Salı, Kasım 15, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XIII - Metazor'ak'i

 Potkal Yazıları

-XIII-

Metazor’ak’i

  Satır aralarımı hiç okumadın sen ve bakışlarımdaki soluklanmayı hiç duymadın. Görünen hep yeterliydi senin için… Derinliklerde ne saklı olursa olsun, dinlemek istemezdin, ne de inanmak; görmediğin için! Ve görmekten de korkardın belki, bu yüzden kapardın gözlerini…

   Zamanın, kelimelerin ya da olguların bu kadar dışından ya da belki tam tersi, tam içinden/en derinden seslenirken… nasıl oluyor da söylenenler benden çıkıp sana gelene kadar bu denli anlam değişikliğine uğrayıp bu dünyanın, rutinlerin, klişelerin dilinde bambaşka duygulara ve düşüncelere dönüşebiliyorlar, bilemiyorum… senin sandığının aksine, senin aynanı da benimkinin yanına koyarak bakmaya çalışıyorum biz’e. Bakışları, gözbebeklerinin ardındaki kızgın kırıklıkları ve gözlerindeki pırıltılar aynı olan iki çift göz görüyorum: Birbirine gerçek ve içten bakan ama nedense bir türlü aynı anda aynı yöne bakmayı başaramayan…

    Kızgın değilim sana, ne de kırgın; temkinli bile değilim daha önce olan/olmayan hiçbir şey için. Aksine, umulanın ve olması gerekenin inadına; kendimden, diğer tüm insanlardan, duygusuzluktan ve şu ‘bitse de gitsek hayat’dan intikam alırcasına… kendi yaralarımı kendim onarak, hatta belki acılarımdan bile soyunarak, yüreğimin hırpalanan derisini atarak kabullendim seni. Tatlı iki rüyanın arasına girmiş kısa bir kâbustan uyanır gibi uyandım hayatım(d)a yeniden var oluşuna. İnsan hep son gördüğü rüyayla uyanırmış; şimdi gözlerimin ardında tatlı bir düş var. İşte bu yüzden… değil sana uzun metrajlı ve yüksek tonajlı, hırçın cümleler kurmak, kendi yaptığım gürültüden uyanır ve düş yarım kalır korkusundan aslında belki de hep susmak istiyorum. Ama olmuyor! Olmayacak gibi… Ne yaparsam yapayım, içimde tutunamayacak gibi yüreğimdeki noktürn. Seninle yaşanamamış, dudaklarımda birikmiş, yüreğime sinmiş ve hayatıma yapışmış bunca şey varken suskunluğun arkasına sığınarak korumaya alamıyorum kendimi. Artık korunmak ya da bir şeyleri ispatlamak bağlamında “kendimi savunmak” da istemiyorum.

   Yıllardır kuşatma altındaki bir kaleyi umutla ve canhıraş savunan bir asker kadar yaralıyım ve bitkin… ve hâlâ, ne şekilde olursa olsun, direnebildiğim için de gururluyum. Fakat artık, zor nefes alıyorum; ölmekten değil belki ama bu kadar zaman uğruna çabalanmış, fazlasıyla hak edilmiş ve belki de aslında gelmesi çok yakın o zaferi göremeden ölmekten korkuyorum. Hayata yenilmekten! Hiç olmadı, içimde tutmayı başarabildiğim o son umudu da yitirirsem eğer, hep içime akıttığım o zehri içerek kendi zaferimle ölmek istiyorum. Yeter ki galip gelemesin hayat, yeter ki ufkumda güvensizliğin, yapaylığın, küçük hesapların ve kötücül duyguların bayrağı dalgalanmasın!

  Yorgunum… O denli yorgunum ki, bazen inançları, savaşları.. her şeyi olduğu gibi (-ması gerektiği gibi değil) bırakıp bir kenara… kaderci bir kabullenişle seyirci olmak istiyorum kendi hayatıma.

   Gelişin bir boşluğu doldurmadı ama gidecek olursan bir kara delik daha açılacak hayatımda. İşte bu yüzden.. Bu kez kalmak için gelmediysen, git Ada’m, kapladığın alan sınırlar(ım)ın dışına taşmadan, yeterince hırpalanmış inançlarımızı, ruhlarımızı daha fazla yıpratmadan git! Saati geldiği için kalkan bir trenin arkasından bilet bulamadığı için hayal kırıklığıyla bakakalan bir yol heveslisi olarak kalayım ardında. Ağlayarak ve acıyarak belki.. ama kanayarak değil, asla nefret ederek değil!

   Seni neden sevdiğimi sormuştun; buna cevap veremem, çünkü bilmiyorum; iyi ki de bilmiyorum çünkü inanıyorum ki, birini neden sevdiğimizi söyleyebildiğimiz an bitiyor her şey… Ama sende neyi sevdiğimi, neleri sevmediğimi biliyorum ve bu ikisinin sentezinden doğan ‘bendeki sen’de neyi sevdiğimi de… Ben senin her türlü halinin bendeki yansılarını seviyorum!

Gidersem.. bil ki susmak zorunda olduğumdandır.
-          (bende) her gidiş bir susuştur.
Kalamadıysam.. zaten duymuşsundur.
-          (yürekte) her susuş, bir yok oluştur.

