, öyle olsun...

Yokluğun... Kelimelere dökülebildikçe, varlığını ifade edebildikçe kendime.. yıpratmıyor nicedir. Yine de parmak uçlarımız dona dona, balığın kılçıklarını birlikte ayıklayabilirdik, rakı kadehinde parmaklarımızın izi rahmetli bir balığın pulları... Yine de paylaşımları beklemek, ‘sıra bize de gelecek!’, demek de güzel...

Olduğun yerde, en azından sadece senin olduğun şehirde bambaşka bir renge bürünen gecelerde, yalnızca aklından değil, yüreğinden de iz bırakarak geçmek dileğiyle... Sabırsız bir özlem ve yoğun bir sevgiyle...  

Dostça kal...

Sizin Özgecan#55
‘003

Potkal Yazıları I - Sende Bana Ait Bir Şey Var

Potkal Yazıları

-I-

Sende Bana Ait Bir Şey Var

Selam, mutsuzluğunu bile terk edemeyen, hüzne sınırsız abone; yüreği okyanus, bakışları yakamoz balıkadam.... Bir kez daha Bodrum, ve bir kez daha yüreğim sana atıyor, oturduğum aynı masadan... Sana yazıyor olmanın verdiği o tarif edilemez duygu bir yana, karşımda bir de fotoğrafın olsaydı, kahvenin bana verdiği o müthiş enerjinin nasıl bir hazza dönüşebileceğini düşündüm az önce... Tuhaf! Yan yana çekilmiş bir fotoğrafımız bile yok diye kapris yapmıyorum, hayır; biliyorum kimsenin yüreğinin yoktur somut bir kavrama yansıması... Yine de, biliyorum ki,  bir çift kara göz nasıl da aydınlatacaktı satır aralarımı...

Sesin... Uzakta, çok uzakta yağan bir yağmurdan bulutların taşıdığı serin bir nefes gibi geliyordu. İçime yaydığı mutluluk kadar, yanında olamamanın, hüzne birlikte vuramamanın ‘lanet olsun!’ unu da getiriyordu beraberinde... Cezmi geldi aklıma; bizim Cezmi... Hani elmalı çayların dumanı, kahvenin kreması Cezmi...

“Bazen aşk gider. Ve hayat da gider onun peşinden. Sen terk edildiğin yerde öylece kalakalırsın. Bir sabah uyanırsın ki, gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir. Aynada tek parça görünen bedenin, aslında içinde lime limedir.”, diyen Cezmi;

“Bazen aşk gider. Ve sen yıllardır içinde yaşadığın yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın.”

“Bazen aşk gider. Ve adresi değişir evinin. Sesinin tonu değişir. Yüzünün rengi… Yatağının sıcaklığı… Yediğin yemeğin tadı… Uykuların değişir. Ve rüyaların…”, satırlarıyla adeta seni anlatan Cezmi;

ve: “Bazen aşk gider… Ya da siz gittiğini sanırsınız...”, diye yüreğime su serpen Cezmi....

Bazen aşk gider balığım, ya da biz gittiğini sanırız... Ama biliyorum, sen de benim gibi erken yaşlanmış ama hiç büyümeyen bir çocuksun. Tapıyorsun yaşamaya, tapıyorsun nefes almaya, bağlısın yürek ısılarına... Onca acı çekmene rağmen AŞKA AŞIKSIN sen de deniz kenarları gibi… BENİM GİBİ… Sen varken, yüreğin varken, içinde bir yerlerde o sonsuz ısı ve ışık kaynağı varken... Ne aşk seni bırakıp bir yere gidebilir; ne sen bir adım ötesine geçebilirsin aşkın!

Aynada kendinle yüzleştiğin gece yarıları, hüzünlerin durmaksızın acı veren paslaşmaları... Bitmediyse eğer... Hala uzak kıyıların feneriyse bir çift gözün hayali... Yanılmadığımı anlayacaksın. Kanatsa da yüreğindeki can kırıkları...

Kendi içinde dönüp duran ve hep okyanusu hayal eden bir nehir gibisin sanki. Ve nedense, hüzünlerinden, kendini yalnız hissetmelerinden, sesinin üzerine inmiş yoğun sisten sorumlu tutuyorum kendimi. Hayır, bütün bunlara ben sebep değilim, biliyorum ama tüm bu yaşanmazlığı üzerinden çekip alacak güce ulaşamadığım için kızıyorum kendime... Neden mi bu kadar önemsiyorum? Hangi kelimeler ne kadar doğru anlatır bilemiyorum; ama özetleyeyim: “Sende bana ait bir şey var. Ne, bilmiyorum. Ama seni her düşündüğümde.. yokluğunu hissediyorum.”

