Pazar, Mayıs 01, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VII - Agrutra Mirva

Potkal Yazıları

-VII-

Agrutra Mirva*

“Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir…”  ÖcG

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımın son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son hikâyemdir!

Gece… Sularda bir yosun gibi hıçkıra hıçkıra, son bir umutla, gelmeyişini beklerken, dönmeyişini özlerken… kalbim ufkuna battı, gözüme uyku… Gözlerimi araladığımda, biri çoktan altını yakmıştı güneşin, tavşankanı bir gün demleniyordu ufukta. Vazgeçmek ve direnmek zar atıyordu terasta. Bir paragraf içine yerleşmeyi bekleyen söz dizimlerim ve çoktan noktası konmuş yazıların sabah gazetesi niyetine bırakılmıştı kahvaltı masasına. Bir yudum aldım orta şekerli sabah yalnızlığımdan… kalemi belinden kavradım.

Badem ağaçlarından bahar dalları toplamıştım dün, sana rağmen, sana. Sana göndermek için aldığım kitabın arasına kurumaya bırakırken fark ettim: Paylaştığımız gökyüzü aynı değil nicedir… Saat değil, zaman farkı var aramızda.

Ağrılı bir geçmiş, sancılı yarınlar… ‘Nereye kadar?’, diye sordu nicedir paylaşamadığımız gökyüzü, nereye kadar! Bir neşter kadar keskin ve temiz oldu kararım; orada kış, burada neredeyse bahar. Seni bilmem ama ben artık pek üşümüyorum.

Evet, “şimdi bütün ürkekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, ‘bütün gerçekliğiyle’ geçmişi gömme zamanı. Gri bulutlarla, tükenmiş bir mevsimin ve aşkların ardından yeniden, kırılgan bir çocuk olmayı öğrenme zamanı.” Haklısın; “hayat, hak ettiğimiz yaşamdan fazlasını sunmuyor.” Hak ettiğimi değil, hakkım olanı bile alamıyorum! İsteyemiyorum.. nefsim kırılıyor.

“Başkasının acısına başkası olmak, ya da bir başkasının düşüne… Arta kalanları yaşamak yetti artık”. Çünkü emin ol, “kıymık gibi batıyor yüreğime”, peşime taktığın bu iğreti yalnızlık! Usandım, sadaka gibi önüme atılan paylaşımlardan. Hadi, adam gibi paylaşalım bari ayrılığı: Sen acılarını bensiz yaşa, ben sensiz düşler kurayım!

Ben de “bilmiyorum ne zaman pusuya düşürdün bizi. İçinde çözemediğin bir hesabın var, çözdürmediğin; kim kimi gırtlaklayacak…” korkuyorum, ecele faydası olmuyor. Cinayetsiz bir ölüm istiyorum, cinnetsiz. “Gidişimi sen hazırladın” ama tetikte kurşun sende kalsın. Belki bir başka vedada harcarsın! Nasılsa hep bir sonraki ayrılığın erken sızısına hazırsın…

Doğruydu; “doğduğum şehir bile…” anımsadı belki ama “tanımadı beni”. Umurumda mı? Bu kıyı kasabasının bana kucak açışı hep aynı. Yaktım gemileri, dönüş olsa da geri… dönen olmayacak! Gelmek istersen… dönmek.. otobüs terminali bekleyecek seni.

İflah olmaz bir hüzün, ne zaman (c)anıma yapışsa.. derin soluklar (ç)almak gerekiyor hayattan. Bilirsin. O zaman, hep, buraya (k)açıyorum yelkenlerimi. Burası Bodrum… burada her kediye balık, martılara simit… burada herkesten bir parça, kimseden bir bütün var. Hayatın ta kendisi lokantasında bol kepçe yalnızlıklar, Arjantin bardaklarda yudum yudum tüketilen mutsuzluklar var. Kimsenin olmayan ama herkesi sahiplenen bu kentte yüreğim özgür artık. Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yosunlu akşamüstleri… Seni yalnızlığıma dâhil etmeyi de öğrendim, yokluğunu yok saymayı da! Öğrendim sessiz başıma yürümeyi dalgalarla, iskeleler boyunca…

‘Gitme’, deseydin de gelirdim, mecburiyetten; ama hemen dönerdim varlığına, sen gittiğimi bile fark edemeden… Hiçbir şey demedin.. Hâlâ… Şimdi kalmak için bahane de aramıyorum. Kendime iş bile buldum. Göz kenarlarımda yürürken anıların sessiz turistleri; yokluğunu bir kokart gibi astım boynuma.. antik acıları, yüreğimdeki cam batıkları, mumyalanmış umutları kapsayan istikâmetlerde rehberlik yapıyorum. Bilirsin, müşterisi her zaman bulunur, dramı kıvamında hikâyelerin; çok şükür, işsiz de kalmıyorum.

Oku da kendini haklı çıkar, diye yazdım tüm bu satırları. Seni kendime kırdırmak için değil. Yazılarımı(n) son olduğunu düşünenlere ve sabırsızlıkla bekleyenlere duyurulur: Bu son yazım değil ama sizi temin ederim son tuhaf hikâyemdir!