  Bazen yalnızca mevsime karşı konulamadığı için göç zamanıdır. 
      Yani ne gidenin günahı vardır, ne de suçlu, kalandır.

……….: Sen düş kurabilmek için bir ortak arıyormuşsun kendine, düşlerine değil!

Seni hep çok seviyorum ama korkarım, kendimi sevmeyi ihmal ediyorum nicedir…

ÖzgeCân’006 -Son Günleri-
Salı, Kasım 08, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XII - Keyfe Keder Nü-Lüfer*



Potkal Yazıları

-XII-

Keyfe Keder Nü-Lüfer*  (*Çıplak Balık Çiçeği)

 “Gemisinden önce denizini terk eden, rotasından önce seyrini kaybeden... haybeden şaşkın kaptana... Korsan aşklardan, noksan kıyılara...”

Kendi med-cezirlerinde
denizimi ürkütüyorsun
sen adam,
berrak sularımı
dalgalandırıyor
egosantrik iklimin...
Demir almak istiyorum,
kara uzak gözlerinde;
‘yelken açayım’, desem,
fırtına patlıyor suskunluğunda...

Bu nasıl mevsim, hangi oyun?!
Misketlerimi al,
kâğıt sandalımda daha mutlu
düş kuşu göçmen çocukluğum!

Dümensiz bir umut gibiyim
pusulasız yüreğinde..
Ben bu gidişâtın
hava durumundan şüpheliyim!
O halde...

Şimdi
kılçıklara yapışan yalnızlığı
ayıklama zamanı...
‘Canlı balıklar bile ölü bakar’,
yazmışım bir kitap arasına;
o şeffaf balık,
kurumuş çiçek desenli,
eprimiş, beyaz bir anı şimdi.
Bir hayal kırıklığı romanı arasında mumyalanmış beyaz çiçek desenli çıplak bir balık...

Z’den A’ya sayıyor şimdi tüm kelimeler…
Ve noktalı harflerden yoksun bir Türkçe ile, keyfe keder…

ÖzgeCân'006


Cuma, Eylül 30, 2011 | By: ÖcG

ÖLÜ'M-Cü-L

15 Şubat 2005
ÖLÜ'M-CÜ-L 

18.05'1976 - 29.09'995
ÖzgeCan


'Elveda' demiyorum melek çocuk; sadece... tekrar buluşuncaya kadar 'hoşçakal'....




:DCEI:

Burnumun ucuna güle oynaya konan, umarsız, minik bir yağmur damlası getirdi seni bana. Öyle ki, bu en karanlık ânımda bile aydınlık bir gülümseme oluverdin buruk dudaklarımda.

Hatırlıyorum...

Çizdiğimiz resimler dans ederdi, söylediğimiz şarkılar ağlardı, bakışlarımız yıldız yıldız parlardı; sözlerimiz güneş gibi sarı-sıcak ve güçlüydü. Gülmenin en derinlerdeki anlamını, birlikte ağlamanın anlatılmaz yakınlığını, hatta aydedenin gözlük taktığını bile biz bulup çıkarmadık mı tozlu tavan arasından? Oyuncak atlar üstünde, bez bebeklerde, kurmalı trenlerde bile kuytulara saklanmış, çocuksu ama saf ve gerçek duygular yaşamadık, yaşatmadık mı? Neşenin şımarıklığını da, hüznün kara bulutlarını da aynı duyarlılıkla taşıyabildik beraber. Hayatın ciddiyetini bilerek ama ne zamana kadar yaşayacağımızı bilememenin verdiği serbestlikle, mesafeli fakat çocuklar gibi vurdumduymaz olabildik yıldızsız geceler bile şekerden evimizin kapısını yumrukladığında... Asık suratlara gülmeyi, ağlamayı zayıflık sananlara ağlamanın değerini biz öğrettik. Böylesi bir sevgiye inanmayanları inandırdık birbirimize verdiğimiz güvenle, bağlılıkla; etrafa saçtığımız ‘parlak mutlu’ ışıltılarla. Sevgi tarihine lekesiz harflerle geçirmeyi başardık adımızı; uzaklıklara, zamana yenilmeyerek ispatladık unutmayacağımızı, sonsuzluğu...

Şüphesiz, her gün güneş ışığıyla yıkanmadı duygularımız... Bazen, ister-istemez yağmurlarla bir olup sırılsıklam da oldu gözlerimiz. Acılarımız içimizi doldurdu; yaşamdan bunaldığımız, birbirimizden sıkıldığımız, hatta varlığımıza yaka silktiğimiz anlar da oldu hayatımızda. Ayrılıklara boyun eğdik, özlemleri umursamadık bazen, yolları da zamanı da soktuk aramıza... ama hepsi kısa sürdü. Karanlıklara boyun eğdik ama asla nefrete teslim olmadık, ebedi ayrılığa savrulmadık biz! Ne var ki ihanet ettin sen! Daha cümle bitmeden, gereksiz bir yerde, hatta en uygunsuz yerde noktayı koyuverdin yaşanacaklara. Daha ne üç noktalar olacaktı, daha ne parantezler açacaktık anılara, böyle apansız kırılmasaydı kalemin...