Belki de yitirdiklerimi sende bulduğumdan, belki de bende olmayanı sende yakaladığımdan... Belki de... ikimiz bir arada olduğumuzda çok yoğun bir şekilde duyumsadığım ama asla ne olduğunu anlayamadığım o tarifsiz duygudan... İçine dolan acıyı paslaşamamamızı anlayamıyorum...

Sanırım, şu ana kadar yazdığım, anlaşılması en zor, edebi kalitesi en düşük ve cümleleri birbirinden en bağımsız ilk mektup bu. Komik gelecek belki ama, kendimi en iyi ifade ettiğim mektup da bu! 

Biliyorum, hırçın bir okyanusu bardağa doldurup kana kana içemedik; rüzgârla bir olup saldıramadık yel değirmenlerine daha... Ama satır aralarına nice duyguyu sığdırdık biz, kahve molalarına hayatın bizzat kendisini... Anlamsızca konuştuğumuzu sanırken bile, anlamın ta kendisiydik..

Geceler.. Ne kadar uzun olursa olsun, yağmur ne kadar sürerse sürsün, hasret de bıraksan neşeye... Mutluluktan bıktırıncaya kadar, kelimelerimde, özlemimde, paylaşımlarımdasın... Sen kaçıp yakanı kurtarana kadar da, senin bulamayacağın kadar kuytuda ama ne zaman ihtiyacın olsa hissedebileceğin kadar.. yanındayım..

Gittikçe artan ama gittikçe daha az acıtan bir özlemle.. balık kalbiyle...

Özgecan#55

*NOT: Bu mektubu out of archive yap pls. Çünkü bu satırlar, uykusuz, yorgun, hafif alkollü bir geceden doğma, yazanın bile tam olarak anlayamadığı kadar karmaşık; Orhan Baba’nın bile aşırı bulacağı kadar arabesk bir yazı kümesi :pP

SISMIKI sarılıyor; KOMACAN öpüyorum...




Sancılı ayrılıklardan geriye sâkin sularda durgun yüzen bir balık kaldı.
Oysa denizler iklimiydi aşkın ve güneşti bakışları ilkbaharın.
Yine de kardelenleri düşün, ya da kaktüsler yok mu çölde?
Umudunu yitirme!

(Özgecan#55)©
25.01’003
Cumartesi, Mart 12, 2011 | By: ÖcG

POTKAL YAZILARI


Yürek Büyücüsü OZ*


Özgür İNAM
İliklerine kadar turuncu bir sonbahar, pastırma yazının terini soğutan akşam esintisiyle hissettiriyordu kendini. Lodosun habercisiydi deniz fenerlerinin bakıma girişi. Zor, bilenlerin sandığından çok daha zor bir yaz bitiyordu. “İyi ki varsın” dedirten bir can simidiydin sen, ben dingin denizlerde sinsi anaforlarla didişirken. Kendine alıştırmayan ve kendini sevdirmeyen… Ama varlığı her daim, sevginin ötesinde hissedilen. ‘Düş’, desem değil; ‘düşme’, desem, zaptedilemeyen!

“Sen o şehrin en güzel yürekli m’artısıydın…
Yelkendendi k’an’atların…”

Şimdi… Bambaşka bir deniz kıyısında, hayatı bir kez daha sorgularken ulu orta; dünyayı bir çanta gibi sırtında taşıyan, hayatı bir yolculukmuşçasına yollarda yaşayan, yüreğinin sesiyle dalaşıp, rüzgârın sesiyle konuşan, kocaman bir teleskopla uzakları yakın, düşleri olanaklı kılan o adamı özledim. Öyle çok özledim ki, her şey bu kadar değişmişken; yerler, yollar, insanlar, ben bile bunca değişmişken… korkmuyorum ne zaman “keşke” desem, sesime ses verecek sesinin sessizliğinden…  -sanıyorum ki biri en umulmadık saatte beni uykumdan uyandırıp baş ucuma bıraktığı -belli ki ağaçtan toplanmamış- meyveleri yememi söyleyecek, tüm mahmurluğuma rağmen ısrarla uykumu açtıktan hemen sonra, “ben gideyim de sen uyu” diyecek. Sırtını dağlara dayamış, cephesi yola dönük o bembeyaz sitede, sandalyeleri çekip çimlerin üzerine… ayaklarımızı birbirine dayayıp bira mı, kola mı, benim seni kızdıran, benim herkesi kızdıran kahvemi mi bilmem, içtiğimiz; kâh insanlığı kurtardığımız, kâh birbirimize fazla kızıp hırlaştığımız, kâh yıldızları kovaladığımız geceleri büyük bir hızla sabahlara yaklaştırdığımız anlar hep yanımda biliyor musun? Keşke deliler gibi içsek yine ve kucaklaşıp devrilsek neon âşıklar gibi yerlere…