Ve sen... damarlarımdaki balıkadam… eski bir umutla boğulduğunu sanıyorken hâlâ… ne yazarak, ne sesine dokunarak… ulaşamıyorum sana! Sırf bu yüzden bile kızamazsın yokluğuma. Senin her suskunluğunun bir bahanesi, benim her yok oluşumun bir aslı, bir anlamı var. Yazdıklarını yaşayan sen, yaşadıklarımı yazıyorum diye mi bir türlü anlamak istemiyor beni! Kitap aralarında nice heyecanla kuruyan ama mutfak raflarında unutulan bahar çiçeklerine iyi bak. Çünkü sahip çıkamazsan, onlar da, hep acıtacaklar seni!

*Anlamı bize saklı olsun ama Aperatif Şiir’e istinaden sen de bu yazının isim babası ol. Şiir adam, sevgili İsmail ÖRNEK…

ÖzgeCân’005
Çarşamba, Nisan 13, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları VI - Advaita Vedanta

Potkal Yazıları

-VI-

Advaita Vedanta*

“Yüreği kaleminden, bakışları sözlerinden daha derin, daha benim adama.. SANA… Daha ilk cümlesinden anlayacaksın, bir tek sen, geri kalanının sadece sana yazıldığını…” ÖzgeCân

Şair çoktan sustu; ressam oldu şiirin kalemi; yarım kaldı beklenen senfoni… mağdur(e) sanık sandalyesinde buldu kendini. Kimse bir şey anlamadı. Hiç konuşmadıklarımızı yazı(yorum) şimdi..

Uzak bir ülkesindeydin hayatın… İlk kez benimkinden sıcak bir iklimin kollarında, kimbilir hangi efkârın büyüsünde acı dolu ayinler düzenlemekteydin düşlerine; kim bilir hangi yürek atışıyla terliyordu kasılmış avuçların… Ben, ıssız deniz kenarlarına taşlar biriktiriyordum sessiz fırtınanın sözsüz acı dalgalarıyla. ‘Yenilgiler yalnız yaşanır’ dı ve sen yine kendine has bir terk edişle, her zamankinden elzem, yoktun! Üşüyordum sırtımdan içeri. Sonbahardı. Son bahar gibi kokuyordu. Eylül bitmemişti daha. Ama kısır bir doğurganlıkla bir kez daha kışı erken yağdırmıştık damlarımıza. Kimin ne kadar çok soğuduğu değildi önemli olan.. birbirimize sığınıp ısınmaktansa, yabanıl soluklarda bambaşka üşüyorduk. Birbirimizi cezalandırdığımızı düşünürken en çok da kendimizi acıtıyorduk. Zaman kaybetmek istiyorduk sanki ‘ne olacaksa olsun’ du çabasızlığımız. Kazanacak maçlarımız vardı ama kaybetmeye razı oynuyorduk ve bu cüretkârlığımız intikam alıyordu daha uyuyamadan esir olunduğumuz kâbuslarımızda… Geçmişten bugüne tepmeye her an hazır,  eski(meyen) tecrübeler zembereğinden boşalmış ve yazık, kabuğunu kaldırmıştı zar zor yunduğumuz acıların. Çatlıyorduk en güçlü yerimizden. Farkında değildik kan kaybettiğimizin. Öperiz ve iyileşir sanıyorduk.

İlk geceler kalbim ufkuna battı uysal salınışlarla. Çiğnemeden yuttum kırgınlığımı. ‘Uyurum ve geçer’di; hep öyle olmadı mı? Ama insanı uykusundan eden o sancılı hazımsızlık başladı. Tek nefeste içime çektiğim bu rutin kabulleniş kronik astıma çevirdi, ne zaman aklıma gelsen, soluksuz kalıyordum! Çaresizliğin öfkesi infilâk başkaldırısıyla kabarıyordu ciğerlerimde. Her ağlayışım ayrı bir umudun ırzına geçiyordu, her iç çekişte kanımı zehirliyordu yokluğun. Seni düşünmek yoksunluğumu azaltmıyordu hiç, ilk kez, kendi sesimde yankı buluyordu yok olmuşluğ-um-un-umuz…

Sanrılarımdan silinmiyordu sesindeki öfkenin rengi. Yaşamadığın bütün kışlar adına ayaza bileyerek yüreğini, sokulduğun sessizliği sırtına saplayarak, arkamda gece bırakıp gitmeyi isteyecek kadar.. gerçekten acı istiyordum. Yapamadım. Sessizlik gitmekle eküriydi nasılsa.. Sustum… Severken susabiliyor da, sevdiğini kasten yaralayamıyor insan. Hayatımı sensizliğin, yüreğimi öfkemin hışmından, seni can havlimden sakınmaya çalışıyordum. Ama unutuşla çaktığım tüm isyanlar bir bir çıkıyordu yerinden; sadece izi kalan eski yaralar da sızlıyordu ince ince. Kime baksa azarlıyordu gözlerim, sana bilediğim bıçaklar başkalarının vücudunda kan buluyordu… Ya bitmeliydi.. ya, bitmeliydin! Yıllık iznimi aldım hayattan. Günlerce süren bir gece yarattım ikimize kapalı perdelerin ardında. Işıkları hiç açmadım, içinde titreyen mumu yaktım başucuma. Haberin bile yoktu;  seni, harflerini, göz dizimlerini yatırdım uykuya yasak yatağıma. Koca yudumlar aldım tek buzlu rakılardan ve kesif soluklar, yıllanmış anılardan.. Tutunmak lazımdı bize bir yerinden, tutmalıydın beni. Dilimin ucundaydı gözyaşlarım; hani kendimi tutamayıp bıraksam, yüzünü dökecekti o küçük kız… Boğulacaktık!