Sonbahar yapraklarının cansızlığı, güneşin can çekişen son ışıkları, kara bulutlardan boşalan hüzün kokulu yağmurlar, kan kokan akşam kızıllığı yaşama sevincini baltaladı, sen daha karşı koymaya fırsat bulamadan... Henüz duvarları sevgiye boyamadık, ağaçların dallarını birbirine düğümlemedik, karıncalara kentler kurmadık planladığımız gibi...

Hani sen kuşlara piyano çalmayı öğretecektin de, benim dans dersi! verdiğim balıklar da eşlik edeceklerdi?... “Yaşamadığımız mutluluklar, dökmediğimiz gözyaşları, kokusunu bilmediğimiz daha nice duygu var, tatmadığımız pastaları hiç mi merak etmiyor musun?” diyen sen değildin de bir başkasıydı sanki!!! Ama... gittin; hayatın senden bıkmasını bekleyemedin! İstanbul yetim, Ankara ümitsiz kaldı ve ben.. kimsesiz!

Şimdi yalnızım. Bir başına gerçekleşmiyor kurduğumuz hayaller; ortaksız çekilmiyor dertler, tek başına yaptığı en zevkli işten bile bir tat alamıyor insan... Cuma akşamları 22:00 telefonlarını nafile bekler oldum ve hiçbir hayal gücünün bulamayacağı, eşsiz sürprizlerini... Hem kendi kendime pasta savaşı yapamam ki! Kendi kendimi gıdıklayamam; sevgi sözcükleri yerleştirip dünyanın en anlamlı hediyesinin üstüne, uçan bir balona koyup kendi kendime gönderemem ki! Saç tellerimi sayma konusunda senin kadar başarılı değilim ben, hâlâ bütün yıldızların isimlerini öğrenemedim... Ya tango yapmayı? Senin yüzünden evlenemeyeceğim!!! Kendi kendimi sevemem Haki, bu sevgiye büyük hakaret olur... Lanet olsun! Pasta savaşları, salçalar, muz püreleri, hızlı arabalar, hıyar ve pijama partileri, su bombaları; omuzlarımızda yük olmuş gözyaşlarımız, hayallerimiz, umutlarımız, içimize sığdıramadığımız duygulanmalarımız, kimsede olmayan garip dostluğumuz... daha pek çok şey daha... babasız kalamazlar! Yoksun, eğer çıkıp geri gelsen, burnunu bir kez daha kırardım, bir daha böyle gideme diye...

Mızıkçısın sen, oyunbozansın, sahtekârsın! Hep öyle değil miydin sanki! Yenileceğini anladığında esrarengiz bir şeklide hastalanan, kaybetmemek için oynamayan, hile yapmaya çalışıp yakalanan yaramaz bir çocuktun sen hep... Hayat oyunundaysa okey attın Hakan, dikkat etmedin, önüne bakmadın çünkü!

Bir Jack Daniel’ s damlasının içine sıkışıp kaldım bu gece... Hiçbir şeyin gücü yetmedi kaderi yolundan dönmeye ikna etmeye... Özledim, o kadar özledim ki, seni hatırlatan her ne varsa yüreğime koydum, gözyaşlarımla dokundum bu gece..

Gökyüzünde nokta nokta yıldızlar var bu gece; hepsinin birer adı var, bir bahar akşamı koyduğumuz. Serin bir bahar yeli gıdıklıyor ensemi, ve ben, özlemini dolayıp aydedenin boynuna sana gönderiyorum tüm sevgimi...

Bahar geldi Hakan; en sevdiğin kır çiçekleri seni anıyor her köşe başında... Bu bahar, bir bahar, ilk kez ihmal ediyorsun beni...

Üzüldüğüme üzülme, ağladığıma kızma, zaman alır ama toparlanırım... Seni seviyorum bana hayatın 24 saatin de ötesinde anlamları olduğunu, sevmeyi ve sevilemeyi öğreten koca adam, seni hâlâ seviyorum, yokluğunda da tıpkı varlığında olduğu gibi doludizgin...

Elveda demiyorum Hakan, sadece... 
“TEKRAR BULUŞUNCAYA KADAR HOŞÇAKAL...”
***29.06'003 _ Seni özlemenin kitabını yazabilirim.. Ama yapmıyorum. Senin bıraktığın gibi değil hiçbir şey, ne hayat, ne insanlar... üşürsün, kırılırsın diye korkuyorum.... Rahat uyu... 