“Biliyorum, bizi akşam yemeğine götürmeni beklerken,
sesin gelecek bir başka şehrin denizindeki güverteden.
Başka bir kıtaya mesaj yollamaya çalışırken,
saçsız gülümsemen taşıverecek penceremden…”

Her yolculukta birçok anıyı mecburen ardımda bırakmama rağmen, seninle yaşanan neredeyse her şeye kutsal bir emanet gibi sahip çıkıyorum. Sen bana sunulmuş en vaatsiz sevgisin çünkü. Beklentisizimsin benim. Canın sevilmek istediğinde, ihtiyacın olduğunda değil, paylaşmaya gelenimsin. En çok da bunun için ikimiz içre ne varsa, gururla ve güvenle taşıyorum. Hep çok uzaklarda olacaksın biliyorum; bir gün ayaklarındaki yaraları sararken, ertesi sabah özlemine uyanacağım.

“Sen zaten bir meleksin;
sadece kanatların yok!” demiştin ya..

Kanatlarımı görmeyen bir tek sendin. Oysa sadece görenin koparması şart koşulmuş bir kara yazgıya bağlanmıştı kanatlarım. Bu yüzden melek sandın beni, kanatlarım olsaydı inanmazdın. Kanatlarımın gölgesinde dinlenen, azıcık üşüdüğünde tekrar güneşe dönenlerden olmadın hiç. Kanat kanataydı duruşumuz, habersizdik birbirimize bu kadar içten değdiğimizden…

Aralık’ın, bir yılın daha, sonu geliyor; zaman, seni düşündüğümde çok hızlı akmış gibi hissettiriyor. Kim bilir kaç asırdır bekliyordum, kim bilir daha kaç asırdır tanıyorum seni.

“Ben bu şehrin benimle tanıştırdığı herkesi.. ama en çok seni sevdim!”

Sabahları tertemiz olurdu gömleğin, bermudan ütülü; bir tek saçların bozardı bu uyku mahmuru düzeni. Akşamları okuldan dönen yaramaz erkek çocukları gibi kirlenmiş bir gömlek bermudanın üzerine salınmış, neredeyse tüm düğmeleri açık… Seslenişini hatırlıyorum bedenime isim, adıma cân verirken… Terastaki dumanı da unutmuyorum, Arşipel’e kıyısı olan, bir yanı hep ıslak yer yastığımızı da, leb-i derya; dizlerimde uyuyordun ben saçlarını tel tel canlandırırken. Haftalarca, sırf bana göstermek için gökyüzünü kim bilir kaç kere tarayıp sonunda bulduğun Venüs’ün, acemi bir heyecanın ayak darbesiyle kaybolduğunu sandın. Oysa Venüs gözlerinin içindeydi senin, hiç zorlanmadan buldum… Güneş batışına nazır sardık en keyifli cigaralarımızı da, yadsımakla / kanıksamak arasında debelenip durduk, zarlar hep bana düşeş gelirken… Şimdi yokluğunu yadsıyor, bil(dir)meden gidişlerini kanıksıyorum.

“Özlemek, geri getirmeye yetecekse seni;
iki portakal ve bir elma, biraz da Eti Cin tadında…
paldır küldür dal da odama,
‘uyuyor muydun’ sorusuna küfrettirerek uyandır beni!” E mi?