“O korkunç sessizlik beynimde kaçıncı kez yankılanıyordu” hatırlamıyorum, “içimdeki çaresiz umuda bu kez sarılamayacak” kadar uyuşmuştu kollarım.. “Senin adın ‘aşk’, dar ağacında bile gülümsemeyi bilen küçük kız”, diye fısıldadı akvaryumdan sözsüz bir ses.. “Balık olmayı bile beceremediğini” reddettim; fırtınasız deniz mi vardı!… “Cam kırılınca başlamayacak mıydı hayat balıklara”? Camı kırdım! “Sevmek mi, sevilmek mi?”diye sordu, belki son bir kez daha, içimdeki direniş… Perdeleri açtım, rakıyı lavaboya, cam kırıklarını çöpe döktüm, balıkların suyunu değiştirdim; mumu söndürmedim, seni uyandırmadım. Vazodaki gülü kurumaya, mektupları hep kapanan bavuluma bıraktım. Balkona çıktım, güneşin parmak uçları dokunmaya çalışıyordu geceme bir yerinden. Bir sigara yaktım, omuzlarımda ürperirken sabah serinliği, kafamı gökyüzüne yaslayıp “sevmek” diye bağıra bağıra ağladım. Özge bir dirilişle.. Gün/doğdu, sen var oldun.

Sen penceresiz bir duvar.. ben duvarsız bir pencere… Öncesi denizdi, ötesi okyanusun bir adım gerisi… Ama burası çok önemliydi. Marjlar ve boşluklar dahil, satır aralarını da oku diye.. Burada susu(yorum)!

*Hindu öğretisinde ruh ve maddenin birliği.

ÖzgeCân’005

Pazartesi, Mart 28, 2011 | By: ÖcG

Datça Günlükleri'nden - Vine Head

Dün öğleden sonra evimi taşımak zorunda kaldım :( Oteli tamamen kapattığımız ve sadece on kişi kaldığımız için hepimizi bir binaya toplamaya karar verdiler. Diğer binaların ve evlerin elektriklerini de sularını da keseceğiz. 

Toparlanırken.. bu kadar seyyah ve seyyar biri olmama rağmen, içimde ve geçen kısa zamana rağmen hayatımda yerleşik yaşamayı ne kadar seviyor olduğumu fark ettim. Eşyaları toplamak kolaydı ama detaylar ve anılar -evimin 5 aylık mazisine rağmen- yordu açıkçası. Nereden, kimden, neden ve ne adına ayrılıyor olduğumun bir önemi yok, -daha iyisi için bile olsa-vedalar canımı hep, hâlâ yakıyor... Ve kim ne derse desin, aslında elinizin altında duran, hani böyle bir şey olmasa hiç atmayacağınız, hiç vazgeçmeyeceğiniz eşyaları, notları, hatıraları ve duyguları da bir çırpıda geride bırakıyorsunuz. Çöpe atıyorsunuz, aceleyle unutuyorsunuz, 'aman sen de'ciliğe dönüşen heyecanlı bir acelecilikle bırakıveriyorsunuz. Tam ayırdında değilim ama bakalım neler kaldı eski evimin duvarlarında, pencere camlarında, belki yatak altında ya da komodinimin alt çekmecesinde...

Bu akşam beyaz şarap açıp kocaman otelde on kişiden biri, üstelik tek bayan olmanın yalnızlığını kutlayacağım. Hatta ağlayacağım belki biraz, geçmişi anacağım, hayıflanacağım, gülümseyeceğim, sırıtacağım... belki tam 19 ay sonra bir kaza çıkacak parmaklarımın arasından ve yazı yazacağım... Deniz diğer evimde olduğu gibi her bir taraftan kucaklamıyor bu sefer. Yalnızca balkona çıktığımda göz göze gelebiliyorum mavisiyle ama burada deniz 22adım, yani ne zaman istesem kucaklaşabiliriz kendisiyle...

Birkaç kadeh beyaz şarapla (Tokat üzümlerinden, özel seçim) “yeni yaşam alanıma hoş geldim” kutlaması düzenledim kendime -ne kutlama(ydı) ama!-. Uzun, upuzun bir banyo sefası yapıp, envaî çeşit duş jeli, şampuan, krem, losyon, yağ vs... uyguladıktan sonra.. pijamalarımı giymedim; çok da süslü olmayan ama buradaki gündelik giyimimden biraz uzak bir şeyler yakıştırdım kendime. Çok hafif makyaj yaptım: Allık, ruj, rimel. Saçlarımı toplamadım...