*** Kasım'006
Kaç gecedir uykularımda renkleniyor gülüşün...
Kanıp.. gecenin en karanlık ânına uyanıyorum: YOKSUN !
İşte o zaman sabah ayazı ben oluyorum!
Gittin belki ama terk etmedin, buralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum.
Hani bir yıldız göz kırpar, bir balık kuyruk sallar, olmadık anda bir şey beni mutluluktan çılgına çevirircesine şaşırtır diye.. belki de ufacık bir mucize bekliyorum: YOKSUN!
Bu gece hiç yıldız da yok!
İşte o zaman yalnızlık ben oluyorum!
Portakal suyu sıkıp kabuklarından kolye yap bana yine ne olur; bak hastayım, iyileşsin yaralarım...
Kesme şekerden diş yapıp öpmeye çalış beni; hüznümü al da dudaklarımdan, neşeye bulanayım...
Arabayı durdurup bir alt geçitte, zorla şarkı şarkı söylet bana; "heyhat hayat" diye bağırıp unutayım soğuğu, zira donmaktayım...
Uçan bir balonun ucunda o pamuk helvadan yolla bana, imdat, ölüyor çocuk yanım...
Çağırıyorum işte, yalvarıyorum bakıp her sokak tabelasına... 
Rüzgâr bile dokunup gözyaşlarımı kurulamıyor!
Çok uzun zaman oldu : YOKSUN !
L A N E T O L S U N !
Anladım, sen de küstün oynamıyorsun! 
 
***30.09'011 _ Biliyorum gidenlerle ölünmez ama kalanlarla da yaşanmıyor! ... Artık, son bir dalga beklerim; beni de alıp götürsün diye... (Zakkum)
Cumartesi, Eylül 17, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları XI- Il y'a trop de Gens qui t'Aiment*

Potkal Yazıları

-XI-

Il y a Trop de Gens Qui t’Aiment*
ya da
Son Sahne Oynanmadan

Seni yollarca, şehirlerce, insanlarca uzağından sevdim. Seni kelimelerince, yüreğimce yakınımdan sevdim. Seni, dünya üzerinde sanki ilk kez benim için yazdığın o şiirlerce sevdim. Seni hafif esrik buğulu sesince, mavi bakan masum ve derin gözlerince sevdim. Seni umutsuz, beklentisiz, hayallerce sevdim, hep uzağından. Seni kendimden bile saklarcasına sevdim bunca zaman…

“Beklersen gelmez”, dedi falcı kadın.
Beklemekten vazgeçtiğimde geldi(n).
“Sonuç?”, diye sorar gibisin(iz), biliyorum. Sonuç?
“Arabın derdi,” diyorum, "kırmızı pabuç"!

Sana, ölüm öncesi sarılmaya… hayattan üç-beş nefes çalabilmek için akrebi yelkovanla bağlamaya gelmiştim sıkı sıkı; üşüyen bedenime sarılman için değil, ayaza dönük yüreğimi azat etmen için gelmiştim iç cehennemime. Sen kedileri beslemek için balıklar biriktirirken peçete aralarına, üşümüş parmaklarımın arasında kalın bir kalem, bir şiir kitabının arkasına karaladım içime peydahlanan hemen her şeyi. Okumayacağını söylediğin için yazıyorum, sevmeyeceğini bildiğim için gidiyor olduğum gibi. Eğer bir ‘son an’sa boğaza karşı, çiçekli bir kapı ağzından varlığını almadan kaçan, bir balık sürrealizminin eşiğinde yavaş yavaş yok olan… Bu, seni sana söyleyemeyecek kadar çok sevdiğimdendi(r). İyi ki anlamadın! Senin bir suçun yok(tu) zoraki susuşlarımda, ‘yılların yorgunluğu’ ya da ‘mecburi istikamet’ diyelim adına. “Aksi ispat edilene kadar vazgeçişimsin!”, yazdım başucu kâğıtlarıma; her ihtimale karşı kurşunkalem vardı parmaklarımın arasında!

Kulaklarıma Fransızca bağırıyordu şarkısını, vedanın serzeniş dolu suskun çığlığı; “İstamboul”, diyordu adını öğrenemediğim(iz) bir boğuk ses, sen dokuz telefon sesine uyanamazken… Sisli bir sabaha uyandı İstanbul, ben nemli gözlerle… Bu sabah aynaya bakmadım, baksam seni orada bulmaktan korktum; seni ait olduğun çizginin gerisinde bırakamamış olmaktan! Senin gözlerine dolacağım bir zaman dilimi yok, söylemesen de ben anladım; bu yüzden ikimizden de vazgeçiyorum. Tüm sebeplerden, bahanelerden ve ‘belki’lerden… “Keşke”lerim yok. Korkmaktan vazgeçiyorum seni kaybetmekten.

O kadar çok gecikmişim ki… erken kalmaktan korktum, korkuyorum! Ellerimi istediğim gibi tutmandan bile korkuyorum avuçlarımdan bir kuşun su içmesini beklerken…

Ne kendine, ne bana.. kızma! Sana kırgın ya da kızgın olduğum için değil, kendimle uzlaşamadığım için gidiyorum. Her şeye rağmen, sana rağmen.. gidiyorum. Yıllar sonra, bulmak istediğim gibi bir sahnede başrolde olduğun için.. tüm oyunu bozduğun için. Son sahne oynanmadan…

* Seni seven çok insan var – Hélène Ségara’nın bir şarkısının ismi.