Hep çok uzaklarda olacaksın biliyorum, bir gün ayaklarındaki yaraları sararken ertesi sabah özlemine uyanacağım. Her şey öyle canlı ki, hep ve her zaman, adını hatırladıkça, huzura bulanacağım…

Bu ara, ne zaman içim üşüse sana sarıldım ben. Sıcacıksın, gerçeksin ve cânsın…
Şafak kaç, bilmiyorum; ama fazla kalmadı, hissediyorum.
İyi ki varsın yüreğimin Oz* Büyücüsü
Sen, her insanın sahip olmak isteyeceği bir DOST'sun...

* Özgür İNAM ( Yelken(ci) Adam)
 ** Neredeyse 6yıl oldu bu yazıyı yazalı... Şimdi... Yine apar topar, yine dünyanın apayrı bir yerindesin... Özge'ndin... Uzun sürmesin :(


2005 Nostalji 




2008 Nostalji
                                                     
Çarşamba, Mart 02, 2011 | By: ÖcG

Hepimizden İyi Biliyor

      Kapıya yaslanmış gelişini bekliyordum. Sonunda gözlerimin yığıldığı köşeden beliriverdi. Montunu sırtına almıştı, dosyası elindeydi. Yorgun görünüyordu. İçeri girdi, herkese selam verdi, yanıma sessizce gelip elindekileri masaya bıraktı. Usulca önüne doğru uzattığım torbaya şöyle bir baktı; bir kitap, iki film CD’si… Gülümsedi. Öyle yorgun ve uzaktı ki, gülümseyişini ancak gözlerindeki dalgalanmadan anlayabildim. “Teşekkür ederim”, dedi, “daha öbürlerini bitiremedim bile!”. “Günün nasıl geçti?”, diye sordum, yanlış bir soru sormamış olmayı umarak. “İyi”, diye kestirip attı. “Yemekte ne var?”, diye sordu. “Dolma”, dedim, “Acıktıysan hemen eve çıkalım.” “Biliyor musun,” dedi, “bugün dışarıda yemek istiyorum.” Gülümsedim, montunu ve dosyasını aldım, çantasını o aldı; sarıldık ve dükkândan çıktık.

     Yabancısı olmadığımız bir restoranda, iştahsızca yemek yiyişini seyrettim.”Neden öyle bakıyorsun?”, diye sordu… “Senin”, dedim, “her halini ne kadar sorgusuzca ve ne kadar çok sevdiğimi düşünüyordum; yorgun ve sevimsizken bile seninle birlikte vakit geçirmekten ne kadar zevk aldığımı…” Bu sefer gerçekten gülümsedi sanırım, kısa bir an; sonra yemeğine devam etti. “Ben de seni seviyorum”, dedi kendisinin bile duyamayacağı bir tonla, ama ben duydum. Son lokmasını ağzına götürürken, “Hesabı isteyelim mi?”, diye sordu. Ağır adımlarla çıktık restorandan, eve doğru yürümeye başladık. Fazla konuşmuyordu, ben de soru sormuyordum; nasılsa anlatırdı. Rutindi konuşmalar. Eve girdik, aşağı kata inerken,”Bugün çok az çalışacağım, sonra aldığın filmlerden birini izleyelim mi?”, diye sordu. “Sen yiyecek ve içecek abur cubur bir şeyler hazırla, ben biraz sonra yanındayım; dizlerine yatıp film seyredeceğim”, dedi. Konuşmadan onayladım. Üstümü değiştirdim, sabah ona hazırladığım kahvaltının bulaşıklarını yıkadım. İçecekleri onun sevdiği bardaklara koydum, koca bir tabak dolusu abur cubur… derken, geldi. Saçları birbirine karışmış, pijamalarını giymiş, elinde kâğıtlar… “Düzgün yapıp yapmadığıma bir bakar mısın, bugün pek kendimi veremedim.”, dedi. Özenle kontrol ettim, gerçekten dikkatsizlikten gözden kaçan bir-iki ufak hatayı ona fark ettirmeden, yazısını taklit ederek düzelttim. “Her zamanki gibi kusursuzsun!”, diyerek burnuna minik bir öpücük kondurdum. Rahatladığını hissettim. Televizyonun karşısındaki kanepeye oturdu ve, dizlerime uzandı. O uyur uyanık film seyrediyordu, ben hayatımda ilk ve son kez görüyormuşçasına onun her tür devinimini gözlüyordum. Derken gözkapakları tamamen indi. Uyurken bile sabit duramazdı, yine kıpırdanıp duruyordu ama yanağımı tersiyle usul usul okşayan eli hiç yorulmadı. Film arasındaki sessizliğe araladı gözlerini, devamını seyretmek istediğini söyledi. İkinci diski koymak için yerimden kalkmışken, “Hafta sonu bir işin var mı?” dedi. Çok hızlı bir düşünce anından sonra “yok”, dedim. Aslında vardı.. ama sesindeki ricadan olmaması gerektiğini anlamıştım. “Ne Cumartesi, ne de Pazar çalışmayacağım; koca bir hafta sonu yalnızca bizim olabilir”, dedim. Boynuma sarıldı, “O halde”, dedi, “yarını daha kolay atlatabilirim.” “Burada uyuyabilir miyim?”, diye sordu. Mecburen kabullenen bir anne edasıyla, “Peki”, dedim, “bir süreliğine…” O, kanepeye tüm mutluluğuyla yerleşmeye çalışırken kalktım, bir pike ve yastıkla geri döndüm. “Yanımda kal”, dedi, “Mutfağı yarın toplarsın.” Yanına oturdum, her zaman yaptığı gibi kafasını boynumun altına yasladı. “Ben rüya görmeye başlayana kadar sakın gitme tamam mı?”, dedi, ricadan çok emrediyor gibiydi. Gözlerimle yanıtladım, sevgiyle okşadım saçlarını. Az sonra derin derin nefes almaya başladı. Usulca elini tuttum, saçlarını kokladım, gözkapaklarından öptüm, boynunu okşadım. Doya doya seyrettim ve dinledim uykuya teslimiyetini.