Ateşin ve kokunun tılsımına kaptırmak için kendimi, şöminenin üzerindeki mumları ve tütsüleri yaktım. ‘Rastgele’ moduna ayarlanmış müzik çalardan küçük welcome partime muhalefet bir şarkıyla yaptım açılışı, istem dışı: Air Supply – Goodbye (Mutlaka dinlemelisin(iz)) ! Sırtımı balkon kapısına dayayıp, ışığı hani neredeyse içime düşen dolunaya kaldırdım kadehimi ve bir parça gözyaşı döktüm tüm vedalara... Uzun uzun seyrettim dolunayı ve denizin üzerine nakşedişini hüznü... 
you would never ask me why
My heart is so disguised
I just cant live a lie anymore
I would rather hurt myself
Than to ever make you cry
Theres nothing left to try
Though its gonna hurt us both
Theres no other way than to say good-bye
"Oysa ki veda yoktu, dönüp bakmadı bile!" diye seslendi yatağın üzerinden Teddy. Umursamadım. Kıskançtı Teddy, yaraya tuz basmayı sevecek kadar gerçekçiydi. İki dalga vuruşu sessizlik girdi araya, Teddy’ye cevap ya da kulak vermek yerine bir sigara yaktım. “If you wait for me...” dedi Tracy Abla, o her acıya değen ama acıtmadan dokunan sesiyle... 
If you wait for me
Then I’ll come for you
Although I’ve travelled far
I always hold a place for you in my heart
Remembering your touch
Your kiss, your warm embrace
I’ll find my way back to you
If you be waiting
"Eğer beni beklersen’li cümleler kursaydı" diye soruverdim kendime, safça, kendi canımı acıtmaya güdümlü... Öyle uzaktan, derinlerden, öylesi özlenmiş, özenilmiş, içten ve o kadar ‘inanılmaz ama gerçek’ duygular geçti ki içimden... “Demedi işte!” dedi Teddy, “Kes artık, yalnızca kendine vurgun bir megaloman olmaktan başka çaren yok, çünkü birini sevmek karşındakini güçlendirip yükseklere çıkarırken, seni zayıflatıp aşağılara çekiyor; çünkü senin sevgin öyle kocaman ki, sarılışı herkesi korkutuyor; çünkü bu dünyada o kadar az ‘gerçek ve çıkarsız’ olan kaldı ki, senin içtenliğinin süresi dolar korkusuna bir anda tüketiliyor; çünkü zekâsını gizleyemeyen aptaldır; çünkü senden başka herkes büyüdü, oyuncak ayıları küçümseyip masallaraysa hiç inanmıyor; çünkü sen hatalarını tekrar......” Teddy’ye öyle bir bakış attım ki -acı dolu mu, öfke saçan mı, ölü gibi mi- susmak zorunda kaldı. Chapman Abla’dan çıkarırcasına hıncımı, parçayı yine rastgele modundan değiştirdim. “How can you mend a broken heart” diye sordu Al Green! 
And how can you mend a broken heart?
How can you stop the rain from falling down?
How can you stop the sun from shining?
What makes the world go round?
Beni bir gülmedir aldı. Sevgili obsessive’e yollamak için arka arkaya dizmiştim bu şarkıları, rastgele modunu da kapatmıştım, ardından da James Blunt geleceğini düşününce gülümsemem iyice arttı, keza ‘stop’ tuşuna basmasaydım:
Did I dissapoint you or let you down?
Should I be feeling guilty or let the judges frown?
Goodbye my lover
Goodbye my friend...
“Bu kadarı yeter!” diye düşündüm kendi kendime. Hoş geldin partisi mi, elveda merasimi mi belli değil! Makyajımı temizledim, üzerimi değiştirdi, film seyretmek istemedim, kitap okumak hiç gelmedi içimden, yazmak istedim, beceremedim... Öyle kala kaldım boşlukta... Düş Sokağı Sakinleri’ni açtım ve yatağa uzandım... Teddy’ye sarıldım; ne ben konuştum, ne o bir şey söyledi...
Bağışlayın beni, sevdalarım
Kendimi parçalara ayıramadım.
Alın gidin korkularımı, saçlarımı ellerinizle okşayın.
Hiçbir ayrılık yeniden yaratmıyor artık beni.
Sonra... buraya ilk geldiğimde uzunca bir zamanımı alan o kitap ilişti gözüme (İçimdeki Gürültü, Yasemin PULAT) doğruldum, altını çizdiğim yerleri yeniden okumaya başladım. Elim kâğıt kalem istedi, kalktım bilgisayarın başına oturdum. Sonra onları alt alta yazdım, kopyala-yapıştır keyfiyle (kendi yazılarımın hiçbirini bilgisayarda yaz(a)madığım için) bir araya getirdim, kendi cümlelerimi de koyuyor olduğum fark ettim geçişlerde, iç çekişlerde... Ortaya değişik bir yazı çıktı. (Louis’ye yapmıştım benzerini, aynı kitaptan...) Derleyip toplayabilirsem paylaşırım sizinle de... Şu anda “Vine Head” modundayım, çıkınca bir göz atarım...