Je te regarde parler avec les gens
Tu me sembles si léger même transparent
J'regarde passer les jours, la vie en me disant
Je n'cherche pas l'amour, je m'y attends
J'te regarde t'amuser et je fais semblant
Mais je n'peux pas t'empêcher d'être un enfant
Toi tu fais de grands gestes, tu as l'air si content
Tu vois des fois j'déteste ce que je ressens
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Tous les mots d'amour
Que je sème tu ne les entends pas
J'me sens si loin de toi à des moments
Je n'voudrais pas qu'tu crois que je t'attends
J'me force à espérer, mais je me mens
Alors je te regarde t'éloigner tout doucement
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
De cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Qui tournent autour de toi
Et moi évidemment,
Je t'aime à mes dépends
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne me vois pas
Je ne sortirai pas indemne
D'cet amour avec toi
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
Que je mène chaque jour ce drôle de combat
Il y a trop de gens qui t'aiment
Et tu ne vois même pas
Qu'c'est à cause de toi
que je mène chaque jour ce drôle de combat.
 Söz: Christian Vié Beste:Thierry Geoffroy.

ÖzgeCân'006
Çarşamba, Eylül 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları X - İç/dökümü

Potkal Yazıları

-X-

İç/dökümü

Sürekli nükseden bir geçmiş, hepsi bu!

Şimdi sen, kırgın yüreğinin yorgun kanatlarını dinlendirirken yabani ağaç dallarında; ben kesik kesik soluyorum mutluluğu. Göçmen düşleri izliyorum hüznün güvertesinden. Bu seferden kimse sağ çıkamayacak!

Çünkü çok özledim.

Eskisi gibi cümleler kuramıyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil zaten nicedir. Başımı dayadığım gökyüzü avutmuyor, kokunu soluyan rüzgâr dindi, ve deniz… ben yokum diye mi yanında, sinsi, sessiz ve bu kadar kimsesiz?

Sevmekle kabullenmek arasında, ani git-geller girdabında, kendimi arıyorum. Bir tek sözcük arıyorum her şeyi kapsayacak… Olmuyor; bu kadar büyük bir iştahla kitaplar okumanın o kelimeyi bulmaya hiçbir faydası yok! Umutsuzca deniyorum. Boşuna okuyorum sanki hayatı, insanları ve satır aralarını. Kimse ve hiçbir şey, yazık ki, asla göründüğü gibi değil.

Gerçekçi masallar, hepsi bu!
Aslında hepsi bu de değil!

Şimdi, neredeyse aynı kokuyu duyumsarken gözkapaklarımızda, böylesi bir özlemin farklı bir adı olmalı değil mi? Bunca uzun bekleyişin, böylesi kadim bir bağımlılığın bir farkındalığı… Belki de ikimizden biri fazla bu hikâyede. Ya da, daha doğru bir deyişle, korkarım bu hikâye fazla ikimize de! Cümleler bizi taşıyamayacak kadar boyutsuz, fakında mısın; artık hiçbir tümce heyecanlandırmıyor bizi. O kadar yalın, alışılmış ve ifadesiz… Anlamları genişletemeyecek kadar kendi içimize kapandık biz de. Pes etmeliyiz artık, tek bir sözcük bile bırakmadan birbirimize.

Uzun yürüyüşlere çıkmalıydık seninle. Geçmişin o çocuk elini bırakıp deniz kenarına kadar yürümesine izin vermeliydik.

Bizim yarınımız yok, biliyorum ama bugünümüz de, bugünümüz bile yok!

Sürekli nükseden bir alışkanlık, hepsi bu!

Hepsi bu olsaydı keşke!

ÖzgeCân’006
Pazar, Ağustos 28, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları IX - Ada*'ya Doğru

Potkal Yazıları 

-IX-

Ada*'ya Doğru

-I-
Geçmişin Tecrit Odasından Kurtuluş
Kamera Arkası

Nicedir farkındaydım, son nefesini veriyordu U/mut, soğuyordu ayrılıklardan çaldığımız artı’k zaman… Soluyordu mevsim, yılların yorgunluğundan… Son demine savaşıyordu cân, ikimizden doğan, habersiz sonsuzkunluğa yol aldığından! Çaresizliği yadsımayan o küstah imkânsızlığa inat, heba edilmiş duygulardan, mucizelerden ve zamandan medet umarak, direniyordum yok oluş/un/a…

Eceli gelen aşk… susar. Ve, gittiği yerden dön/ül/mez geriye!

Önce düşlerin dili tutuldu, sonra tenhalaştı ve derin bir sessizlikle karardı yürek koridorları. Sabrın tehlike çanları, aleni, çalmaya başladı. Alış/tır/mıştım her isyan öncesi başlayan bu her tatlı düşe kan/ay/an suskunluğa. Bir gün, sonunda isyana gerek kalmayacak ve o sessizlik hiç sonlanmayacaktı; biliyordum. Beklediğimden erkendi sadece, yoksa hiç şaşırmadım! O gece, koca bir hıçkırık olup çıktı ayrılık boğazımdan. Her şeye rağmen devam eden zaman, sensiz bir hayata başlamıştı sen derin, ben rutin uykularımızdan uyan/a/madan.

Bazı gecelerin sabahı olmaz. Kendi karanlığında kalır maz-i-nsan. Aldanma, yalnızca gökyüzüdür aydınlanan!