    Gözlerimdeki neme hava aldırmak için balkona çıkıp bir sigara yaktığımda… Tanrının bana sunmuş olduğu bu en gerçek, en içten, en… sevgi için… Teşekkür ettim.

     Adı Eylül, benim biricik yeğenim. Henüz 7 yaşında ve çocuk olmanın ona sağladığı bütün avantajları inanılmaz bir olgunlukla sonuna kadar kullanıyor. Gerektiği zaman en yakın arkadaşım, bazı zaman en azılı düşmanım, hayata en sıkı bağlanışım oluyor. Bana öğrettiği bir şey var: Gerçek sevginin acabaları, nedenleri, bahaneleri yok! Ve o bunu hepimizden daha iyi biliyor. 

* Şimdi 13 yaşında, artık yalnızca duygularımı ve anılarımı değil, arkadaşlarımı ve kıyafetlerimi paylaşıyor... Zevkleri, düşünceleri, alışkanlıkları neredeyse tamamıyla değişiyor olsa da.. hâlâ birlikte uyumaktan mutlu oluyor(uz)... Onu kelimelerin değil, yalnızca anlamların ifade edebileceği kadar seviyorum...

  
Pazar, Şubat 13, 2011 | By: ÖcG

Yaz(ı)mak Üzerine...


Kış ayazı kulaklarıma fısıldıyordu, sertçe, geldiğini... 
Öyle sinsi...
Üşümedim bu kez, sadece gıdıklandım.
Sahile doğru yürüdüm; denize döndüm yüzümü, 
bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
Gülümsedim; 
yetinmedim, bir de şarkı söyledim...
Sigaramdan derin bir nefes çektim, 
kahvenin büyülü soluğunu içime...
Daldaki ürkek kuşa seslendim: 
“Korkma”, dedim, 
“Kış gelmeden bahar gelemez. 
Değil mi ama?”
O yine de korktu.
O hiçbir şey anlamadı.
Göçmen kuşları sevmem ben, 
sırf bu yüzden; 
işlerine gelmedi mi gittiklerinden. 
Savaşamadıklarından, 
değişemediklerinden... 

Kırmızı kalemle yazılmış başu ucu notlarım var benim ve mavi mürekkebe batırılmış notasız sözcüklerim... İstersem, güneş gibi sarı gülebilirim, üzülürsem yağmur bulutları gibi koyu gri bakar gözlerim... Seversem rengârenk olur yüreğim, ayrılığım simsiyah'dır benim.

Oysa beyaza beyazla yazmakmış asıl sanat.....

Duyguların dozu ön plana çıkıyor tam da bu noktada.
Durulması gereken o ince hattın öte ucuna kaydığınızda...
Hiçbir şey, yazı bile, eskisi gibi olmuyor.

Sonrası... 