Hüznüm kızdırmasın, üzmesin, endişelendirmesin ne seni, ne de seni, hatta kimseyi... Bazen bu şekilde temizlemek gerekiyor belki de ufacık olan ama haddinden fazla can yakan, rahatsız eden, batıp duran kıymıkları... Bugün yeni bir gün, birazdan largo gelecek, kimbilir nasıl keyifli bir gün geçireceğiz beraber, ve bir sürü keyifli günün ardından “devede kulak” yasasına mecburen uyacak henüz kırkı çıkmamış duygular : ) Sonra “Life goes on” modunda “A life so beautiful” nidaları yayılacak etrafa dudaklarımın arasından... Belki bir süre daha, ama kısa bir süre daha, hüznün, hazımsızlığın, kabullenemeyişin, anlayamayışın, hem kendimi hem diğerlerini affedemeyişin melankolik notalarını, sitemkâr satırlarını, hayal kırıklığının alt yazılarını mırıldanmaya devam...

Cumartesi, Mart 26, 2011 | By: ÖcG

SN 2(bin)+5

Sn 2(Bin)+V
(sene 2005)*

Tüm hayatkârlara bergüzâr...
ÖzgeCân

  
  Manzarası kırık bir pencerenin gerisinden okuyoruz hayatın silik haritasını. Alengirli coğrafyamızda sığ yükseltiler, tarihimiz okunaksız, beşeriyetimizi bok götürüyor... Aldığımız her nefesten havayla iletişim vergisi kesilirken.. sustuğumuzu konuşamıyoruz artık; gördüğümüze bakmayı reddetsek de, gözleri kapalı, yapamıyoruz. Dikiş tutmuyor sökük umutların rötarlı yamaları. Yüreğimizin dekoltesinde iki yakamız bir araya gelmiyor. Hep iki-bir yenik terk ediyoruz sahamızı. Hakeme gözlük istiyoruz, tanrıdan istifa.. Her sene bir alt kümeye düşüyor birtakımlarımız!

  Dağına küsmüş tavşan sendromuyla ışığından istifa etmiş Güneş gibi... yarınlarımız karanlık, yarımlarımız soğansız.. çocukluğumuz evden kaçmış, gençliğimiz kocamış, abis yalnızlıklarımız müebbet kuluçka döneminde ruh kümeslerimizde. Öfkelerimiz dahi hep kendine batırıyor çuvaldızı, iğnelerimiz nostaljik plakların sırtını kaşıyor. Kötü yola düşmesinler diye acıları bile evlat edindik biz, ama bütün yollar Doğu Roma’ya çıkıyor. Herkesin sırt çantasında Brütüs marka, çok amaçlı bir ihanet mutlaka bulunuyor.

   Gölgelerine saklanan birer hayalet sanki insanlar... Çelik alaşımlı plastik bedenleri, yedek parça garantisiyle, hiçbir namussuz geceyi yarı yolda bırakmıyor. ‘Boğuluruz’ korkusundan denizi bile hayal edemeseler de, dümen köşkünde hep onlar eğleşiyor. Kıçı kırık bir-iki bakışa takla atan yürek canbazları, köşe başlarında aç rezervuar köpekleri gibi dövüşüyor. Gösteriler ucuzladıkça, biletler eşantiyon yerine, kalleşlik sıraya ilk sıradan girip kapalı gişe oynuyor.
    
   Tehlikeli ilişkilerde dublör tutmayı kendimize yediremediğimizden, malulen emekli ediliyoruz düşlerimizden, tazminatsız, amortisiz... İlkel sanrılar derinlemesine parselledi amorf afakımızı; mızraklarının ucunda aşkın kelleriyle onun bunun kafatası avcıları! Metroseksüel Indiana Jones’lar sarmış dört yanımızı, bakir duygular zührevi hastalık muamelesi görüyor tutku koridorlarında.

     Bağımsızlığı tanınmayan demirperde bir ülkenin pahalı başkenti insanlık... Tam da İpek Yolu’nun ticaret beşiğini sallayan bu kent, kalabalık yalnızlıklarıyla meşhurdur ve geçimlerini ihanetle sağlar kendilerine dokunmayan yılanı koyunlarında besleyen halkı. –ki aynı ihanet, metresidir aşkın, tatminsiz ihtiras akşamları!

   erken çöken yaşlılık... prematüre aşklar... antifriz katılmış kanlar... astiğmat göz dizimleri... suretsiz söz düşümleri... ketum kalp atışları... raf ömrü dolmuş anılar... turşusu kurulmuş acılar... stepne dostluklar... anestezik vücutlar... kendini kanıksayan kimlikler... sorumsuz yükümlülükler... penaltı kokan insanlık soneleri... ... ... ...

     Nicedir yaşamak, sağdan-sola, yukarıdan aşağı sözlüye kaldırıyor deneyimlerimi. Son zamanlarda hayat korkutuyor, beslemiyor, solumuyor beni...

   Zararın neresinden döneriz, kârımız kaç karın doyurur bilmiyorum; yine de “kendinize gelin!”, diye bağırmak istiyorum gözlerim ağlama moru, dudaklarım kupkuru.. oysa adı yalnız halk öykülerinde geçen “kendiniz” neresi, hiç kimse bilmiyor!

    “Hey, yürek ressamı! Senin hayata çizdiğin platonik resimler ancak entelektüel geometriden sınıf geçer. Sen biraz yazı saçmala istersen... Boşver, insanlığı sen mi restore edeceksin? Üzümünü sorma, yaşa gitsin!”, dediler. Yaşadım.. gitmiyor...!