Ölüye saygı adına, son kez anımsıyorum seni bu gece… C’ansız bir sevinin başucunda sabahlayacağım bu gece, ve yarın sabah kıvırcık kızıl saçlarını omuzlarına sarkıtmış, kırıta sırıta doğacak Güneş; perdelerim kapalı olsa bile! Ve ben, içimdeki tüm kirli kanı gözlerimden akıtmış olarak, tertemiz bakışlarla okumaya başlayacağım her satırın sonunda devamını yazmaya kurulu yeni bir hikâyeye…

Çünkü artık ne tutulacak bir söz, ne bir umut… direnç kalmadı.
Bitti (c)esaret!

-II-
Mevsimini Arayan Düş
(Heye)Canlı Yayın

( Bastille Palace’da bekliyorum / Aşka bilenmiş kör bıçağı / Sana kavuşmak umuduyla / Sen umuduyla… yazmıştın yeşil bir kalemle, sarı bir kâğıda. Ve o zaman fark ettik ikimizin de büyük A’ları aynıydı ‘Aşk’ yazarken.)

İlk ayrılığımızdı, ilk ve en zamansız. Sonrasında ne çok umut girdi aramıza ve ne çok yabanıl soluklanma… Dışarıda kar vardı. O yılın ilk karı, yılın son takvim yaprakları… Bir kar düellosunun sonrasıydı. Sırtı birbirine dönük, üçten geriye heyecanla saydıktan sonra fırlatılan kartoplarıyla birbirini vuramayan kahkahalar… -‘Kazanan kadını alır’dı-. Bir kar korkuluğu yaratmıştınız benden, hunharca devirip o sokak lambasının hemen altında; yarım ekmek döner ve üç ayranın üzerine, tatlı niyetine yedirdiğinizi söylemiştiniz karları… Gürültülü neşemizi yer yer sessiz bir hüzün devralıyordu ama hemen başımızdan savıyorduk. Son âna kadar, hepimiz farkındaydık ama tadını çıkarıyorduk. Gece yarısına yaklaşıyordu zaman. Merdiven boşluğuna bakan masada, ikimiz, iğreti oturuyorduk. Kapının yanında duran bavulları bir telâş almıştı; garson, hesap kutusunu… O ana borçlu kalmak, geri dönmeye mecbur olmak adına o gece belki de hesabı ödememeliydik… Ne z’amansız bir gidişti o, ne hesapsız… Oysa ‘re’ telinden mırıldanırken biz içre şiirleri… belki de-keşke kar kapasaydı yolları, ben gidemesem… Ortası camdı masanın, şimdi öyle değil sanırım. Her şeyi değiştirdiler, Lamba 3’ün yerini bile! Her şey değişti. Biz de (mi) aynı kalamadık o günlerden hayata farklı bir fotoğraftan yansıyan… Hoş geldin!

Bil ki: Bensiz mutlu olmayı beceremediğin için kırgın ve kızgındım sana; sensiz bıraktığın için değil!

Seni sevdiğim için değil, seni sevdiğim gibi sevmeye cesursan beni… Hadi! Tabiri de tatbiki de caiz artık infazı uzatmalı ayrılıkların. Her yarın kendini bir diğer yarımla tamamlar. İşte bu yüzden, gitme!
Bu kez bırak
koparsın
yürek
ipini
benden değil
/benden değil/
bizden
gitme!

Dönüşüm bir tren istasyonuna olsun istiyordun belki, bir sabah ayazına… Gelişim bir vapur çığlığı şimdi, bak, yüzerek vuruyorum kıyılarına… Sen, İstanbul’un hangi ucundan tutuyorsun kimbilir… Ben, ne zaman dokunmaya çalışsam bir yerinden, yapışıp kalıyor Boğaz’(ım)da bir eski hüzün… Göğünde martıların kanat çırpmadığı o şehrin… ben, bizim deniz/imiz/i özledim.
Deniz ki..
Ölürsem bir tek onadır;
dönersem..
Yalnız sana…

Tamamlanacak o şehir de, geri dönebilirsek
//geri döndüğümüzde//
birbirimize…

Yürüyorum Ada’ya doğru, ardıma hiç bakmadan. Uçan balonlardan bile vazgeçebilirim ya da pamuk helvadan. Üstelik sarı lâleler falan da istemiyorum Çiçek Pazarı’ndan… Sadece, adam gibi “Seni Seviyorum”, demek istedim; sen sormadan, beklenmedik ve bu kez telefonu kapamadan…

* Yerini hatırlıyorum ama adı çok zordu. Sahi, neydi o adanın ismi? Bu arada, adanın dışişleri bakanlğından hâlâ cevap gelmedi :)
ÖzgeCân'006
Çarşamba, Haziran 08, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VIII - Ben Söyler(d)im Kendime

Potkal Yazıları

-VIII-

Ben Söyler(d)im Kendime

Mevsimlerden soğuk. Tenha bir saati gecenin... Gün damlamakta ay ışığından, yürek içeri. ‘Eski’ diyebileceğimiz bir yılın son günleri. İnsan, içindekiler kabarmaya görsün, bir bavulun üzerinde de yazabiliyor demek. Bavul… bu, bu yılbaşı da birbirimizsiziz demek!