Akşamdan kalma uyanır gibi sabaha, öyle karşılaşıyorsunuz hayatla. Biraz mahçup, başınızda ağrılarla.. ama rahatlamış, hafiflemiş ve hissizleşmiş en çok.
Bir süre idare ediyor sizi bu istifra. Sonra yeniden biriktiriyorsunuz, içip içip... de yaşam denilen bardan iç'kin'in her türlüsünü... yazıyorsunuz! kus-ar-casına!
·   
Cuma, Şubat 11, 2011 | By: ÖcG

İki kere İki Kaç (K)eder?


Sahne I
Gir’İştir / Gelişme!dir / Son’uca (G)ebedir...

Dekor: Ölümden bile soğuk bir mevsim; deniz görmeyen kış rengi bir arka odada can çekişen duygulanımlar... Hüzünlerin saçakaltı...

            Dekorun orta yerinde.. yağmur bakışlı bir kimse‘siz’lik durmaktadır. Bazı ışıklar kısıktır, bazı nefesler kesik... Yürekten atan bir şarkı, bulutları çise çise ağlatmaktadır. Ay ışığı tedirgin adımlarla sızmaktadır sessizliğe.. tutulmuş nefesler belirsiz bir meraktadır...



Sahne II
s’Ona (Y)akındır...

            “Kapı..
             Açılıp da
             Biri giriverecekmiş gibi...*”  diye gürler suflör.

            Bütün başlar kapıya döner... ama içeri kimse girmez! Belli belirsiz bir esinti yalar geçer kimilerinin yüzündeki çizgileri.. gelen, yokluğudur. Bekleyenleri utandırmamış, beklemeyenleri yanıltmamıştır.

            O kadın ki... aslında hiç olmadığı kadar buradadır!

            Ve suflör düzeltir:
            “Kapı..
             Açılıp da
             Biri gidiverecekmiş gibi...”



Sahne Son
İş İşten (Bir) Geçmiş’tir

            Arka sıralardan bir karaltı alelacele uzaklaşır olay yerinden... Son basamakta beyaz bir kâğıt düşer cebinden.. Umursamaz...

            Sahnenin orta yerindeki kalp durur, merak bir kez daha oksijeni dondurur. Suflör boğazını temizler... Okumak için kâğıdı alır eline...

            Okunacak hiçbir şey yoktur.
Yaşanmıştır ve bitmiştir.
Bu kez yazılmamıştır!

* Özdemir ASAF

ÖzgeCân
Cuma, Şubat 04, 2011 | By: ÖcG

Sen Bu Hikâyeye Nereden Karıştın, Bilmiyorum...


*** İki yıl önce on günlük migren atağının son aşamasında yaşanan migren krizinden sonra yazmıştım bu yazıyı... Kendimi kaybetmeden önce uzun ve can yakıcı bir savaş filmi seyrediyordum ve Yeliz'imi çok özlemiştim... Onu hep çok özlüyorum, o'nu değil... 

Akşam olmak üzere… Hava sıkıntılı… Tek bir damladan bile feragat etmeyerek, bulutlar yeryüzüyle dalga geçiyorlar sanki. Günlerdir kendini tekrarlayan bir durum bu. Gökyüzü hep basık ve karanlık ama yerler kupkuru. Beklenen yağmur bir türlü yağmıyor. Yağışa hasret kalan doğanın hayal kırıklığını -nasılsa- anladığımı biliyorum. Migrenim fena azdı; bu seferki öncekilere hiç benzemiyor. Beni bilirsin, hastalık kolay kolay sözünü geçiremez bana ama tam bir hafta olacak, kafam taştan ağır; çektiğim ağrının ikimizin ortak dilinde bile bir karşılığı yok. Tanımayanlar ‘baş ağrısı da yatağa mı düşürür!’ hayretindeler. Sen, ne haldeyim, görsen hemen anlarsın. Kafatasımın içinde büyüklü küçüklü bilyeler var sanki ve eğer dikkat etmezsem, her ani hareketimden sonra bir tanesi bir yere çarpıyor -daha da kötüsü iki bilyenin birbiriyle çarpışması- ve o katlanılmaz ağrı nöbetlerinden bir yenisi daha, bilyenin boyutuyla orantılı bir süre için yeniden başlıyor. İşte o zaman, ‘öldür’ deseler öldürür bir nefret besleyen uzun bir acı nöbeti devralıyor beni.