ÖzgeCân

(*'005 yılında yazılmış ama bazı şeylerhiç eskimediği gibi o günler bile daha şimdiden aranır hale gelmiş... İnsanlık karnemiz, vatandaşlık karnemiz, vicdanımız kırık notlarla dolu... Yine de düzene 'dur!' diyemiyoruz...)
Pazartesi, Mart 21, 2011 | By: ÖcG

Trajikomedramik Otologlar

Trajikomedramik Otologlar
Melodramik Bir Monolog Belki
ÖzgeCân

Hüznün insan yüreğine taarruza geçebilmesi için tüm ayrıntıların ‘Hazrol!’da durduğu pusuda bir zaman ihtilâli… Anılar tekmil veriyor…

(“Terörist bir zihniyet yüreğinize hain bir bomba yerleştirir, duygularınız nice şehitler verir.” dedi sonuncu kolordu komutanı; “Ve hayatlarınıza döşedikleri mayınlar başka yüreklerde patlar bir bir...”)

‘Hâlâ mavi’ o deniz kasabasından yazıyorum şimdi, erken inmiş bir akşam vakti, bulutlar yağmura, yüreğim aşka gebe. Gittikçe kabarmakta olan denizde iniltili balık sessizlikleri.. Sırtımda rüzgâr, burnumda keskin bir fırtına kokusu, yüreğimde kıştan ayaz bir ilkbahar… Bir mevsimin dökümünü yapıyorum ve yiten umutların _geç de olsa kendimi savunmasız yakalamışken hazır_ yağmurdan, deniz suyundan ve hüzünden neme doymuş bu bomboş sahilde, bir balıkçı iskelesinde. Okyanus derinliğindeki ve ayrılık sessizliğindeki kelimelerden gözyaşları bırakıyorum denize; kimi ıslatır, bilmem. Balıkları mı? Sanmam…

( “Ne iş yaparsınız?”, diye sordu adam.
“Hayatkârım”, dedi kadın, “serbest çalışıyorum”. )

Derin düşüncelerin engininde denizsiz ve çorak bir ada sanki yüreğim. Yolların bile gözleri kapanıyor uykusuzluktan ama ben nöbetindeyim gecenin… Litrelerce kahve ve paketlerce sigaradan ince ince sızlıyor midem, günlerin uykusuzluğu baş ağrısı olarak eklendi yürek yaralarıma.. katlime 4. arıyorum şimdi. Ama hiçbir acı yakmıyor canımı çaresizlik gibi.

( Doktor, Güneş’i yasakladı bana…
“Peki”, dedim, “şimdi ben nasıl kurutacağım gözyaşlarımı?...”
“Mendille!”, demeseydi eceli olmayacaktım konuya biHâkim Bey, yemin ederim!” )

Yüreğimde vadesi dolmak üzere olan eksik teşebbüs yaraları, masamın üzerinde o ‘beklenen tango’nun güftesiz notaları, ciğerlerimde dışarı atılması kasten unutulmuş koyu bir duman.. dilimde ‘Kundurama kum dolmuş, atmaya kürek gerek…’ nakaratı… Kahve, pasta, kazık, yazık..derken…. Kimyam karıştı anlayacağınız.

(“Burada mısın?”, diye sordu adam.
“Hayır” diye yanıtladı kadın, “burası dönmek için çok uzak!”. )

Sessiz sitemleri de bilirim elbet, hem de müneccimiyim suskunluklarda neler bağırıldığının! Tek kişilik sevmelerin içtenliğime detone tınısını onarabileceğimi sanarak sığınırım yüreğimin notalarına. Oysa sonunda ortaya çıkan hep, o son valsin yarım senfonisi olur, ne başından ne sonundan hiçbir şey anlaşılmayan. Kuru gürültüden ibaret kalır kalp atışlarım. Ben yorulurum, enstrümanlar bozulur.. grup dağılır… Bir ben kalırım gidenlerin artıklarıyla, düş kırıntılarımla.. yine de hayatı selamlarım günebakan yürek çırpınışlarımla… Alkışsız.

( “Peki vicdanın nasıl sığıyor yüreğine?”, diye sordu kadın.
“ViCdanjör tutuyorum.” dedi adam. )

Elmalı çayların tütsülü büyüsüne kendiliğinden refakat eden o derin anlamlar yok artık; birlikte içilen bir sigaranın ciğer serinleten keyfi, Usta’ların bana bizi anlatan altı çizgili satırlarının size aksi yok. Patates püresine sığdırdığım anlamları ya da beyaz Milka’larda tükettiğim çocuksu heyecanımı, az sütlü koyu bir kahvenin (Gold olacak illâ ki) bir bana farklı kokan manevîyatını kimseyle paylaşamıyorum nicedir… Yoruldum artık insanların antik meydanlarında ‘eminim bir şeyler bulurum’ kör inancıyla, özenle ve binbir sabırla kazı yapmaktan. Kendi kendime maddî manevî sponsor olmaktan. Sonuçta kimsenin kimse için ne zamanı, ne yüreği, ne sabrı.. ve cesareti yok!