Artık zamanıdır, gidiyorum. Bir süre yine yazacağım sana belki, her zamanki gibi. Yaşadığım yeri anlatacağım uzun uzun, kendimi biraz da. Bazı geceler, kafam fazla güzelleşmişken - yorgunluktan, yaşamdan ya da aşktan-, asla yanıt alamayacağımı bile bile mesajlar atacağım sana… neme doymuş kesif söz dizimleri… Çoğu telefonuma belki yine, elinde olmayan kimbilir hangi sebepten dolayı cevap ver(e)meyeceksin. Elbette arayacaksın sonra, biliyorum, ama, duygular durulmuş olacak, kelimelerin sureti eskimiş… Ne elektronik, ne kanlı canlı bir postacı beklemeyeceğim ama bu kez, eskidi çocuksu heyecanlarım. Kızmayacağım da sana, sevmeyi beceremediğini söylediğin (için) kendim adıma!

Sonra… alışacağım ben. ‘O her şeye iyi gelen’ zaman, köreltecek özlemin keskin ucunu. Adına ‘hayat’ denen o bataklık beni de emecek içine. Diz boyu karların içinde seni düşünerek yürürken, elimdeki kahvenin ısrarlı dumanına bakıp gülümseyeceğim. İçimi ısıtacaksın. Aradığında elbet deliye döneceğim sesinin tılsımından. Aramadığındaysa sitem edemeyecek kadar unutmuş olacağım takvim hesabını. Yazık, ne yaparsak yapalım, affetmiyor akrep yelkovanını!

            İnsan.. kaçtığını mı seçiyor yoksa? Sabıkalı ilişkiler gibi mevsimsiz bir hüzün… Buradan her ayrılışımda iki kişi yola çıktığımı ve nedense yola hep yalnız devam ettiğimi ayrımsa. Bir tek, sen varsın diye bu şehre dönmelerim.

            Gidiyorum balığım, aynanda gözlerimi, sana balık kalbimi bırakarak… Ne senden, ne kendimden.. sadece bu kentten gidiyorum; zamansızlığın, hüznün, kalabalık yalnızların ve küçük hesapların başkentinden.
           
            Beni çok sevdiğini biliyorum; her dile getirişinde yürekten duyuyorum… ama, olsun. Bana, beni sevdiğini söyleme… Sadece sev beni.. sen sev, ben söylerim kendime!

ÖzgeCân’005’in son günleri…


Çarşamba, Haziran 01, 2011 | By: ÖcG

Datça Günlükleri'nden - Kum Torbaları


Dışarıda iki gündür nazlı bir fırtına var, gökyüzünün değiştirdiği renkleri herhangi bir palette bulmak imkânsız... Rüzgârın uğultusunun ve dalgaların sesinin tadına daha çok varabilmek için müziği de kapattım bir süredir. Aralık ayına az kaldı... Ailemi görmeye, arkadaşlarımı ve hayatı... Dinginlikten çıkıp dakikalarla hesaplanan, acele, yüzeysel ve ezbere hayatın içine girmeye de... En az yirmi günlük planladığım seyahate de az kaldı... 

Dedim ya, bugün içimde nezleye yakalanmış bir serçe var. Mutsuz değil, keyifsiz de.. ama gücü yok, neşesi de...

Sigaranın ve kahvenin gözüne vurdum bugün, boğazımdaki yanma, boğazımdaki tuhaf boğulma hissiyle uyum içerisinde... Ruh halim bir tuhaf, hadi hayırlısı.. Çocuklar tekneyle balığa çıkacaklar birazdan sıkı giyinip onlara katılırsam belki iyi gelir...


Yaz bir kere daha bitti işte, takvimin son Ağustos yaprağından koparak... Geriye ne mi kaldı? Çok fazla bir şey değil! Alışılagelmiş bir yaz sonu hüznü, yağızlaşmış bir özlem, birkaç yeni t-shirt, her gün biraz daha değişen ama nasılsa hep aynı ve hep sensiz bir ben... Burada, denizin dalgalarını ondan ayrı bir şey olduğuna inanarak yaşayan insanlar var; oysa bilirsin, denizin ta kendisidir dalgalar! Dışarıda ne çok yağmur yağıyor... ve ben, sağanak yağmurlar altında deli gibi, bağıra bağıra şarkı söyleyip gizli gözyaşları dökerek denize düşmüşçesine ıslanıp, birkaç kadeh şarap, üstüne de sucuk-ekmek ziyafeti çekmek gibi küçük, masum, kolay ve zararsız bir düşü bile bilmem kaçıncı kez ertelemek zorunda kalıyorum...

Çık saklandığın yerden, neredeysen çık; ölmek değilse bu, bak yıpranıyorum! Yoruldum seni beklerken vakit geçirdiğim dublörlerinden. Seninle yazdığımız hikâyeyi yanlış anlıyorlar her seferinde… Bazen sarhoşken, kalabalığın içinde yüksek sesle söylüyorum adını, ya da birinin kollarındayken; bazen pencereyi açıp sokaktan geçiyormuşsun gibi arkandan sesleniyorum, hep başkaları bakıyor yukarıya, aldırmıyorum. Ben, gülümseyerek, ‘gitti’, diyorum; evine gitti. Sahi, gittin değil mi sen? Çoktan gittin… Yoksa hiç (mi) olmadın mı? … Çık saklandığın yerden, gel eski bir gecenin kapısını çal bende. En iyisi gel, geri al kurumuş dudaklarımdan (t)adını. Karanlığa da alıştım artık ben, soğuğa da. Ve hayata kaptırdıklarımdan çok daha fazla kendime kattıklarım… Çık ortaya artık kaçıp saklandığın yerden, benimle değil, kendinle buluş yeniden! Yoruldum anlıyor musun, azaldım seni beklemekten. Var mıydın sahiden, var mısın gerçekten; yoksa bu da benim Matrix’im mi? Bilmem ki, karşılaşsak bile birbirimizi hatırlayabilir miyiz o eski heyecanlarla yeniden? İkimiz de artık bir başkasıyla, belki birer başkasıyken?