“Başın ağrıdığı zaman sen diğer insanlar gibi karanlık ve sessiz bir odaya kapanma!”, derdin, “Sen normal değilsin… Karanlık ve sessiz bir oda herkesin uykusu için eşsiz bir ortamken, seni uyutacağı yerde zihninin daha fazla açılmasına sebep oluyor. Senin başını migren, sinüzit falan değil düşüncelerin ağrıtıyor. Hiçbir hastalık senin kendini acıtabildiğin kadar güçlü değil!”

Haklı olduğunu biliyorum. Elimden başka bir şey gelmediğini de sen biliyorsun. Kulaklarımdaki sesin, yanaklarımdaki iki derin çukura doluyor. Birlikte olsak, kafanı tüm sevimliliğinle kapı arasından uzatıp “Cancan bir kahve yapayım mı?”, diye sorar, hastalığın verdiği asabiyetle alırdın ağzının payını. Yine de aldırmaz, “ulan gel bir öpeyim”, diye dışta sinir, içte mahvederdin beni…

Elimde alkol derecesi yüksek limon kolonyasıyla -80o Sabri Tuncer- ıslatılmış pamuk parçacıkları, kendimi uyuşturabilmek umuduyla kalkıp bir film CD’si koyuyorum. Eğer zihnimi oyalayacak bir şeyler bulabilirsem belki bir süreliğine unuturum bu feci ağrıyı. Hatta birazcık şansım varsa, film bitmeden ağrı kesilebilir ve ben ekrandaki görüntülerden sıyrıldığımda ‘acısızlık’ hoş bir sürpriz olur. Keşke burada olsaydın, bu kadar patlamış mısırı tek başıma yiyemem!

Filmin ikinci çeyreği… Savaş her yerde… Öyle görüntüler var ki, kan kokusu ekrandan tüm odaya yayılıyor. ‘Savaş ne kötü şey tanrım!’, gözyaşlarım yüksek sesle dökülüyor yanaklarıma. Tam bu sırada kapı açılıyor ve kapı aralığından “Bu kadar patlamış mısırı tek başına yiyebilecek misin?” diye soruyorsun! Film tepkilerimi öylesi esir etmiş ki, şaşırmam bile zaman alıyor. Tanrıdan başka bir şey isteseymişim… “Ne zaman geldin? Nasıl geldin? Kapıyı kim açtı? Adresi nereden buldun? Peki ya iş? Ne kadar kalacaksın?”… Tek nefeste sıralayabildiğim sorular bu kadar. Tüm sessizliğinle o bildik, tarifsiz gülümsemen yayılıyor yüzüne; içim aydınlanıyor. Ortadan kaybolsam, bir tek senden kaçamam ben, bunu biliyorum.

“Film bitsin, sonra uzun uzun konuşuruz.” Sesin bir anne tınısında…
“Vietnam Savaşı…”, diyorum, “İnsanlar ne için öldüklerini bile bilmeden vahşi bir acımasızlığın içinde acının her türlüsüyle ölüyor. Yeryüzündeki kabul etmesi en zor, hatta imkânsız ve en hazmedilmez olgu savaş sanırım; en azından benim aklım hiçbir şekilde almıyor!”.
“Senin savaşın bundan farklı mı?”. Gözlerini ekrandan ayırmadan soruyorsun. “Bu savaş seni ne kadar üzüyor ve ellerini kollarını bağlıyorsa, senin savaşın da bana en az o kadar acı veriyor. Neyse…”
“İyi de, benim savaşım tek taraflı. Ben kimseyi öldürmüyorum, kimseye saldırmıyorum! Benim çatışmam kendimle, dışarıdan yayılan imitasyon yaşantılar içime sızmasın, sevdiklerime dokunamasınlar diye…”
“Onlar insanları öldürüyor, şehirleri binaları yakıyorlar; oysa senin çatışmalarında duygular ya sakat kalıyor,  ya ölüyor ve hayatını ateşe veriyorsun”.
“Biraz önce seni düşündüm. Tam ışığı kapatıp yatağa gömülecektim ki, başım ağrıdığı zamanlarda bana yapmamam gerektiğini söylediğini hatırlayıp vazgeçtim. Ve işte yanımdasın!”
“Sen, sevdiğin kimseyi uzak tutmuyorsun ki! Verdiğin nasıl bir değerse, tüm ağırlığına rağmen, hepimizi taşıyabiliyorsun; gittiğin her yere, yaptığın her işe…”
“Biliyor musun, bunca zaman, bu söylediğini yapmak için çok çabaladım ben; insanları, içimde taşımak için. Artık bunun ne kadar gereksiz olduğunu düşünüyorum. Sonuçta, birlikte kalınamıyorsa, ya tek kişi gitmeli, ya da hiç değilse yola bir başkasıyla beraber devam edebilmeli…”