( “Ben şaraptan üzüm taneleri toplayabilirim.”, dedi adam.
“O da bir şey mi?”, dedi kadın, “Ben gözyaşlarından balık tutabilirim!”
Sarılıp birbirlerine keyifle ağladılar; adamın topladığı üzümleri takıp oltanın ucuna kırmızı balıklar yakaladılar…” )

Düşlerime umutlanmayı özledim, uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. farklı sözcüklerle aynı şeyi konuşmayı, aynı kelimelerle farklı anlamları tartışmayı… Susarken her şeyi anlatmış olmayı ve duymadan anlamayı… Bir de.. kısacık saçlarımda rengârenk tokalarımı özledim, ceplerimde -paslı bile olsa- gazoz kapaklarını. Ne Şirinler, ne Şeker Kız Candy yok artık; Terminator’ler öldürüyor Polyanna’ları……….

( “Bir gün bir bilet alacağım ve hayatımız değişecek.”, dedi adam, umutla..
Öyle de oldu. Bindiği otobüs hiçbir yere gidiyordu…” )

“ ‘Boşlarını attığım şişelerden sarhoş olmuş denizin kenarındaki kırgın sabahçı kahvesinde, bir başıma girip yalnızlığımla kol kola çıktığım barların tekil kalabalıklarından uzak bir masada, gözyaşlarını bulutlara kurulayan sezonunu şaşırmış martıların TDK’ya muhalefet alfabesiyle yazdım bu satırları hiçbir ifadeyi hakkıyla nitelemeyen yetersiz ithamlara inat!’ cümlesini öğelerine ayırın, tamlamaların türünü yazın…”, dedi öğretmen…

Bu yazıyı ‘sen’e yazacaktım ben Bay Gofret, ama kime niyet, neye kısmet, O’na nispet oldu...

ÖzgeCân'005
Pazartesi, Mart 14, 2011 | By: ÖcG

Potkal Yazıları V - En Çok Sen Yakıştın Yalnızlığıma

Potkal Yazıları 

-V-

En Çok Sen Yakıştın Yalnızlığıma

“ay farzındayım
tırnaklarımın arasına dünya birikti
kimseye koyduğum ad da yok
ve bu gece
ilçeyken il oluveriyor yalnızlığım”
küçük İskender

Uzun zamandır yalnızlıktan tasarruf etmeye çalışıyorum geceleri. Bu gece erken girdim diye eve belki, biraz daha erken indi gibi karanlık... Uyku zorlarken gözkapaklarımı, inat ettim ilk kez uykuya... Çıkıp biraz dolaşmak için, üşendiğimden ve hava soğuk olduğundan, biraz geç.. ama uyumak için de bir hayli erken; üstelik sen bu kadar aklıma düşmüşken ve özlemin çat kapı girivermişken yürek sancılarımın arasına... Biliyor musun, bu gece en çok sen yakıştın yalnızlığıma... Tıpkı senin cümlelerindeki gibi; sana dair sayfalara dokunmak beni de yüzleştirdi sensizlikle ve her dâim geride bıraktıklarımla.

Ne kadar uzun zaman oldu, sen de fark ettin mi; elektronik posta kutuna değil de apartmanınızın girişindeki, hani o kredi kartı ekstrelerinden, faturalardan ve köşeye açılan yeni pizzacının fiyat yazılı renkli reklâm broşürlerinden başka pek bir şey gelmeyen,  ahşap, hani olmadı metal posta kutusuna benden de birkaç satır ulaşmayalı... Ben fark ettim ve bu biraz burdu içimi, henüz yenilmedim çünkü ben ne zamana, -el yazımı çok beğenmesen de- ne de klavye yazılarına... Mekanik yürekler familyasından değilim hâlâ...

Sana senin kelimelerinle yazmak istedim, aynı harflerden oluşan kelimelere yüklediğimiz anlamların birbirlerinden ne kadar uzak olacağını fark edip gülümseyerek... Yine de, inanıyorum ki, senin kelimelerinle, sana pek de fazla uzak düşmeden yazabilecek kadar içindeyim yüreğinin...

Seni düşündüm... Her yönünle.. Sabah evden çıkıp, geceleri harflere sığınışını, yemekte ne yediğini mesela, elmalı çay içip içmediğini düşleyerek... Akşamın ilk saatlerinden beri yağan kara yüklediğin ve yükleyebileceğin anlamları nasıl da tahmin ederek... Sonra, bir tuhaf düştün aklıma, “O olmadığı müddetçe mutsuzluk daha anlamlı”, satırlarını okuyunca... Belki de kendimizi oyalamamızdan ibaret, bu inandığımız. Anlamlarımız kendine mutluluk bulamadığından, mutsuzluklara anlam çıkarma çabamız belki de, yanılıyor muyum?