Seni seviyorum. Hâlâ, hep ve daima! Ön yıkamasız, alt yazısız, yorumsuz, sualsiz-sorgusuz, kılı kırk yararcasına! Ama.. Bu aşk benim alkollü olmamdan faydalandı. Halüsinasyon bunların hepsi! Ben, iyisi mi üzerine basılacak bir mayın bulayım ve ikimiz de birbirimizi unutalım… Sonra dön bak çıkageldiğim ömre, senin el yazındır tenimdeki kırışıklıklar. Çekip gitmek tek kişilik cesarettir. Ve ‘gel’ desen, kendime, gelemem. Nasıl utangaçtır yıldızlar Ay azarlarken onları… Tutmazsan eğer beni, kendimi en iyi dizemden aşağı atacağım ve göreceksin ki, ölürsem iki kişi öleceğim…

diye yazmışım... uzun zaman önce, belli ki birçok yazar/şair'den (ç)alıntılayarak...
Bugün bilgisayarıma virüs dadanınca, olur da bir şeyleri kaybederim korkusuyla daldım bilgisayara... Artık hiç yazmadığım, yazmamakla kalmayıp çok uzun zamandır tek bir satırını bile okumadığım eski günlüğüm de çıkıverdi karşıma... 

 Tren yolunun kenarında bira içiyordu ve dalga geçiyordu kendiyle, benimle konuştuğunu bilerek... sesinde hayatın yorgunluğu, çoktan büyümüş olmanın korkusu, bunal/tıl/mış olmanın bıçak suskusu vardı... Hayatı sevmediği kadar seviyordu beni ama hayata karşı cesur duruşu kadar cesaretli olamıyordu bize... Dündü... Şimdi yeni bir dün... Oysa ben hiç uyumadım, o sesin yüreğime işlediği tüm renkleri tek tek yaşamak, düş olmadığını kendime hatırlatmak için. İnsan, bir düşten uyanır ancak, ya uyumazsa!

"Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim" demiş ya Pablo Neruda; ben bu gece bütün o dizelerin içinde kelebek stili yüzebilirim...
 
Yukarıdaki tüm o cümleler melankolinin  .okunu çıkarmış depresif bir psikoloji sergiliyor belki, değil! Hatta, gayet de iyiyim aslında! Sadece.. yıllardır içinde ol/durul/duğum paradoksun devasa dalgalanmalarında bir zirvede-bir dipte olmaktan yoruldum sanırım... "Bir çınar ağacım olsaydı şimdi, yaslar sırtımı, dinlenirdim" , desem... tam da orada başlamıyor mu ikilem?... Sırtını yaslayamadıktan sonra, bahçende ağaç olsa ne olur, Kars'da bir köy okulunda kara tahta olsa sanki daha mı iyi (mi) olur...?

Karmaşık... Epey... 
Çapraşık... Fazlaca...
Tek söylemek istediğim: Çok özlediğimdi, hepsi bu! 
Ama hepsi o değilmiş demek ki!

*Dolunay var gibiyim... 
Sıkışmış gibiyim bir yere, bir duyguya, bir şeye... 
Daralmış, bunalmış, sıkılmış gibiyim... 
Yorulmuş gibi beynim, düşünmekten....
Aklım.. karışmış gibi...
Düşüncelerim dağılmış gibi.
"Bana bir şey olmuş gibi"yim.
- Geçer mi?
- Geçer ! 
(*Yasemin PULAT)

İçimde bir şey var.
ÇOK KOCAMAN !
Ciğerlerimden nefes boruma doğru büyüyor.
Nefes alabilmek için derin soluklar almama sebep oluyor.
Çevremdeki insanlar 'of' çekiyorum sanıyorlar, meraklı bakışlarla süzüyorlar.
'Yok bir şey', diyorum; bazısı kafalarını çevirip işlerini dönüyorlar, gerçekten tanıyanlar inanmadıklarını sessizce bakarak onaylıyorlar. Nasılsa anlatırım!

Tamam, "evet var"!!!...
ÇOK GERÇEK!

 
*****
Belki de dönüyor her şey, değil yolun yarısında, yolun sonuna belki ramak kala… hazan kışa… yol yokuşa… dönüyor da… bir ben mi dönemiyorum kendime.. hayata ve o eski Umud'a…

‘Öfkeler vazgeçerek ama affederek geçer. At kum torbalarını ve havalan.’ diye mırıldanıyorum kendime ve öyle de yapıyorum...