Film bitiyor ama aklımda filme ait çok az şey var… Patlamış mısırlar, kan kokusunun tüm benliğime yayıldığı bir savaş sahnesi ve… -nereye kayboldun? Oysa ne çok özlemiştim seni ben…

-          Nasıl oldunuz? Ama ben bu sesi sanki hiç tanımıyor ama bir yerden anımsıyorum. Bembeyaz gömleğiyle, sigara içmediğinden olsa gerek, dişleri takım, yanaklarının bir tanesi gamzeli, gözleri yeşile, bakışları derine çalan bir adam…
-          Ne kadar zamandır buradayım? diye soruyorum, ağzımdaki kekremsi acılığa, midemdeki şiddetli yanmaya rağmen sigara içme istediği içindeyim….
-          48 saati doldurmak üzereyiz. Hep beraber mi? Biz kim ya da biz kimiz? Biz ile başlayan ya da öznesini –iz ekine sakladığım cümleler kurmuyor, duymuyordum ne zamandır. Tüm veriler normale yaklaşmaya başladı. Bir dahaki sefere son raddeye değin beklemeyin, yoksa bu kadar kolay atlatamayabiliriz. Ben hayatta hiçbir şeyi kolay atlamadım oysa; nereden bilsin ki! Size bol miktarda yatıştırıcı verdik ve güçlü bir ağrı kesici iğne vurduk. Bu kadar erken kendinize gelmenizi beklemiyorduk açıkçası. Diğerleri kim acaba? İçinde ben olmayan bir biz, işte buna alışalı çok zaman oldu… Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
-          Gözlerinize bakabilsem daha iyi hissedeceğim, demek istiyorum ama onca acıya, uyuşturucuya ve uykuya rağmen, kendimdeyim. Yorgun… ve nasıl geldim ben buraya? Cancanım nerede, eflâtun dostum? Biraz daha patlamış mısır alabilir miyim? Çok açım. Teddy de yok yastığımın altında, bu demektir ki hem aç hem yalnızım. İki gün diyorsunuz, küsmüştür şimdi bana, saklanmıştır. Ya döndüğümde bulamazsam onu bıraktığım gibi, bıraktığım hiçbir şeyi yerinde bulamadığım gibi…
…………

-          U y k u   s a n a   ç o k   y a k ı ş ı y o r   v e   h a s t a l ı ğ ı n   s e n i n   t ü m   g ü c ü n ü   k ı r d ı ğ ı   a n l a r d a   s a n a   u l a ş a b i l m e k   n a s ı l   d a   k o l a y l a ş ı y o r.   S e n i   s e y r e d i y o r u m,   e z b e r l e m e k   i ç i n;   b i r   d a h a   d ö n m e m e   i z i n   v e r m e y e c e k s i n,   b u   â n ı   z i h n i m e   t ü m   a y r ı n t ı l a r ı y l a   k a z ı m a k,   h a y a t la   o l a n   t e k   b a ğ ı m ı   s ı m s ı k ı   b a ğ l a m a k   i ç i n.   A y n ı   a n d a   a y n ı   y e r d e   o l m a k t a n     b a ş k a   b i r   d i l e ğ i m   y o k   h â l â   v e   ı s r a r l a.   S o n s u z l u ğ u   b e k l i y o r u m   z a m a n s ı z   b i r   b i z   i ç i n.   S a b a h   u y a n d ı ğ ı n d a,   s e n   d a h a   g ö z l e r i n i   a ç m a y a   f ı r s a t    b u l a m a d a n,   b a ş ı n ı n   c a n ı n ı   e n   ç o k   y a k a n   y e r i n d e n   ö p ü p   g i d e c e ğ i m.   S e n   ö l m e d i k ç e   y a ş a y a c a ğ ı m   b e n…

Sen bu hikâyeye nasıl karıştın bilmiyorum. 
Artık evdeyim, 
seni yaşatmak için değil belki 
ama yaşıyorum...