Bilmem, kırık kanatlarını yeniden maviliklerle buluşturacak biri çıkacak mı karşına, yoksa sen ardında hep gece bırakanları mı özleyeceksin içinden boğularak ve içinden boğarak o sessiz çığlıkları; sonrasında içinden kanayarak... Severken gidenlere mi tutunacak yine yüreğinin sırça elleri, dudaklarında çatlaklar, yüreklerinde buzul yalnızlıkları olsa da... Öğrenebilecek misin sen de severken gitmeyi, ya da açıklayabilecek misin kendine, severken niye ve nasıl gidilebildiğini... Gidecekler ve kalan, sadece onlardan arta kalan mı olacak? Gece yarıları camın aksinden yalnızlığınla yüzleşmek acıtmaya devam edecek mi canını? Birileri çıkıp da karşına toplayacak mı yoksa canındaki cam kırıklarını?  Daha ne kadar isyan edeceksin gökyüzünün maviliğine; oysa mavi denizler de, benim en sevdiğim renk de... İki küçük toka.. iki küçük yaprak belki.. iki küçük nokta da olsa (üç değil..).. daha ne kadar midende o bildik burulmayı yaratacak kendilerini sana bir şekilde hatırlattıklarında... Onlar, harflerinde bulacaklar mı ‘Ölü Şair’in yüreğini, ya da ‘Kaptan Naricelli’nin bir martıyı bile ağlatan yanılgısını?

Ne zaman bitecek dostum bu uyuyunca bile doyurulmayan uykusuzluk; bir şeyler yudumladıkça artan kavurucu susuzluk; ne zaman yerleşecek sesine animato bir bahar rüzgârı? Bekliyorum, kör bir inançla... Mutluluğunla mutlu olacakmışım gibi geliyor. Nedense.. Ayrı hayatlardan benzer yaşantıları, farklı söz dizimlerinden aynı anlamları paylaştığımızdan belki; mutluluğun senden sonraki ilk adresi ben olacağım sanki. Her şeye bu kadar boş vermişken böylesi bir umuda yaslanabilmek güzel, en azından bir parça olsun dinlendiriyor direncimi.

Düşlerime umutlanmayı özledim balığım; uçan balonlara takılıp uçmadan bulutlarda gezebilmeyi. Seni özledim Mare... farklı kelimelerle aynı şeyleri konuşmayı, aynı kelimelerde farklı anlamları tartışmayı.. susarken her şeyi anlatmış olmayı, daha bakışları söze dökmeden ne düşündüğümüzü anlamayı... ‘Özgecan55!’ deyişindeki melankolik ironiyi belki de! Belki de sadece yan yana olmayı özledim seninle. Trio yaşanmış bir karlı Ankara gecesini düet olarak yeniden yaşamak ve yaşatmak için belki.. Ve işte,  bu gece sana misafirim bir klavyeden birkaç sayfa Bodrum kokulu kâğıda ve o kâğıtlardan bakışlarının değdiği yere... Ki bilirim, yalnızca balıkların yürekleridir gözleri; bilirsin işte, kapanmışlarsa durmuştur yürekleri de..

“Gökyüzüne ambargo koyan karanlığa, öfke dolu, şişman bulutlara... önüne herhangi bir şey çıkmasına tahammül edemeyecek kadar gözü dönmüş rüzgâra... denizine başkaldıran isyankâr dalgalara inat... Sığ bir denizin mavisiydi, o uzaklardan gelen, gelirken yüreğini de beraberinde getiren sesin... Dibi kum olan sığ suların mavisi... gibi huzurlu; gibi kıpır kıpır, gibi kendiliğinden.. kadar tarifsiz... ‘İyi ki varsın’ ın hem mutluluktan hem özlemden burun sızlatan kokusuydu yüreğime dolan....” yazmıştım, Fransız kelimelerden hemen sonra. Sanırım şimdi de aynı şeyleri duyumsar olduğumdan, böylesi bir mektup yayıldı kalemden kâğıda. Komik gelecek belki ama, bir şair gibi düşünüp bir roman gibi yazmak istedim içime çöreklenen her şeyi... Başarabildim mi peki; bilmem, sadece yazabilmiş olmak bile yetiyor inan bana, bir de sana ulaşabileceğimi biliyorum....

Sen Bastille Palace’da bekleyedur, aşka bilenmiş bıçağını hazır tutarak, içinde o umutla.. Ben E tipi bir cennette kendimle daha sıkı kucaklaşıyorum yiten ümitlerimin inadına! Yeni yeni çok daha iyi kavrıyorum ki, her an felaketim olacak mucizelerle karşılaşma ihtimaliyle dolu hayatım ve ben artık felaketlerin mucizeye dönüşme ihtimaline inanmak için kendimi kandırmaktan -gerçekten- yoruldum... Yazıyorum, okuyorum, çalışıyor, geziyor, yiyor, içiyor, uyuyorum. Özeti gibi oluyor belki ama, yaşıyorum balığım, yaşıyorum... Tüm samimiyetimle söylüyorum, daha ötesini beklemek açgözlülük oluyor biraz, içtenlikle kabul ediyorum!

Gittikçe artan bir özlem, zaman geçtikçe yuvasına daha da oturan bir sevgi ve zaafla.. sımsıkı sarılıyor sana, kocaman öpüyorum...

“ecel olur gelirim sana artık adressiz bir zarf gibi
zarfı yalayıp kapatırken dudaklarımı kâğıtla keser gibi
çünkü ben orda cellâdım, biraz katil
seri haldeyim sana, paralel haldeyim
bütün suçlar üstüme yıkıldı, hataların altında kaldım
hayatım hayatına düşüp patlamayan
hayali bir bomba gibi!”
küçük İskender

ÖzgeCân’004